Heval Bozbay: Şiddeti sergileme günümüzde de sürüyor

Heval Bozbay: "Hem kendimiz hem de çocuklarımız için kalıcı ve sürekli barış ve refah ortamı yaratma çabamızı her zaman sürdürmek zorundayız. Aksini düşünmemiz garip olur.”

Karikatür: Ronî Battê
Google Haberlere Abone ol

DUVAR - Mezopotamya’nın da içinde bulunduğu Yakındoğu’da savaş, tarih boyunca hiç bitmedi. Peki, tarihin derinliklerinden süzülerek bugüne geldiğimizde barış istemek ve gerçekleştirebilmek acaba ne kadar mümkün?

Lisans ve yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde tamamlayan Heval Bozbay, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyordu. Bozbay, 2 bin 211 akademisyenle birlikte, “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladı. İmzayı attıktan sonra, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi’ne sürgün edilen Bozbay, en son yayınlanan 25 Ağustos 2017 tarihli Kanun Hükmündeki Kararname (KHK) ile de işten atıldı.

Arkeolog Heval Bozbay ile Mezopotamyalı yöneticileri, savaşın ve şiddetin sanat eserlerine nasıl yansıdığını, günümüzde Yakındoğu’daki savaş ve barış süreçlerini ve kendisinin de içinde bulunduğu durumu konuştuk.

‘ŞİDDETİ SERGİLEME ARZUSU, İÇGÜDÜSEL BİR DÜRTÜ’

Mezopotamyalı yöneticilerin savaşları ve kentlerin yağmalanmasını bir propaganda aracı olarak sanat eserlerine yansıttırdıklarını biliyoruz. Özellikle Asur'da korku ve tahakküm aracı olarak savaşın ve şiddetin görselleştirilmesi söz konusu. Bu konuda siz neler söylersiniz?

İnsanın geçmişine baktığımızda, şiddet çoğu zaman, çoğu toplumsal formasyonda tercih edilen bir ilişki kurma ve sorun çözme yöntemi olagelmiş. Şiddet derken, savaş, çatışma, kavga, özsavunma gibi tüm düzeylerinden bahsediyorum. Şiddetin organize, sistematik, süreğen ve geniş çaplı formu olan savaş ise az çok merkezileşmiş güçlerin ortaya çıktığı, en az 5 bin yıldan beri, insanlık tarihinin, özellikle de Yakındoğu'nun bir gerçeği maalesef. Eski Yakındoğu uygarlıklarında karşılaştığımız bir başka olgu ise -sizin de dediğiniz gibi- şiddeti çeşitli yöntemlerle görselleştirmek ve sergilemek. Sümerlerden başlayarak, Akad, Asur, Babil gibi birçok uygarlığın sanat eserleri, düşmanlarına uyguladıkları şiddeti ve yaptıkları işkenceleri adeta göze sokarcasına sergileme amacıyla yapılmış. Örneğin Sümerlerin ünlü Ur Levhası’nın bir yüzü savaşı, esirleri, ganimetleri betimler. Yine Akad kralı Naram-sin'in meşhur steli, düşmanı olan Lullubileri nasıl ayakları altına alarak ezdiğini ve onların yaşadığı dağları nasıl fethettiğini gösterir.

Örnekleri çoğaltabiliriz, özellikle Asur sanatı, bu konuda bir hayli zengin.Yalnızca heykel, kabartma gibi görsel eserler değil, çiviyazısı belgelerin de birçoğu ayrıntılı savaş tasvirleridir. Yani şiddetin yazı, heykel, resim gibi araçlarla betimlenerek sergilenmesi konusunda eski Yakındoğu uygarlıklarından kalma zengin bir mirasa sahibiz. Geçmişte yaşamış insanların aklından neler geçtiğini tam olarak bilebilmek mümkün değil tabii. Ama bu şiddeti sergileme arzusu adeta içgüdüsel bir dürtüden; düşmanı küçük düşürme, aciz, sefil gösterme dürtüsünden kaynaklanıyor. Tabii iç ve dış propaganda, düşmana gözdağı verme gibi çeşitli 'faydaları' da var.

‘ŞİDDETİ SERGİLEME, GÜNÜMÜZDE DE HALEN DEVAM EDİYOR’

Günümüzdeki çatışma süreçlerinde ve savaşlarda da benzeri yöntemler hâlâ kullanılıyor. Ne dersiniz?

