YAZARLAR

İktidar dostu bir muhalif tavır, boncukçuluk...

Boncukçuluk ile kastım, ceberut iktidarların marifetinde onlara destek çıkılacak bir şeylerin aranıp bulunması çabası. Parti düzeyinde de, sıradan yurttaş düzeyinde de sık karşılaşılan ve 'yönetebilmeyi' kolaylaştıran bir istek, alışkanlık, tercih. Zihnimde söz konusu durumla özdeşleştirdiğim en klişe cümle, “ama her yaptıkları da kötü değil ki, yeri geldiğinde hakkını vermeli...” ifadesi.

Siyasal ideolojiler-partiler, kendi takipçilerinin, sempatizanlarının desteğiyle iktidar olsalar da, iktidarı sürdürebilmeleri için gereksinim duydukları asgari meşruiyeti biraz da 'diğerlerinin' açık ya da üstü kapalı 'onayına' borçlu. Açık ya da üstü kapalı destek en kritik anda ortaya çıkabileceği gibi, belli konularda süreklilik de gösterebilir. Örneğin ceberut iktidarların, 'ulusal çıkar' tanımına dayanarak aldığı bir karara destek sunan muhalefetin eylemi o an 'ortaya çıkmış' görünse de, aslında arka planında kökü derinlerde bir omuz verme eğilimi söz konusu olabilir. Bu nedenle, 'gördünüz mü yine destek verdiler' serzenişinin pek bir anlamı kalmaz, çünkü yaptıkları şey kendi siyasetlerinin de gereğini yerine getirmekten ibarettir.

Geçici ya da sürekli destek, genellikle 'ulusal çıkarın' dillendirildiği anlarda görünür oluyor. Az gelişmiş bir demokrasi olduğumuz için muhalefet, muhalefetin aynı zamanda yeni 'çıkar' tanımları yapabileceğini hatta yapması gerektiğini, bunun kendilerinin işlevlerinden biri olabileceğini kabullenemiyor. 'Ulusun' çıkarlarının, 'halkın' yaşamını doğrudan ilgilendiren günlük sorunların çok ötesinde, dokunulmaz ve ölümlüler tarafından kavranılamaz olduğu yönündeki hâkim propagandanın tek sorumlusu iktidar(lar) değil. Türkiye'de iktidarlar değişse de bazı sorunların asla çözülmemesinin, her gelenin belli konularda bir süre sonra aynı biçimde davranmasının bir nedeni bu olmalı. O konulara dair başka bir sözlerinin, tanımlarının ya da farklı bir siyasetlerinin olmayışı.

Diyelim milliyetçilikten söz ediyorsak, muhalefet çoğu zaman 'iktidardan daha milliyetçi görünme kaygısıyla' değil, zaten az çok o ölçüde milliyetçi olduğu için de öyle davranıyor. Yoksa şu aralar tanık olduğumuz gibi, Nihal Atsız'a yönelik iltifata ve adının bir parka verilişine tanık olmazdık. Alpaslan Türkeş'i dahi yeteri kadar Türkçü bulmayan, “Türk kanı taşımayan” herkesi aşağılayıp düşmanlık eden Nihal Atsız'dan söz ediyorum. Yeryüzünde kafatasçılığı hoş bulan belki de ilk 'demokrat muhalefetle' karşı karşıyayız.

Bir diğer güncel örnek MHP vekilinin HDP'lilere yönelik, “itlafı gereken haşere sürüsü” ifadesini bu denli rahat sarf edebilmiş olması. Türkçü-İslamcı iktidar blokunun bir mensubunun böyle laflar etmesinde yadırganacak bir taraf yok. Ellerine fırsat geçse 'itlaf' edeceklerine kuşku duymuyorum. Sorun şu ki o kişi, söylemi nedeniyle zorda kalmayacağını biliyor. Belki biraz abartıldığı düşünülse de HDP'lileri aynı sıfatla tanımlayabilecek ya da böyle bir ifadeden fazlaca rahatsızlık duymayacak çok sayıda insan yaşıyor bu toprakta. Ahalimiz prensip olarak ırkçılığa değil, yurt dışındaki ırkçılığa karşıdır. Diğeri samimiyet gerektirir ki, değerlerimizden biri değil. Milyonlarca insan 'itlaf' edilse, söze 'ama onlar da' diye başlayıp devam edecek yurttaş kesimleri mevcut Türkiye'de. Zaten yüz yıl sonra da 'sözde itlaf' olarak adlandırılır. İşte itlaf severler de bunun farkında. Muhalif görünenin zımni desteği ve suskunluğu olmasa o feci sözler bu denli kolay dökülmez dudaklardan.

