YAZARLAR

Hiçbir yere ayrılmamış bir devlet

Kapasitesi yok olduğu, aciz kaldığı düşünülen devletin, esasında kamusal çıkar doğrultusunda davranma, ortak zenginlikleri koruma kapasitesinin kalmadığını görmek gerek. Eşitsizlikleri derinleştirecek biçimde vergi toplamaktan insansız hava aracı kaldırmaya, istatistikleri değiştirmekten çirkin beton vadiler, kanallar ve nükleer santraller inşa etmeye muazzam bir yok etme, düzenleme ve yaratma kapasitesi ise varlığını sürdürüyor.

Antalya’nın çeşitli ilçelerinde yol kesip kimlik kontrolü yapan grupların görüntülerinden tutun da AB Türkiye Delegasyonu’nun yangın söndürme uçaklarının görev alanlarına varışına dair (düzgün bir açıklama yapılmadığı için) Demet Akalın aracılığıyla halkı bilgilendirmesine birçok gelişme, 'ortada devlet namına ne kaldı' sorusunun sorulmasına yol açtı. Feryatlara kulak kabarttığımızda akla gelen soru şu: Prim ödemelerini ertelemek, TOKİ aracılığıyla 20 yıl geri ödemeli ev projesi tanıtmak ve çay dağıtmak dışında aslî görevlerini, örneğin Anayasa ve yasalarda yazanları yerine getiren bir kurum ve resmî görevli kaldı mı?

Özellikle yöneticilerin ve siyasetçilerin beceriksizliklerine odaklanmak yaşanan felaketin önemli bir boyutunu görmezden gelmeye yol açabilir. Çok sayıda gözlemci bir acizlik vurgusunu öne çıkarttığı için devlet üzerine yazmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Yukarıdaki sorunun yönlendirici olduğunu, modern devletin bir baskı aracı olarak idealleştirilmiş haklar manzumesinden pek nasibini almadığını, ancak yoğun bir baskı ile kamusal fayda gözetebildiğini ve halk yararına işler ortaya çıkabildiğini hatırlatmaya çalışacağım. Kısacası (en azından yangınların ilk beş günü boyunca) devlet acze düşmüş değildi ya da siyasal seçkinler ne yaptıklarını bilmiyor değiller. Yapmadıkları şeyler neler, onlara geleceğim. Ancak ne yaptıklarını bildikleri ve yapmaya devam ettiklerini düşünüyorum.

RASYONEL, BİRBİRİNDEN ÂLÂ KURUMLAR

Siyaset bilimi öğrencilerine olduğu kadar, 'devlet nedir' sorusunun yanıtı peşine düşenlere de farklı kaynaklardan belletilen bir klişe var: Belirli toprak parçası üzerinde şiddet tekelini elinde bulunduran kurumlar toplamı tanımı kabaca herkesin dilinde, dimağında. Ulus devletlerin inşa sürecinde devletler muazzam kapasite geliştirdikleri için olsa gerek, bir devletin, üzerinde egemenlik tesis edilmiş topraklarda yaşayan nüfusun istatistikî bilgilerine bütünüyle sahip olduğu, ekonominin kılcal damarlarına vakıf, rasyonel eylemlerin uygulayıcısı bir aygıt olduğu akla getirilir. Klişe tanımın güncel kullanımları rasyonel olanı özendiren, teşvik eden bir siyasal alanın var olduğunu savlar.

Ancak bu tanım, çeşitli örnekler üzerinden soyutlaştırılmış bir devlet tarif ediyor, olmayan bir devlet ve siyasal alana gerçekte varlarmış gibi yaklaşılmasına yol açıyor. Bizim büyük çaresizliğimiz insan yaşamını ve doğayı önemseyen, temel hak ve özgürlüklere saygılı devletlerin norm olduğu yanılsamasından kaynaklanıyor. Muhayyel toplumun izdüşümü olarak gerçekte olmayan bu rasyonel siyasal alanın tasvirine ve nerede olduğuna odaklanmak, insan eliyle yaratılan ve kötüleştirilen felaketler karşısında eylemliliği boğuyor. Kısacası bir tanım deyip geçmemek gerek, o tanım neticesinde felaketi izleyip “nerede bu devlet?” konumuna sürüklenmek kaçınılmazlaşıyor.

