YAZARLAR

İlham kıranlara boyun eğmenin bereketi

İlhamdan nasibini almamış bir insan berbat bir şeydir. İlhamsız hayat da bir o kadar sası. Manasız ve sıkıcı. Kahkahasız, kültürsüz, sanatsız, müziksiz. İşte tam da güç odaklarınca bazı ülkelere, kitlelere, insanlara yaşatılmak istenen dünya tecrübesi böyle bir şey....

Her gün, her dakika, her saniye, hem de bu ülkede çok fazla, hayatî ilhamımızı kırmaya programlı bir sistemle ve ona hizmet eden bir sürü şeyle başa çıkmaya çalışarak yaşıyoruz. Aslında hayatın ta kendisi ilhamdır. İlham olmadan yaşanamaz. Yaşanırsa onun adı yaşamak olmaz. İlham harika bir kelime. Arapça. Daha günceli ve Türkçesi ‘esin’. Esinin tanımları ilhamdan daha geniş ve aynı zamanda kelimenin dinî yönünden arınmış tanımlar. Şunlar göze çarpıyor ve iyi geliyor: “herhangi bir nedenle içe doğan güzel düşünce, yaratıcı içe doğuş” ve “sanatçıyı ürün vermeye iten içe doğuş”. İkinci bir anlamı da “sabahları esen hafif yel”. Yel, yani havanın devinen hali. Kelimenin Latince kökenleri daha da ilham verici. ‘Inspirare’, yani bir şeye nefes verme, hava üfleme ve onun da kökeni olan ‘spirare’, yani nefes almak. Ve hatta ondan türeyen ‘spiritus’, yani ruh, hayat.

İlham harekettir. Enerjidir. Canlıdır. Değiştirir ve dönüştürür. Olanla barışık olmayanın, sunulanla tatmin olmayanın yaslandığı yaratıcı güçtür. İlhamdan nasibini almamış bir insan berbat bir şeydir. İlhamsız hayat da bir o kadar sası. Manasız ve sıkıcı. Kahkahasız, kültürsüz, sanatsız, müziksiz. İşte tam da güç odaklarınca bazı ülkelere, kitlelere, insanlara yaşatılmak istenen dünya tecrübesi böyle bir şey. İlginç; bu noktada istibdatla sözüm ona rengarenk, dopdolu, cafcaflı sosyal medya mecraları ahenkle kavuşuyor. Farklı metotlarla aynı şeyi yaşatmaya çalışıyorlar aslında. Bir tanesi yukardakilerin tamamını yok sayarak programını dayatırken diğerleri tam aksine, bütün bunları dibine kadar kullanarak yok ediyor ruhları. Mütemadiyen bir şeylere ve birilerine hayranlık, imrenme, öykünme, neticesinde yoksunluk, yetersizlik ve zaafiyet tohumları eken, sonra da suskun, şaşkın, muhtaç tüketiciler harmanlayan bu korkunç sistemin yine sene sonu ‘en’lerini sıralama ve pompalama mevsimi geldi. Bunu en etkin şekilde de müzikte yapabiliyor cafcaflı olanlar. Diğeri içinse yeni bir yılın sonunun, yeni bir yılın başından hiçbir farkı olmadığı ve herhangi bir fikir-sanat eseriyle ilgisi olmadığından böyle bir ihtiyaç duyulmuyor.

HERKESİN MİLYONU KENDİNE

En iyi ve yakın arkadaşlarımızdan Spotify’ın üreticiyle tüketiciyi etken-edilgen ayrımından sıyıran dahiyane bir stratejiyle bütünleştirdiği ‘Wrapped’ derlemelerinin en önemli gündemlerden biri olduğu bu güzide hafta, yılın ‘en’lerinin de gır(gır)la gitmeye başladığı haftaya denk geliyor, ay boyunca da bu işler böyle gitmeye devam edecek. Verileri son derece güvenilir ve profesyonel kaynaklarca sağlanan, müziğin dünyadaki lider sektör neşriyatı Billboard’dan, verilerinin nereden geldiği ve ne idiği belirsiz yerli ve millî bilmemnemetre platformlarına kadar liste partileri dört bir yanımızı saracak. Yılın en çok dinlenen, izlenen, indirilen, tüketilen, yenilen ve yedirilen sanatçısı, albümü, şarkısı, video klibi banyolarından, nüktedan sıfatlar ve öznel bakış açılarıyla şenlenen ve pek yaratıcı isimlerle derlenen ‘en’ listelerine bahşedilmelere mazhar olacak birtakım çok değerli şarkıcılarımız ve gruplarımız. Zaten paylaşan paylaştı gurur duyduğu, ama havsalalarının çerçevelemekte zorlanacağı ‘sayıları’nı. “Sen de milyon, ben de milyon, hadi birlikte milyar olalım” sahneleri ne caziptir, değil mi? Bir eşitleyici olarak ‘milyon’. Milyonlar havalarda uçuştukça akılların da iplerinin salındığı kulisler ne kadar da konforludur. Hele oralara o veya bu şekilde milyonlar kulübüne alınmamışlar giremiyorsa daha da güvenli ve sterildir.