Peki diğer partiler, yönetim düzeyinde tepki gösterir mi bu sözlere? Sanmıyorum ama bekleyelim yine de. Ne ürkütücü değil mi, muhalefet parti yönetimlerinin, HDP'lilerin 'itlaf edilmesi' yönündeki 'temenniye' ne tepki vereceğini merak ediyorum! Daha kötü ne gelebilir ki bir ülkenin başına.

Boncukçuluk ile kastım, ceberut iktidarların marifetinde onlara destek çıkılacak bir şeylerin aranıp bulunması çabası. Parti düzeyinde de, sıradan yurttaş düzeyinde de sık karşılaşılan ve 'yönetebilmeyi' kolaylaştıran bir istek, alışkanlık, tercih. Zihnimde söz konusu durumla özdeşleştirdiğim en klişe cümle, “ama her yaptıkları da kötü değil ki, yeri geldiğinde hakkını vermeli...” ifadesi.

AKP'ye akla gelebilecek her konuda muhalif olan, buna mukabil konu Kürt meselesine geldiğinde söze yukarıdaki cümleyle başlayanlar var. İktidarın yalnızca o ve benzer konularda haklı olabileceğini düşünüyorlar. Basına, hatta havuz medyasına yalnızca bir konuda güveniyorlar. Bu ruh halinde, 'o konudaki' insan hakkı ihlallerini inat ve özenle görmezden gelen 'muteber' yazarların da payı var kuşkusuz. Kimi muhalif akademisyen ve yazarların, insan hakkı ihlali denildiğinde yalnızca Uygur Türkleri'ni hatırlamasını ya da bazı şöhretli sert muhalif gazeteci-köşe yazarlarının AKP eleştirisini dönüp dolaşıp 'Suriyeliler' üzerine kurmasını, makul ve saygılı sözcüklerle yorumlamak mümkün değil.

Konuyu fazla dağıtmayayım... Herkes eninde sonunda güven içinde yaşamaya gereksinim duyar. Yurttaş, örneğin idarenin salgını iyi yönettiğine, ilgili bakanın her zaman doğruyu söylediğine ve önlemlerin gerekli olduğuna inanmak ister doğal olarak. Özellikle yaşamı ve sağlığı doğrudan ilgilendiren konularda 'inanma' isteğinin güçlendiğini tahmin etmek güç değil. Burada anlatmak istediğim, doğal bir gereksinim olan güvenlik ihtiyacını talep etmenin çok ötesine geçen ve sonu hüsran olmaya mahkûm bir inanma-güvenme, iyi bir şeyler bulup çıkarma arzusu. Yazının konusu olan 'muhalif' kesim son zamanlarda bu duyguyu özellikle iki bakanda yaşayıp “tamam ama bak şu bakan da çok iyi...” ile başlayan cümlelerle avunmaya çalıştı.

Oysa böyle bir umut gerçekçi değildi ve hayal kırıklıklarıyla sonuçlandı. Bu niteliklere sahip rejimlerde, örneğin birine yapılan eziyet diğerini hiç ilgilendirmiyor olabilir. Ancak birine eziyet edenin, diğerinin talep ettiği güvenliği sağlama ya da içini rahatlatacak verileri düzgün şekilde sunma ihtimali yok. Haliyle, “yüz binlerce insan işinden atılmış olabilir, birileri haksız şekilde cezaevine kapatılmış olabilir, 'israf' ve ceberut yönetim anlayışı alıp başını gitmiş olabilir, doğa göz göre yok ediliyor olabilir, yaklaşmakta olan depremle ilgili görünür ciddi önlemler alınmamış olabilir... ama şu bakan Allah için... şu yol ne güzel oldu... ya metro...” boncukçuluğu çuvallamaya mahkûm. Ayrıca o yolu, köprüyü, metroyu, diğer tüm siyasal ve insani değerler ile eşdeğer, hatta öncelikli kabul etmek başlı başına çürümüşlük göstergesi. Eskiden telefon her yerden çekmiyordu, şimdi harika, ha evet, onlar hâlâ cezaevinde...

