YAZARLAR

İfşadan sonra neler oldu?

Koskoca profesör, hassas şair, büyük yazar, sinemanın sihirbazı olan yönetmen, renklerin efendisi olan ressam, usta çizer, yurtdışı doktoralı holding ceosu, notaları konuşturan müzisyen, keskin gözlü editör yeteneklerini biler, zevkini inceltir, entelektüel birikimini arttırırken erkeklik belasından kendini kurtarmayı aklına bile getirmiyor. Çünkü erkeklik onlara göre bir değer, bir avantaj, neredeyse bir hediye.

Hızla bir metoo hareketine dönüşen tacizcileri ifşa eylemi hakkında epey yazıldı, konuşuldu. Daha önce kadına yönelik şiddetin bir türü olarak cinsel taciz ve saldırı hakkında, geçmiş kurumsal deneyimimden yola çıkarak bir yazı yazmıştım. Muhatabında rahatsızlık uyandıran söz ve eylemlerin, bu konudaki rahatsızlık sözle veya tavırla belli ediliyorsa sürdürülmesi, hangi koşullarda, ortamlarda, mekanlarda olursa olsun tacizdir. Bir kez daha, açıklıkla söylemek gerekir: birisiyle soyunup yatağa girmiş de olsanız, “hayır” dediğinizde o iş bitmelidir. Hukuki süreçte, birçok unsurun mağdur aleyhine delil olarak kullanıldığını maalesef biliyoruz: evime geldi, sinemaya gitme teklifimi kabul etti, bana duyduğu hayranlığı dile getirdi, benimle içki içti, dekolte kıyafet giyip baştan çıkarıcı tavırlar sergiledi, gece vakti sokaktaydı, bardaydı, partideydi, zaten sevgiliydik… ve benzeri birçok “hafifletici sebebi” faillerin kendilerinden ve avukatlarından defalarca duyduk, duyuyoruz. Hukuki süreç bir kanunlar manzumesinden ibaret olmayıp, onu uygulayan aktörlerin politik angajmanları, kültürel sermayeleri, dini inançları, cinsel kimlikleri ve hatta kariyer planlarıyla şekillendiği, duruşmalar sırasında mahkeme salonunda bulunan topluluğun, basın mensuplarının, davaya müdahil olan kurumların baskısı bile karar sürecinde etkili olduğu için bu hafifletici sebepler mağduriyeti katbekat arttırabiliyor. Nadir hallerde de dava izleyen topluluğun, basının, müdahillerin ve kamuoyunun baskısı rüzgarın mağdur lehine dönmesini sağlayabiliyor.

Ben bugün, ifşa yöntemini tercih etmiş, daha doğrusu çoğu buna mecbur kalmış kadınların başına o günden bugüne neler geldi, bu yöntem farklı çevrelerde nasıl karşılandı, sorularından yola çıkmak istiyorum. Tıpkı şiddet eylemlerinde olduğu gibi, cinsel taciz ve tecavüz söz konusu olduğunda da üst sınıflar bunun alt sınıfların, solcular sağcıların, eğitimliler “cahillerin”, dindarlar inançsızların alışkanlığı olduğuna inanıyorlar. Bazen taraflar değişiyor ama suçlamalar değişmiyor.

Kan bağı olan veya evlilik ilişkisi kurduğu kadının bedenini kendisine mülk edinen, tasarruf hakkını elinde tutan, yabancı kadını ise “müsait” olarak gören ve bunu dile getirmekten imtina etmeyen erkek güruhunu bir kenara bırakıyorum. Biz şimdi güncel örnekler üzerinden “tekamül etmiş”, mürekkep yalamış, “medeni” olduğu söylenen erkeklere bakalım. Kendisini “edepli”, “ahlaklı”, “mert”, nazik v.b. olarak niteleyen bu erkekler, duygusal ve cinsel ilişkide zorlamaya başvurmayacak veya buna ihtiyaç duymayacak kadar kontrollü yahut albenili olduklarına eminler. Fakat farkında olmadıkları, üzerine uzun uzadıya düşünmedikleri, idrak edemedikleri bir şey var: onların flörtleşme veya sevişme dedikleri ve çoğunun inceliklerine vakıf olduklarını iddia ettikleri eylem, birçok muhatabında taciz veya cinsel zorbalık olarak karşılık buluyor. Koskoca profesör, hassas şair, büyük yazar, sinemanın sihirbazı olan yönetmen, renklerin efendisi olan ressam, usta çizer, yurtdışı doktoralı holding CEO'su, notaları konuşturan müzisyen, keskin gözlü editör yeteneklerini biler, zevkini inceltir, entelektüel birikimini arttırırken erkeklik belasından kendini kurtarmayı aklına bile getirmiyor. Çünkü erkeklik onlara göre bir değer, bir avantaj, neredeyse bir hediye. Bu kıymetli beyefendilerden kimse saldırganca tavırlar beklemiyor. Onlar da zaten bu zırhı kuşanarak bu tür fiiller işlemekte ve sessizlik bulutunun içinde izlerini kaybettirmekteler. Tacize, saldırıya maruz kalan muhatapları da failin görkemli isminden, yaşından, kariyerinden, parıltılı imajından ve hatırlı bağlantılarından çekinerek travmalarını kendilerini ruhen ve bedenen tahrip edecek biçimde sessizce, kendi içlerinde yaşıyor ve bazen yakın çevrelerine de aksettiriyorlar. Kimi zaman üstü kapalı veya açık tehditler sebebiyle buna mecbur kalıyorlar.

Belki hayranlıkla, ilham almak arzusuyla, belki de aşıkane yaklaşılan şöhretli, yetenekli erkeğin ilgisi baş döndürücü de olabiliyor. Buna karşılık verdiğinizde artık nerede durulacağına sizin karar vermenize izin verilmiyor. Amiyane tabirle kuyruk sallamışsınız. Siz bile buna inanabiliyorsunuz. Biraz daha itiraz ederseniz “kezban” sayılıyor, savunageldiğiniz özgürlüklere, ideolojik pozisyonunuza ters düşen, korkak, silik, ezik bir karakter olmakla suçlanıyorsunuz. Hem de kendisini size bir lütuf gibi sunan o parlak figürün karşısında… Tabii cinsel saldırıyı sevişme eyleminden ayırt etmek daha kolay fakat cinsel tacizi flörtöz tavırdan ayırmak o kadar da kolay değil. Her cinsel kimlikten insanın böyle bir ikilemin içine düştüğü ve bazen bu sebeple iki tarafa da haz verebilecek muhtemel bir ilişkiyi elinden kaçırdığı, bazen de tacizi beğeni gibi algılayarak tahrip edici bir yanılgıya düştüğü olmuştur. Bu da ayrı bir tartışma konusu.

***

İfşaların birbiri ardına yağmaya başlamasının ve çok geçmeden tacizci olarak işaret edilen muhafazakar cenahtan bir yazarın intihar etmesinin ardından, ifşa yöntemine başvuran kadınlar bir cadı avına maruz kaldılar. Muhtemelen bir intihar vakası yaşanmasa ve bazı erkek yazarların çalıştıkları yayınevleri ile ilişkileri kesilmese ve kariyerlerine sekte vuracak başka gelişmeler olmasa kadınlara yönelik öfke bu kadar büyük olmayacaktı. Bu tepkide, taciz eylemini gerçekleştirdiği söylenen erkeklerin farklı çevrelerde çok sevilen, sözüne güvenilen, örnek alınan, okunan, romantize edilen ve edebiyat piyasasında güçlü olan yazarlar olmalarının etkisi büyük. Çocukluğumda inşaatta çalışan bir amelenin ve bir kapıcının tacizci olduğu savıyla, sorgusuz sualsiz öldüresiye dövüldüklerine ama failin bambaşka biri çıktığına tanık olmuştum. Dolayısıyla fail olarak işaretlenen kişinin kabul gören kimliği, statüsü ve saygınlığı iftiraya, komploya, örgütlü kötülüğe, itibar suikastına kurban gittiği inancını kuvvetlendirebiliyor.

Son örnekte de bunu gördük. Tepkilerin bir kısmı “Öyle bir adam böyle bir şey yapmaz, hatta yapamaz” üzerine kuruluydu. En fazla suçlanan fail öylesine hassas, kırılgan, diğerkam biriydi, yoksulluktan, halkın arasından gelmişti. Milyonlarca hayranı vardı. Dolayısıyla, kimseyi bir ilişkiye zorlamasına gerek yoktu. Demek ki, bu iddialar karşılık bulamamış bir aşkın, arzunun, beklentinin yahut mesleki bir hasedin tezahürüydü. Nitekim, birçok sosyal medya mecrasında, sözlüklerde, konuyu ele alan videoların altında, özel hesaplarda bu türden spekülasyonlar, kendinden ve savından çok emin erkekler ve bir grup kadın tarafından dile getiriliyordu: kitabını yayımlatmak için yardım istemiş, yüz bulamamış veya kitabını onun sayesinde, himayesinde yayımlatmış ama palazlanınca bu yola başvurmuş. Bu savlardan yola çıkarak, yayıncılık sektörünün klientalist ilişkilerle ilerlediği, dosyanızı yayınevlerine büyük yazarların devreye girmesiyle ulaştırırsanız kitabınızın mutlaka yayımlanacağına dair iddialar ortaya atılıyordu. Bu savlara en çok yayınevi kapılarından geri dönmüş yazar adaylarının bel bağladıklarını tahmin ediyorum. Bir linç güruhuna, o güruhun niyetinden farklı olarak kendi yoksunluklarınız ve hınçlarınızla dahil olmak yaygın bir itiyad çünkü. Bütün olan bitenden güç alan sözde naif yazar da yarım yamalak özür metnini bile silip, karşı saldırıyla yalın kılıç mücadeleye başladı.

Bir başka kanaldan da, ifşa eden kadınların bugün suçladıkları kişilerle bir zamanlar ilişkileri olduğu, rızaya dayanan bu ilişkinin, şu veya bu sebeple taciz veya saldırıymış gibi gösterilmek istendiği ileri sürülüyordu. İfşa edilenlerin bu iddialara dört elle sarıldıklarını gördük. Çok da yaygın bir tavır bu. Cinsel taciz veya saldırıda bulunduğu kadının, bu tür olaylar yaşanmadan önce kendisine yolladığı romantik mesajları, fotoğrafları, aralarındaki yazışmaları, gönderilen hediyeleri, ilerde böyle bir iddia ortaya atıldığında mağdur aleyhine kullanmak üzere titizlikle saklayan, bu işi sistematik olarak yapan “kurt” erkekler olduğunu deneyimliyor ve duyuyoruz. Ancak buna ne biz prim veririz, ne de yasalarda yeri var. Tekrar edelim: ne zaman hayır dersek o zaman hayırdır. Hayır, belki veya evet demek değildir. O zamana kadar iki kişi arasında geçen romantik veya cinsel yaşantılar, cinsel taciz veya saldırıyı meşrulaştırmaz. Genel ahlakın kriterleri bizi sindirmemeli. Duygularımızı dışa vurduğumuzda erkekler bizi yanlış mı anlar, sorusunu kafamızdan atmamız için en azından hemcinslerimizin desteğine ihtiyacımız var.

Gelelim diğer bir itiraza: kadının beyanı esastır ilkesinin kötüye kullanılıyor olmasına. Özellikle erkekler bu ilkeyi çok yanlış anlayıp yersiz bir korkuya kapılıyorlar. Kadının cinsel taciz veya saldırıya ilişkin beyanının sorgusuz sualsiz suçlu ilan edilmelerine sebep olacağını düşünüyorlar. Hal böyle olunca da, bu ilkenin kötüye kullanılması olasılığı onları çok tedirgin ediyor. İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olanların bir bölümünün argümanı da bu. Bir kişinin adının yüz kızartıcı bir suçla birlikte anılması gerçekten çok üzücü. Hele ki gerçekten bu suçun faili değilse. Ama bu ilkenin özü, kadının beyanının bir soruşturma açılması için yeterli olması. Ardında yatan fikir ise yüzyıllardır kadının her türlü erkek şiddetinin mağduru olagelmesi ve bunu dile getirmesinin, çekingenlik, tehdit, utanç, sosyal dışlanma korkusu, kabullenme, öğrenilmiş çaresizlik vb. gibi sebeplerle çok zor olması.

