YAZARLAR

İktidar atakta muhalefet defansta

HDP için tercih edilen terör türü PKK bağlantısını esas alıyor, dış güçlerle olan ilişki bu çerçevede kurgulanıyor ve darbe tehdidi içindeki pozisyonu da buna göre tanımlanıyor. İYİ Parti açısından da FETÖ daha tercih edilebilir bağlantı noktası olduğundan, oradan hareketle dış bağlantılar teşhis ediliyor ve parti buna uyan bir darbe senaryosunun içine yerleştiriliyor.

İktidarın bakışı bu aralar İYİ Parti üzerine kilitlenmiş durumda. Fakat gösterilen ilginin kanıtı olan davranışlar tutarlı bir bütün oluşturmuyor ve birbiriyle çelişen iddiaların bazen sırayla bazen de bir arada kullanıldığı görülüyor. Günü geliyor Akşener’in yerinin Cumhur İttifakı olduğunu, hatta asıl evi olan MHP’ye geri dönmesi gerektiği söyleniyor. Biraz zaman geçiyor bir de bakıyorsunuz İYİ Parti’nin baştan sona bir FETÖ projesi olduğu görüşü gündem oluyor ve basındaki iktidar sözcüleri işin bu boyutuna veryansın ediyor. Parti içinde çıkan karışıklıklara, örneğin son olağan kongrede yaşananlara, bir şekilde muktedirlerin gölgesinin düştüğünü görmemek imkansız. Bu ilgiyi ve müdahaleleri sadece MHP ile İYİ Parti arasında sebepleri açık olan siyasi uzlaşmazlıklarla açıklayamayız. Zira hedefteki örgüt hiç de öyle eskinin küskünlerince kurulmuş ve soluğu ilk bir iki seçimde tükenecek bir hareketmiş izlenimi uyandırmıyor. Bu yüzden ittifak siyasetinin arka planda yarattığı dengeler içerisinde belli bir yer edindiğini, dengeleri yerinden oynatmak için yapılan taktik ve stratejik hesapların içinde bir ağırlığı olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Başka bir deyişle konunun tartışılma zemini ittifak ve cepheleşme düzleminde yapılan siyasi hesaplardır. Elbette siyasetteki aktörler hiçbir zaman tek başına bir güç olarak ele alınamazlar. Çünkü siyasetin ilişkisel mantığı bir gücü her zaman için yakın olduğu veya karşısında durduğu güçlerle bir arada ele almanızı, hesaplarınızı bunun üzerine yapmanızı gerektirir. Bu açıdan bakıldığında aslında siyasette her zaman bir tür örtük ittifak veya cephe mantığının hakim olduğunu söyleyebiliriz. Bugünkü gibi açık ve resmi ittifak sistemlerinin varlığı siyasete dair ilişkisel düşünce tarzını değil, ilişkilerin merkezine dair algımızı değiştirmek bakımından önem taşırlar. AKP, uzun yıllar boyunca muhalefetin en büyük bileşeni olan CHP’yi ürettiği karşıt söylemin odağına koymuş, politik hamlelerini onu etkisizleştirme amacına odaklamış, diğer partilerle olan ilişkilerini de buna göre düzenlemişti. Bugün değişen şey AKP’nin muhalefet karşıtı söyleminin bu tekdüze ve durağan mantığıdır. İttifak sistemi içerisinde artık bir partinin siyasal sistemdeki ağırlığını onun toplumsal tabanının büyüklüğü değil, mevcut ittifakın başarısına yapacağı katkı belirliyor. Bu durum iktidar söyleminin üzerine sabitleneceği kalıcı bir odak ihtiyacını ortadan kaldırmış, stratejik açıdan hedef alınan güçlerin sık sık yer değiştirmesine ve sayısının artmasına sebep olmuştur.

Son dönemlerde kah HDP’ye kah İYİ Parti’ye yönelen, kim bilir belki de ittifaka yapacağı marjinal katkı büyüdüğü oranda SP’yi de hedef alabilecek olan hamlelerin gerisinde siyasetin değişen bu mantığı yatıyor. İktidar Yenikapı konsensüsü sonrasında makbul ve yapılabilir siyasetin sınırlarını, her değişen koşulda yeniden anlamlandırdığı ve duruma uyarladığı terör, darbe ve dış güçlerle rabıtalı olma gibi kavramlar üzerinden çiziyor. Bu kavramların nasıl içeriklendirileceği hedef alınan gücün sınır çizici kavramlarla nasıl ilişkilendirileceği sorusuna verilen yanıta göre değişebiliyor. Mesela HDP için tercih edilen terör türü PKK bağlantısını esas alıyor, dış güçlerle olan ilişki bu çerçevede kurgulanıyor ve darbe tehdidi içindeki pozisyonu da buna göre tanımlanıyor. İYİ Parti açısından da FETÖ daha tercih edilebilir bağlantı noktası olduğundan, oradan hareketle dış bağlantılar teşhis ediliyor ve parti buna uyan bir darbe senaryosunun içine yerleştiriliyor.