Şu koşullarda 'reform' sözcüğünü işittiğinde heyecanlananlar size de garip görünmüyor mu? Heyecan gösterilerini servete dönüştüren soytarılardan değil, muhalif görünüp reform boncuğu arayanlardan söz ediyorum. Kendisinden iki aydır haber alınamayan bir önceki maliye bakanı gidip yerine bir başkası geldiğinde, bunun yönetimi iyileştirme ihtimali olduğunu düşünenlere ne demeli? Gözümüzün içine bakıp “haberi yokmuş, yeni öğrenmiş her şeyi” diyebilenlere? Farklı ülkelerde yaşıyor, bambaşka olaylara tanık oluyor gibiyiz.

'Sağlık' sözcüğüyle karşılaşınca kendini kaybedenler ise başlı başına vaka! Kişisel olarak bunca yılın sonunda, uygulamaların hukuka aykırılıkları konusunun 'anlatılamayacağını' kabullendim. Pes ettim. 'Böyle yasaklar genelgeyle filan konulamaz, tümü külliyen hukuka aykırıdır' nevi itirazlar hiçbir şey ifade etmiyor, en okumuşumuza dahi. Felaket ama gerçek, yapacak bir şey yok. İyi güzel de, “bravo vallahi sigara yasakları çok iyi oldu” diyen muhalifler, hukuku geçtim, bu sınırlamaların siyasi anlamını da mı görmüyor, umursamıyor. Bakın şimdi belli saatlerde içki satışı yasağı getirildi. Sosyal mesafe kuralının ihlaline neden olabilirmiş! Eh sonuçta içki de sağlığa zararlı, karaciğer filan... Ne yapacağız? Boncuk arayanın yanıtı hazır: Sağlığımız için gerekli bu önlemler, ne fark eder, perşembeden alınır!

Kendilerini eleştirenlere yönelttikleri ve doğruluğundan bir an kuşku duymadıkları sloganlaşmış bir ifadeleri var: “Her şeye muhalif olunmaz.” Hangi kutsal kitabın emri bu? Aksine, içinde eser miktar iktidar barındıran her şeye belli bir mesafeden bakmalı insan. Türlü iktidarcıklardan kuşku duymalı. En berbat olanın içinde inatla iyi bir şey aramanın, siyasete/kamusal yaşama ve eşit yurttaşlık idealine katkısı yok. Ayrıca hiç kuşkusuz en câni insanın içinde de, her totaliter rejimde de bir iki 'iyi şey' görmek mümkün olabilir. Hitler Viyana'da ressam olmak istiyordu aslında. Sonrasında Almanya'yı kalkındırdı, fabrika, otoban yaptı. Franco döneminde turizm canlandı İspanya'da, kendisini hâlâ çok sevenler var memleketinde. Türkiye'de hiç kimse Kenan Evren kadar oy almadı, milli irade kendisini pek sevdi. Kadınları öldüren ve tecavüz eden erkekler de, hayvanların patilerini kesenler de eninde sonunda insan, eş dostları ve herhalde sevenleri var.

Anlamak, anlamaya çalışmak, hak vermek, adaletli değerlendirmek, haksızlık yapmamaya çalışmak, hakkını vermek ile, her koşulda 'meşruiyet kazandıracak' bir şeyler aramak arasında herhalde çok fark var. Biri 'haşere itlaf edilmeli' diyor, diğeri kayyımları 'oh olsun oh olsun' diyerek savunuyor. Eğer gizli ya da açık itlaf yanlısı değilse insan, ne yapsa ne etse aradığı hikmeti bulamaz bu zihniyette.

Yazı önerisi: Ola ki okumayan varsa, İrfan Aktan'ın Nihal Atsız yazısı.


Murat Sevinç Kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.