Aslında ve özünde dünyadaki birçok uluslaşmış toplumdan daha fazla, bazılarınaysa en azından denk mahiyette cevher ve yetenek barındıran ama iş bunları ana akıma taşımaya, topluma sunmaya geldiğinde ne hikmetse en sakil ve sıradan temsilcilerini baş tacı ederek o topluma reva gören düzenin bayraktarları, senelerdir ve şaşırtıcı şekilde hiç utanmadan ve sıkılmadan bunu yapmaya devam ediyorlar. Başına ‘Altın’ kondurunca mutlak ve asgarî müşterek bir değer yargısını toplumun başından aşağı bocalayan bu kelebek, portakal ve sair doğal güzelliğin paçoz simsarlarının amansız değirmenlerine su taşımakla birtakım listelerin ‘gurur’unu yaşamak arasında pek bir fark yok. Biri buralı olduğundan ‘uncool’ olmadığı gibi, diğeri oralı ve ‘cool’ değil çünkü. Yaratıcıların yaratılarını mesela köpeklerin yarıştırıldığı ve insanlarca en ‘güzel’lerinin mükâfata değer görüldüğü kadar hastalıklı ve fakir düzeneklerine bir çırpıda kurban edivermek asıl ‘cool’ olmayan. ‘Aday’ gösterildiği veya mesela bir bilirkişi yani ‘jüri’ olarak davet edildiğinde koşturuvermenin çıkarcılığıyla bir zamanlar kendisinin de mustarip olduğu bataklıktakilerin üzerinde tepinmenin pek farkı yok mesela.

EŞİT DERKEN KAYIVEREN ŞİRAZE VE FİRUZELER

İlhamı kıran şeyler hep sıradanlar ve ışıksızlar olmuştur. Bu ülkede de özellikle ışıksız ışıldaklar. Buranın her zaman kendine has dinamikleri vardır. Işıksızın ışığı ışıldayandan almaya çalıştığı ama alırken ışığa sövebildiği garip topraklar bunlar. Başkaldıranın ve başkaldırmanın delilik, zavallılık nitelendirmeleriyle hiçlenmeye çalışıldığı ama herkesin başkaldırıya özlem duyduğu içten yanmalı bir romantizm hüküm sürer. Neredeyse herkes bu romansın vaat ettiği koşulları bekler ama bu doğrultuda eylem ve söylemde bulunanları dışlar ve ötekileştirir. Bu romans doğrultusunda bir şeyler yapmak gerek deyip de hafazanallah başkaldırırsan da ya naifsindir ya da düpedüz aptal; ama her şeyden önce bir romantiksindir; ah garip. Kimine göre bu hiç de böyle olmayabilir, ama bana göre kültür-sanat alanındaki iklim değişikliğiyle birlikte iyice kuraklaştı başkaldırı zeminleri. Çoğu bir şekilde belli nedenlerle güdümlü, ezberden şarkı çalan, sanatçı seçen, plak şirketi kayıran radyocu bezirganlar, girift ilişkiler gölgesinde klip yayınlama kararları veren müzik televizyonu yöneticileri, en güçlüsünün dahi borusunun sesinin artık çatlak flüt gibi çıkmaya başladığı ama hala tilkilerle leyleklerin birbirini ağırlamaya devam ettiği bu dijital dünyada hepsi birer birer eleniyor ve tuttukları köşelerin tutundukları son eşiklerinden düşüyor olsalar da, onlardan boşalıveren vakumu dolduruvermeye pek hevesli yaratıcılar sağ olsun, elde salatalıkla tuzluğa koşturanlar hiç eksik olmuyor gündemden.

HANGİMİZ DAHA EŞİT?

Örneğin, sayısal bakımdan mikro ama nüfuz bakımından biraz daha ele gelen çevrelerce el üstünde tutulan sanatçılarımızın, New York şehrinin Times meydanında giydirilen binada mesela, Sibel Can ve Ajda Pekkan ile birlikte paketlenince üzerlerine ne giydirilmiş olduğunun farkında olmama ihtimali var mıdır? ‘EQUAL’ adlı, her anlamda eşitlik üzerine inşa edildiği anlatılan bir pazarlama projesi dahilinde, kariyerleri boyunca karşısında durdukları, ya da en azından durdukları izlenimini başarıyla verdikleri duruşlarıyla, durduklarını zannettikleri kaldırımın tam karşısında ve bu projenin vaat ettiği eşitlikten nasıl da uzakta konumlandırıldıklarının farkında olmamaları mümkün müdür? Ya da gayet farkındadırlar da “olacak o kadar, kurunun yanında yaş da yanar” diyerek kendi tuzlarının kuruluğuna - çağın balık hafızasına mı güvenmektedirler acaba?