Tabii ki içeriden aleyhe “tanıklık” edebilecek veya kendi gerçeklerini açıklama adına “ifşaat” yapabilecek birileri her zaman çıkabiliyor. Geçtiğimiz günlerde eski HDP milletvekili Altan Tan ve İYİ Parti Milletvekili Ümit Özdağ’ın çıkışları bunun için iyi bir örnek teşkil ediyor. Tan, kendisi için yeni olmayan ve önceden de yaptığı bir eleştiri olarak takdim ettiği açıklamada, HDP ile Kandil arasındaki bağlantının aşikar olduğunu ve bunu inkar etmenin beyhude bir çaba olduğunu beyan etti. Eski partisine bu gerçeği olduğu gibi kabullenip özeleştiri yapma ve bugüne kadarki tutumunu değiştirme çağrısını yapan Tan, iktidara da işin sadece güvenlik boyutuyla ilgilenmeyip aynı zamanda çözüm için adımlar atma konusunda tavsiyede bulundu. Ümit Özdağ ise halen üyesi olduğu partinin İstanbul il başkanının FETÖ üyesi olduğunu ve daha ilk günden partisine olası darbe planlarının sokak ayağını düzenlemek konusunda rol biçildiğinden kendisinin haberdar olduğunu söyledi. Üstüne yerel seçim sürecinde tüm itirazlarına rağmen Akşener’in Kars’ta aday çıkarmakla dolaylı yollardan HDP’yi, yani onun görüş açısından PKK’yi desteklediğini eklemeyi de ihmal etmedi.

Şimdi bu gibi açıklamaların ardında ne gibi kişisel motivasyonlar olduğu yönündeki tatsız ve verimsiz tartışmanın bizi yolumuzdan saptırmasını istemem. Benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta bazı insanların bu gibi çıkışlar yapmasını mümkün kılan ve söylenenlerin etkisini katlayarak artıran yeni siyasal düzenleniş mantığıdır. Yapılan çıkışlarda iki temel özellik olduğu dikkati çekmektedir. İlk olarak, çıkışlar esas olarak muhalefetin gövdesi küçük ama marjinal etkisi büyük olan güçlerini hedef almakta ve onları bir şekilde bugünkü sistemin meşru kabul ettiği sınırların dışında siyaset yapmakla itham etmektedir. İkinci olarak, bu ithamlar iktidarın bir süreden beridir muhalif ittifakı çözmek için bu partiler hakkında ürettiği argümanlarla tam olarak örtüşmektedir ve bir ifşaat olarak yapıldığı için asıl muhatap üzerine konuşulan partiler değil iktidar ortaklarıdır. Bu iki özellik, yapılan açıklamaların, görünüşte kişisel olsalar da, hedefteki partilerin kırılganlığını arttırmak üzere iktidar tarafından sahiplenilmesine yol açıyor ve ittifakın zedelenebilir olduğu noktalardaki hasarı çoğaltmada kullanılıyor.

Bu bakımdan önümüzdeki dönemde siyasette bu türden görünüşte kişisel ama kaynakları yapısal olan çıkışların sayısının artmasını beklemek makul gözüküyor. Çünkü bugün Türkiye’de olduğu gibi çok sayıda partinin iki büyük kutupta toplanmasına yol açan düzenleniş, siyaseti bir tarafın kaybının diğerinin kazancı olduğu bir tür sıfır toplam oyununa dönüştürüyor. İki kutuplu bir sistemde her ittifakın gücü en zayıf olduğu halkanın göstereceği direnç kadardır. O yüzden siyasal ittifaklar arasında karşıt tarafı çözmek amacıyla bu türden saldırılar yapmayı kazançlı kılan, muhatap arayışındaki bireysel aktörleri böyle çıkışlar yaparak gündem olmaya teşvik eden bir yapıyla karşı karşıyayız. Türkiye siyasetinde önceden seks kasetleriyle, kapalı kapılar ardında yapılan milletvekili pazarlıklarıyla elde edilmeye çalışılan şey şimdiki sistemin sunduğu olanaklar çerçevesinde bu yollardan elde edilebiliyor. Kendine göre muhalefet yaratmada, dışarıdan parti dizayn etmede önceki yöntemler kadar başarılı olup olmadığınıysa şimdiden kestirmek kolay değil.

Bununla birlikte oluşan bu yeni siyasi dinamiğin bir açıdan çok etkili olduğunu şimdiden teslim etmemiz gerekiyor. Şöyle ki siyaset bunun üzerinden yürütüldüğünde tartışmanın odağı iktidarın yönetim performansından muhalefetin zaaflarına kaymakta; bu durum iktidarın sürekli atakta muhalefetinse savunmada olduğu bir tablo açığa çıkmasıyla sonuçlanmaktadır. İyi bir yönetimin birçok farklı göstergesi olduğu söylenir, ama bunların içinde en çok öne çıkanı kamu hizmetlerinin hükümetçe nasıl organize edildiğidir. Uygulanan politikaların halkın gündelik yaşamında yarattığı iyileşme veya gerileme bu bakımdan önemli bir ölçüt oluşturur. Sağlık, güvenlik, eğitim ve adalet gibi alanlarda verilen hizmetlerin kalitesi ve ne ölçüde erişime açık olduğu, ekonominin nasıl yönetildiği gibi göstergelerin hali ortadayken insan ister istemez ataktan olanın muhalefet savunmada olanınsa iktidar olduğu bir siyasi manzarayla karşılaşmayı bekliyor. Ancak muhalefet parti siyasetini rejim güvenliği ve ulusal çıkar paradigmasına kilitleyen ve buradan atağa geçen hükümetin söylemine alternatif bir söylem kurmada yeterince etkin olamıyor. Bu yetersizlik siyaseten suskun kalmanın, sürekli savunmada olmanın kilittaşını oluşturuyor.


Ahmet Murat Aytaç Kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR