İstatistik diyor ki: Dünyanın gidişatı iyi

İsveçli fizikçi Hans Rosling, somut rakamlar ve istatistiksel bilgilerle insanlığın aslında her geçen gün daha iyiye gittiğini savunuyor. Hans Rosling bu görüşünde yalnız da değil. Doğada kötüye odaklanmak hayatta kalma şansını artırıyor. İyimserliğin ise ölümcül sonuçları olabilir. Bu nedenle binlerce yıl süren evrimin alışkanlıklarından kurtulmak kolay değil.

Ayşegül Dikenli Williams

LONDRA – Dünyanın acı ve kötülükle dolu olduğu tartışılmaz. Ama acaba her şeyin daha kötüye gittiği olgusu doğru mu? Yoksa, kötümserlik doğa ananın insanoğluna bahşettiği hayatta kalma reflekslerinden biri mi? İçgüdüsel olarak negatifliğe programlanmış olsak da istatistiksel olarak daha uzun ve sağlıklı yaşıyoruz ve hastalıklardan daha az bebek ölüyor. Köpeğin insanı değil insanın köpeği ısırmasının haber olması ise hayatta kalma içgüdümüzün bir uzantısı olabilir. İyi haber asla tıklanma rekoru kırmayacaktır. Doğanın acımasız kollarında fiziksel olarak zayıf insanın, üç yüz bin yıldır hayatta kalmak için negatifliğe odaklanması tek çaresiydi.

KARA VEBA DA İLAÇ ŞİRKETLERİNİN BİR İŞİ MİYDİ?

Birkaç arkadaş iş çıkışı bir Meksika zincir restoranında oturmuş yemek yiyoruz. Korona virüsü, hayatın kırılganlığı, ölümün hayattaki tek kesinlik olduğu, anın kıymetini bilmek gibi bir kaç kadeh şarap sonrası konuşulacak konuları konuşuyorduk. Virüsün yayılışıyla ilgili komplo teorileriyle dalga geçip, “Acaba 1300’lerde bir kaç yıl içinde 200 milyon insanın ölümüne neden olan ‘Kara Veba’ da mı ilaç şirketlerinin bir işiydi?” diye gülüştük. Bunun üzerine masadaki Francesca, okuduğu bir kitaptan bahsetmeye başladı. İsveçli fizikçi Hans Rosling’in ölümünden sonra, 2018’de yayınlanan kitabı ‘Factualness’; ‘Gerçeklik’ ya da ‘bilgiye ve verilere dayanan gerçeklik’ diye çevrilebilir sanırım.

Kitabın ana fikri, somut rakamlar ve istatistiksel bilgilerle insanlığın aslında her geçen gün daha iyiye gittiğini izah etmesi. Örneğin birçok Amerikalının inandığının aksine ülkelerindeki şiddet suçları son çeyrek yüzyılda azalıyor. Kadınlar daha iyi eğitim görünce daha az sayıda çocuk sahibi oluyor ve bu çocukların hayatta kalma şansı artıyor. Hala ilkokul çağındaki kız çocuklarının okula gitme oranı erkeklerinkinden düşük. Dünya hâlâ berbat bir yer çoğu zaman. Ama bu aranın her geçen gün kapandığı da bir gerçek. Çoğu Amerikalı kendi bireysel yaşamları iyiye gitse de dünyanın kötüye gittiğine inanıyor. Oysa toplum bilimciler tam aksinin daha gerçekçi olduğu görüşünde.
‘İyimserlik Açığı: Ben İyiyim-Diğerleri iyi değil Sendromu ve Amerika’nın Sonu Geliyor Efsanesi’, adlı kitabın yazarı David Whitman, tam aksine, toplumların uzun vadede geliştiğine inanıp kendi bireysel yaşantımıza ise tarafsız yaklaşmamız gerektiği görüşünde.

İÇGÜDÜSEL KÖTÜMSERLİK HAYATTA KALMAMIZI SAĞLADI

Kabul edilmesi, popülerleştirilmesi ne kadar da zor bir fikir değil mi? Ne yani her gün binbir felaketin yaşandığı şu saçma sapan dünyada sahi aslında çoğu şey iyiye mi gidiyor? Şaka yapıyor olmalısın dostum. İnsanoğlu evrimleşmesinin başından beri kötümserliğe ve endişeye programlanmış. Acımasız doğada hayatta kalmamızın tek yolu buydu ve tüm reflekslerimiz buna göre gelişti.

Modern insan yeryüzünde üç yüz bin yıldır dolaşıyor ve yerleşik hayata geçeli sadece birkaç bin yıl oldu. Öncesinde soluk soluğa vahşi doğada hayatta kalma savaşı vermek kısacık ömürlü modern insanın tek amacıydı. Yerleşik hayat geçeli beş dakika oldu diyebiliriz bu orantıyla. İçgüdülerimiz hala yırtıcı hayvanlardan kaçan o avcınınkiyle aynı. Yani iyimser olmak hayatta kalma şansımızı artırmadığı için önümüze bilimsel veriler de verilse es geçmeyi tercih ediyoruz.

O halde bir an için bizi yüzbinlerce yıl hayatta tutan o içgüdülerden uzaklaşalım ve kendimizi istatistiklerin sakinleştirici kollarına bırakalım. Uzun değil, sadece bu yazının sonuna dek dayanalım. Kalp krizi geçirip hayatta kalanların sayısı artıyor. Yani geçtiğimiz yüzyılda ilk kalp krizini geçiren birisinin, ikincisini yaşayıp hayatta kalma olasılığı pek azdı. Hemen hemen diğer tüm hastalıklar için de bu böyle. Tabi annem gibi düşünüp “Eskiden bu kadar kanser yoktu kızım” diyebiliriz. Ya da “Zaten insanlar kanser olacak kadar uzun yaşamıyorlardı anneciğim” diyerek, olumsuz düşünmeye programlanmış annemle tartışadurabiliriz de. Müge Anlı’nın programlarında tam aksi hissedilse de istatistiksel olarak rakamlar o kadar kötümser değil anne.