HAYALLER VE GERÇEKLER

Sekiz yaşındaydım sanırım. Emin olamıyorum ama on yaşında bile değildim, ondan eminim. Salıncakta sallanmanın verdiği devinimin dürtüsüyle kulağımda boyumdan büyük müzikler dinliyordum. Çağdaşım müzikseverlerin pek yakından bildiği o sarı WALKMAN ile. Alphaville ve Duran Duran çalıyordu kulağımda. Belli ki yeni dalgaya fena yakalanmıştım. Bir yandan sallanırken bir yandan da o şarkıları tekrar tekrar dinleme ihtiyacının baskınlığıyla kasetleri geri sarıp durma eylemi aşırı meşakkatliydi. O gün, henüz ne olduğunu anlamaktan aciz olduğum ama içimi kımıldatan tuhaf hislerle birlikte şunu hayal etmiştim: beynimize bir şey takılsa, düşünce gücüyle etkinleşse ve bize istediğimiz anda, yerde ve şekilde istediğimiz şarkıları dinletebilse. Bu fikirlerden yaklaşık 25 sene sonra bu hayalin gerçeğe en yakın versiyonuyla buluştuk: streaming. Yani, başta bir telif hırsızlığı projesinin teknoloji marifetiyle hayata geçirildiği neredeyse kusursuz bir korsanlık platformundan dönüşmüş Spotify, sonra Apple Music, daha sonra niceleriyle bugün sayısı yüze yakın dijital platformun yaslandığı iletim modeli. Dünyada kaydedilmiş ve yayımlanmış müziklerin %80-85’ine sınırsız, süresiz, sayısız erişim sağlayan, yalnızca düşünce gücü yerine basit bir tık ile, hatta sesle etkinleşerek istenilen şarkıyı istenilen anda çalıveren olağanüstü ve dipsiz bir walkman, bu sefer küçük harflerle.

Müziğe sayısız, süresiz, sınırsız erişim sağlayabilen her ürünün ve teknolojinin arkasındayım ve taraftarıyım, çünkü o küçük müzikseverin büyük hayalini gerçekleştirdiler. Evet, teknoloji sekiz-on yaşında bir çocuğun hayallerine bile sığmayan bu olağanüstü bereketi yarattı ve hizmete sundu. İyi ki de öyle oldu. Ben de altmış bin dakika, yani bin saat müzik dinlemişim mesela bu yıl, şimdiye kadar. Düşünsenize, uyanık halde geçtiği varsayılan altmış gün, yani iki ay, hiçbir şey yapmayıp müzik dinlemişim. İyi ki de dinlemişim. Müzik ruhun gıdasıdır. Ruhumu beslemişim. Yani nefesimi. Yani ilhamı. Yani hayatı. Yani kendimi.

Oralardaki ürünlerle, yani ürünlerinizle yaşamaya, bırakın yaşamayı, nefes alabilmeye ancak fırsat bulabilen ölümlülere reklam ya da abonelik satılıyor zaten bunun karşılığında. Bunun ötesindeki dümenlere gerdan kırmayınız, komşunuz aç yatarken göbeğinizi ovuşturarak, kollarınızı kavuşturarak kavuştaylamayınız; uyuklamayınız, ne oldum demeyiniz ey işleri bugün yolunda gidenler. Zira, ilhamın olduğu gibi, hayatın ucu apaçık.


Can Sertoğlu Kimdir?

1975 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi’nden mezuniyetinin ardından The University of Texas at Austin’de Radyo-Televizyon-Sinema ve Ekonomi alanlarında çift lisans aldı. New York’ta Atlantic Records bünyesinde önce Arif Mardin’le, sonra A&R (Artist & Repertoire) departmanında Tori Amos, Stone Temple Pilots, Led Zeppelin, Jewel, Kid Rock gibi sanatçı ve gruplarla çalıştı, eş zamanlı olarak Brooklynli grup World/Inferno Friendship Society’nin menajerliğini yürüttü. 2005 yılında mor ve ötesi’nin menajerliğini üstlenmek üzere Türkiye’ye döndü, grubun üyeleriyle birlikte kurduğu Rakun Müzik’in Genel Müdürü olarak çalıştı. 2015-2018 Puhu TV’nin İçerik Direktörü olarak görev aldı. Türkiye Eğlence Sektörü Derneği (TESDER) üyesi ve derneğin ilk Menajerler Komitesi Başkanıdır. Halihazırda Ferment Records’un kurucu ve yönetici ortağıdır. Bugünlerde, müzik ve müzik sektörü hakkında bildikleri, düşündükleri ve hissettiklerinden yola çıkarak yarı-kurgusal bir metin çalışmasına hazırlanmaktadır. Not: Yazarın eski yazılarına bit.ly/GD-CSe bağlantısı üzerinden ulaşılabilir