Hatırlarsanız, 2003'teki Irak işgalinin ardından, Amerikan askerlerinin Ebu Gureyb Cezaevi'ndeki Iraklı tutuklulara uyguladıkları fiziksel ve cinsel şiddet görüntüleri ortaya çıkmıştı. ABD yetkili makamları, bunun münferit bir olay olduğunu açıklamıştı. Ancak öyle olmadığını Guantanamo, Irak ve Afganistan'daki diğer askeri cezaevlerinden biliyoruz. O görüntüler uzun süre kamuoyunu meşgul etti, her çeşit medya organında, neredeyse çocuk dergilerinde bile yayınlandı. Her ne kadar sızdırıldığı iddia edilse de, görüntüler aslında bahsettiğim düşmanı aşağılama, aciz gösterme dürtüsünün bir parçasıydı. Yine aynı savaşın sonunda Saddam’ın bir sığınakta, bir hayli sefil bir durumda yakalanmasının görüntülerini de bu bağlamda örnek verebiliriz. Çok yakın bir zamanda yaşanan Ermenistan-Azerbaycan çatışmasından sosyal medyaya yansıyan video ve fotoğrafların çoğunda, karşı tarafın askerlerinin ve sivillerin düştüğü aciz durumlar sergileniyordu. Yine birkaç yıl önce IŞİD'in yalnızca insanlara değil, mimariye ve sanat eserlerine bile uyguladığı şiddet görüntülerini pornografik bir kurgu haline getirerek, bir hayli profesyonel bir şekilde yaydığına da maalesef tanık olduk. Yani günümüzde de şiddetin kendisi kadar, onun pornografisi diyebileceğimiz şiddeti sergileme, gösterme davranışı farklı araçlarla da olsa, halen devam ediyor.

Elbette bu karşılaştırmayı yaparken, 3-5 bin yıllık bir sıçrama yapıp bunları birbiriyle eşitlemeye çalışmıyorum; birbirini andıran bu iki davranış kalıbının ardında, birbirine benzemeyen, çok çeşitli saikler var. Ancak düşmanı aşağılamanın, savaşçılarını ve bilhassa liderini küçük düşürmenin ve bunu çeşitli yollarla “dosta, düşmana” sergilemenin de bu davranışın ardında yatan itkilerden biri olduğunu söyleyebiliriz.

‘ŞİDDETİ KÜLTÜRLE DİZGİNLEYEBİLİRİZ’

Şiddetin veya savaşın bu denli yaygın olmasını neye bağlayabiliriz?

İnsan neden şiddete başvurur, neden şiddet uygulamaktan haz alır? Veyahut kötülük nasıl bu kadar sıradan bir hale gelir? Bu tür sorular yüzyıllardır insan zihnini meşgul ediyor. Arkeoloji-antropoloji literatüründe de şiddetin kökeniyle ilgili bir uzlaşı yok. Kabaca iki yaklaşımın ön plana çıktığını söyleyebiliriz. Bir tanesi şiddet olgusunun kültürel olduğunu iddia eder. Bazı toplumlarda şiddetin çok yaygın olduğunu, bazılarında ise çok az görüldüğünü veya hiç görülmediğini, dolayısıyla şiddet olgusunun içine doğduğumuz toplum tarafından belirlendiğini savunur. Gerçekten de geçmişte ve günümüzde şiddete başvurma davranışının hem bireyler hem de toplumlar düzeyinde çok değişken olduğunu biliyoruz. Buna göre, şiddet olgusu insanın doğasından değil, kültürel formasyonundan kaynaklanır. Bu yüzden de her alandaki şiddeti kültür, yani eğitim ile ortadan kaldırabiliriz, yeter ki bu yönde bir irade sergileyelim. Tabii bu biraz romantik ve iyimser bir bakış açısı bana göre.

Tahmin edeceğiniz gibi, diğer iddiaya göre, şiddet insan türünde içgüdüsel birtakım köklere sahip. Şiddete bu denli düşkün olmamızın en temel sebebi, türümüzün 'özünde' yani doğasında olması. Bu yaklaşımı sonuçlarına vardırdığınız zaman, şiddeti meşrulaştırma gibi bir yere ulaşma ihtimaliniz de var. Zaten bu iddiaya yönelik en temel eleştiri de budur genellikle. Basitleştirerek söylersem, nasıl ki üremek ve bunun için çiftleşmek içgüdüselse ve bu çabamızdan dolayı kınanamayacaksak; şiddet de içgüdüsel ve doğal bir davranış. Ve insanların zaman zaman bu içgüdüsel davranışı sergileme ihtimali var.

Ancak burada şunu vurgulamak gerekir: Biz yalnızca "doğal durum"daki canlılar değiliz, hatta belki ondan fazla "kültürel durum"daki canlılarız. Yani nasıl ki üreme içgüdümüzü çoğu zaman kültürel nedenlerle kısıtlıyor veya belli kültürel kodlar biçiminde sergiliyorsak aynı şekilde şiddeti de kültürle dizginleyebilir veya farklı alanlara yöneltebiliriz. Ve işte şiddetin içgüdüsel olduğunu iddia edenlere göre durum aslında böyledir; yani insan türü uygarlaştıkça şiddet de ya azalmış ya da artık daha -tırnak içinde söylüyorum- "makul" ölçülere gelmiştir. Sonuç olarak her iki yaklaşım için de -istediğimiz takdirde- şiddet davranışı azaltılabilir. Tabii bu yalnızca tek tek bireylerin isteğine bağlı bir mesele değil, bireyleri aşan birtakım ilişkiler, kurumlar ve saire söz konusu.

‘KALICI BİR BARIŞ İÇİN PARADİGMANIN DEĞİŞMESİ GEREKİR’

Peki, yakındoğudaki barış süreçlerini arkeolojik olarak nerede görüyoruz?

Açıkçası yine biraz karamsar bir tablo çizmek durumunda kalacağım. Yakındoğu'da savaşın yaşanmadığı, uzun süreli, kalıcı bir barışın egemen olduğu bir dönem neredeyse yok. Belki güçlü liderlerin bölgedeki diğer güçleri yine savaşarak devre dışı bırakmasının ardından gelen, kısa süreli savaşsız dönemlerden bahsedebiliriz. Yani o çok sevdiğimiz argümanın aksine, petrol bulunmadan ya da emperyalist batılılar karışmadan önce de Yakındoğu öyle huzurun hüküm sürdüğü bir yer değildi maalesef. Tabii Yakındoğu bir hayli geniş bir bölge; bugün olduğu gibi, bir köşesinde savaşlar sürerken, bir başka köşesinde normal hayat devam ediyordu geçmişte de.

Buradan yine günümüze gelirsek, mevcut iktidarların ve otoriter yönetimlerin Yakındoğu'ya barış getireceğini düşünmenin safdillik olacağı kanaatindeyim. Zaten bireylerden veya iktidar odaklarından bağımsız olarak, adına ister kapitalizm deyin, ister ulus-devletçilik, ister milliyetçilik, mevcut paradigmanın Yakındoğu'ya bir barış getirme ihtimali olduğunu pek sanmıyorum. Kalıcı ve uzun erimli bir barış ortamı için mevcut paradigmanın değişmesi veya ortadan kalkması gerekir. İçinde bulunduğumuz hâl, ezelden ebede sürecekmiş gibi görünüyor olabilir ya da birileri tarihin sonuna geldiğimizi iddia edebilir. Ancak arkeoloji perspektifinden bakarsak, bireyler gibi toplumlar, devletler, ideolojiler de doğar, büyür ve ölür. Elbette bununla 'kaderimize razı olalım, her şey olacağına varır' gibi sinik bir düşünceyi savunmuyorum. Hem kendimiz hem de çocuklarımız için kalıcı ve sürekli barış ve refah ortamı yaratma çabamızı her zaman sürdürmek zorundayız. Aksini düşünmemiz garip olur.

‘İMZACILARIN BAŞINA GELENLER BEKLENMEDİK DEĞİL’

Siz de “barış” için imza attınız ve işinizden atıldınız. Bunu yanıtlamak belki zor ama içinde bulunduğunuz durumu geçmişle kıyaslama yaparak nasıl okursunuz?

Türkiye’nin, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgesinde, yüz yıldan fazladır devam eden bir sorun var. Başından beri de bu sorunu şiddet uygulayarak çözebileceğini düşünen bir devlet aklı var. Bu aklın karşısında da her dönemde sorunun şiddetle çözülemeyeceğini söyleyenler oldu. Benim de imzacısı olduğum Barış Akademisyenleri Bildirisi, bu düşüncenin, belirli bir zaman kesitindeki ifadesiydi. Geçmişte de barış talebini dile getirenler 'vatan hainliği', 'terörizm destekçiliği' gibi çeşitli ithamlara maruz kaldılar, kovuşturmalara uğradılar. Bu bakımdan beklenmedik bir şey değil imzacıların başına gelenler.

Diğer taraftan, akademi her zaman farklı düşüncelerin odağı olmuştur. Bu yüzden de her zaman statükonun, iktidarın, muhafazakâr düşüncenin hedefindedir. Osmanlı’nın son dönemlerinden, yani modern anlamda üniversitenin kurulduğu ilk zamanlardan beri, iktidarı ele geçiren hemen her odağın ilk işlerinden biri, akademiyi hizaya çekmek olmuştur. Cumhuriyet kurulduğunda Darülfünun hocaları, ‘Cumhuriyet karşıtı’ oldukları, 27 Mayıs darbesinden sonra 147’ler (ki biri de arkeologların iyi tanıdığı Halet Çambel’dir) 'tembel, yeteneksiz ve reform düşmanı' oldukları, 12 Eylül’den sonra 1402’likler ‘sakıncalı’ oldukları gibi gerekçelerle üniversiteden atıldılar. Türkiye’de iktidarınkinden farklı bir söz söyleyenin başına bu tür olayların gelmesi sürpriz değil. İnsanları fikirlerinden dolayı cezalandırınca kaybeden yalnızca o insanlar değil, bütün bir toplum oluyor. Sonunda da elinizde üniversiteleri 'fuhuş yuvası' olmakla itham eden insanlar kalıyor. Benim kişisel olarak üzüntüm bu yöndedir.