Devletlerin, ortaklıkları koruma ve çoğaltma işlevlerinin bulunmadığına dair birkaç örnek hatırlatayım (örnekler istenmediği kadar çoğaltılabilir): Soykırıma uğramış yerli halkların temiz içme suyuna erişimini on yıllardır engelleyen ya da zorlaştıran (ve bunu son yıllarda itiraf eden) Kanada devletinin ortak çıkar doğrultusunda davrandığını mı iddia edeceğiz? Yaklaşık 3 yılda güvenlik güçleri mensuplarının en az 1400 ırkçı eyleminin belgelendiği Almanya mıdır yurttaşını koruyan, kamusal fayda gözeten devlet?

Türkiye’deki absürtlükleri ve akıl almaz uygulamaları sıralayıp devletin kurumsal kapasitesini yitirdiğine, acze düştüğüne yönelik argüman modern kapitalist devletlerin işleri berbat etme, felaketleri derinleştirme ve ayrımcı pratikleri koruma ile meşgul olabileceklerini (olduklarını) görmezden geliyor.

Büyük bir felaketin içinden geçiyoruz. Ancak bu, siyasal sınıfın acizliği, devletin kapasitesini yitirmesi ile ilgili bir felaket değil. En çarpıcı örneklerden biri şu olabilir: Türk Hava Kurumu’nun deposunda bekleyen uçakların bakımının yapılması bütçeden iki saatte yapılan faiz ödemesi kadar paranın ayrılmasına bakıyor(du). Yapılmadı.

Türkiye’nin siyasal seçkinleri, binlerce canlının kaybedildiği, geri gelmesi kuşaklar alacak ormanların yanması karşısında günler boyunca çok şey yapabilecek konumdaydılar. Yapamadılar değil yapmadılar (son günlerde yapmaya çalışıp yapamıyor olabilirler, ancak ilk günlerde yapmadılar).

Bunu yazarken birileri tarafından kurulmuş bir komplodan bahsetmediğimin altını çizmeliyim. Yangınları kontrol altına almak için gerekli rasyonel adımların ilk etapta atılmamasının arkasında birbirlerini besleyen ideolojik politik körlük, dünyadan kopmuşluk, kendisini güçlü ve her sorunu çözer gösterebilmek için sorunu görmezden gelmek gibi nedenler tespit edilebilir. Bunlar bir felaketi derinleştirmek ve çaresizliğe savrulmak için yeterli. Ancak olan biteni kesen acı bir gerçek var: Ortak zenginliği koruma derdi ve isteğinin bulunmaması. Devleti yönetenlerin aciz olmadığını ısrarla vurgulama nedenim budur. Bu istek, böyle bir dert olmayınca gerisi çorap söküğü gibi gelir.

ÇÖKMÜŞ DEĞİL AYAKTA, YANIMIZDA DEĞİL KARŞIMIZDA

Türkiye, bölgede diğer ülkelerdekine benzer bir yangın söndürme uçak filosuna sahip olabilir, felaket karşısında güçlerini layıkıyla seferber edebilir, devleti yönetmekle iştigal edenler öngörülü davranarak bütün komşulardan yangınların ilk gününde yardım isteyebilir, gelen yardım tekliflerini reddetmeyebilirlerdi. Koordinasyon sağlanması ile maddi hasar azaltılabilirdi. Bütün bunların hesabının sorulması gerekiyor. Esasında önceki felaketlerin sorumluları hesap vermedikleri için bugünküler daha da ağırlaşıyor.

Ancak saydıklarımın ve nicesinin yapılmamasının nedeni devletin bilgi, yönetme ve yok etme kapasitesinin ortadan kalkması değil. THK’nin boşaltılmasından tutun, koordinasyonsuzluğun tavan yapması ve bu hale düşürülmemize kadar birçok semptomun arkasında kamu yararı, kamu çıkarı, ortaklık gibi nosyonların daha da aşındırılması yatıyor. Örneğin, THK’nin ilk müdahalede bulunabilmek için sürekli devriye uçak gezdirmesi ve uçakların bakımının kamu kaynaklarıyla yapılması değil, özel şirketten uçak ve helikopter kiralanması son yıllarda normalleştirildiği için yangınlara erken müdahalede bulunulamıyor.

Ortak fayda ve halk yararı gibi nosyonları modern devlete içkin kabul etmek büyük bir hata. Sivil toplumun karmaşa alanından ve çıkar çatışmasından azade bir kamusallığın modern devleti tanımladığı yanılsamasına kapılabiliyoruz. Oysa kamusal fayda ancak mücadele birikimiyle, hayatta kalma amacıyla verilen uğraşlarla yasaya dökülebilmiş, eğer arkasındaki rüzgâr izin verirse korunabilmiş bir kavram. Eksiklikleri toplumsal mücadelelerle bir ölçüde giderilebilen ve kapsamı derinleştirilebilen ancak verili bulunmayan, statik olmayan uygulamalardan söz ediyoruz.

Farklı projelerin rekabet halinde olduğu, farklı sınıfsal çıkar ve grupların birbirleriyle rekabet ve ittifak ilişkileri kurduğu, sağ elin yaptığını sol elin göremeyebildiği bir ilişkiler toplamı olarak devlet, ancak güçlü bir toplumsal baskıya maruz kalırsa kamusal fayda doğrultusunda adım atabilir. Aksi takdirde Türkiye’de ve başka coğrafyalarda gördüğümüz üzere ayrımcı ve kibir dolu söylemlerin üzerimize boca edildiği apokaliptik bir atmosferin yaratıldığına şahit oluruz. Devlet bu atmosferin yaratılmasına katkıda bulunan bir güç yoğunlaşmasını simgeler.

Sel, yangın ve deprem gibi felaketler karşısında hasarı en aza indirebilecek yanıtlar verilebilir; ancak ısrarla vergilerin nereye harcandığını, kurumların ne yaptığını, sorumluların hangi faaliyetler içinde bulunduğunu sorgularsak bu gerçekleşecek. Otoriter bir devlet biçimi altında, böyle bir siyasal rejim karşısında örgütlenme, hak arama ve sorgulama uğraşının sürdürülmesi son derece zor ve meşakkatli. Ancak başka bir yolumuz da bulunmuyor. “Koyunsa koyun, daha ne olsun” diyenlere laf anlatılamayacağı aşikâr olduğuna göre sistemli mücadele etmek gerekiyor.

Kapasitesi yok olduğu, aciz kaldığı düşünülen devletin, esasında kamusal çıkar doğrultusunda davranma, ortak zenginlikleri koruma kapasitesinin kalmadığını görmek gerek. Eşitsizlikleri derinleştirecek biçimde vergi toplamaktan insansız hava aracı kaldırmaya, istatistikleri değiştirmekten çirkin beton vadiler, kanallar ve nükleer santraller inşa etmeye muazzam bir yok etme, düzenleme ve yaratma kapasitesi ise varlığını sürdürüyor. Beceriksizlik olarak gözümüze çarpan ya da bize öyle görünenler ortak yaşam koşullarını maddi olarak yok etmeye devam eden felaketleri görmezden gelmek, küçümsemek ya da eko-faşizmi çağrıştıran bir şekilde felaketten üstünlük devşirme isteği. Buna beceriksizlik dememek, devletin hiçbir zaman bir yere ayrılmadığını hatırlayarak çözüm aramak gerekli.


Ali Rıza Güngen Kimdir?

Siyaset Bilimci, araştırmacı ve çevirmen. Doktorasını ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde tamamladı. 2010 yılında City University of London’da misafir araştırmacıydı. 2013 yılında Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin Genç Sosyal Bilimci ödülüne ve Behice Boran Özel Ödülü’ne layık görüldü. 2014-15’te Queen’s University’de doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmalarına devam etti. Praksis Dergisi yayın kurulu üyesidir. Türkiye’de borç yönetimi, küresel Güney’de finansallaşma ve devlet kuramı alanlarında yayımlanmış çalışmaları bulunmaktadır.