Kadının beyanını esas alarak açılan davalar da kadın için yeni bir travmaya sebep olabiliyor. Yukarıda bahsettiğim sebeplerle ortaya çıkan, hakimlerin alaycı, onaylamayan ve yanlı tavırları, failin kendisinin, avukatının ve yakınlarının duruşmalardaki saldırgan ve tehditkar yaklaşımları, hatta mağdurun kendi yakınlarının kınayan ve dışlayıcı tavırları caydırıcı etki yaratıyor kadınlarda. Taciz veya tecavüz fiilinin ayrıntılarını bu süreçte defalarca ve kendi yakınlarının ve diğer birçok kişinin gözü önünde anlatmaları, faille defalarca yüz yüze gelmeleri de cabası. “Takım elbise indirimi” diye anılan iyi hal indirimi ve cezasızlık da kadınları hukuki sürece başvurmaktan alıkoyuyor. Cinsel saldırıyı kanıtlamak biraz daha kolayken, cinsel tacize, gözün, sözün ve bedenin temasına kanıt göstermek çok daha zor ve mahkemeler kanıta dayalı olarak karar veriyorlar.

Kadınlar kendilerine zarar veren erkeğin bunu başkalarına da yaptığını, hiçbir yaptırıma maruz kalmadıklarını, sözünün ağırlığı olan, saygın bir vatandaş olarak yaşamaya devam ettiklerini görünce başvuruyorlar en çok ifşa mekanizmasına. Daha fazla kişi yaralanmasın, o travma bir ömrü esir almasın diye. Fakat ifşa mekanizmasının sorunlu yanları da var. Sosyal medya çağında, izi hiç silinmeyecek bir kötü şöhretle yaşamak çok zor. Pişman olma hakkı elinden alınabiliyor, artık daha erdemli, özenli bir birey olduğunu kanıtlama imkanı zayıflıyor failin. Bu mekanizmanın diğer sorunlu tarafı ise failin veya fail olduğu iddia edilen kişinin yakınlarının mağdur olmaları. Bu hiç istenmeyen netice, özellikle failin partnerini ve aile bireylerini yaralıyor. Bu sebeple bu konuda çok dikkatli olmak, ifşaya giden süreçte sonuç alınabilecek başka mücadele yolları varsa onlara yönelmek ve eğer başarılı olunamazsa ifşaya başvurmak gerek bence. Ama bizim hukuk sistemimiz bu mücadelede pek ümit verici değil.

Cinsel tacize ve cinsel saldırıya karşı yeni bir metoo hareketi başlatan kadınlar, “uykuların kaçsın” sloganıyla yola çıktılar ve bu amaçla tacizcilerin isimlerinin bildirilebileceği bir e-mail hesabı açtılar. Fakat sözü geçen intihar vakasıyla birlikte son günlerde hepimizin farklı sebeplerle uykuları kaçmış durumda. Bir yanda, her sabah kalkıp kendi ismini sosyal medyada taratan erkekler, bir yanda ifşacı oldukları için linçe maruz kalan, tehditler, hakaretlere muhatap olan kadınlar, diğer yanda da huzuru kaçan, konforu bozulan, inandığı değerler sarsılan, güvendiği dağlara kar yağan, kanaat önderi olarak gördüğü, hayranı olduğu isimleri karanlık yüzleriyle gören takipçi kitlesi. Uykularımız kaçacaksa böyle bir sorun için kaçsın tabii. Uyumadığımız zamanlarda bu yakıcı ve süreğen sorunu çözmek için çare arayalım. Birbirimizi anlayalım, dinleyelim. Duyguların ve arzuların eril düzenin, dilin, genel ahlakın cenderesinden kurtulması, özgürce fakat muhatabını incitmeden dile getirilip yaşanması, cinsel zorbalığın ortadan kalkması için ortak bir mücadelenin yollarını arayalım. Bu hepimize iyi gelecek.

 


Funda Cantek Kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.