Elimizdekilerin sahibi miyiz yoksa onlar mı bize sahip?

Zenginliklerimizi, bunlara sahip olma biçiminde göstermeyi sevmemiz olağanüstü bir durumdur. 1899 yılında iktisatçı Thorstein Veblen, gümüş kaşıkların, kalburüstü bir sosyal konumun göstergesi olduğunu gözlemlemişti. Veblen, “Dikkat çekici tüketim” terimini, insanların ait oldukları sosyal tabakayı göstermek için daha ucuz ama işlevsel açıdan eşdeğer olan ürünlere kıyasla daha pahalı olanları satın alma arzusunu tarif etmek için icat etti. Bu durumun nedenlerinden biri, evrimsel biyolojiye dayanıyor.

Bruce Hood *

1859 yılında, Avustralya’daki altın madenlerinden Liverpool’a dönen Royal Charter’da bulunan yaklaşık 450 yolcu, buharlı geminin Galler’in kuzey kıyısında battığı gün boğuldu. Birçok diğer deniz felaketleri arasında bu trajik can kayıplarını dikkate değer kılan şey, gemideki kişilerin çoğunun bel çantalarındaki altın tarafından denizin dibine çekilmesiydi ve eve bu kadar yakın bir yerdeyken, altınlarından vazgeçememişlerdi. İnsan türü, özellikle sahip olmaya (mülkiyete/ç.n.) dair güçlü ve bazen de akıl dışı bir takıntıya sahiptir.

Her yıl birçok araç sahibi, araçlarının çalınmasını engellemeye çalışırken öldürülüyor ya da ağır biçimde yaralanıyor; bu, salim kafayla ancak birkaç kişinin tercih edeceği bir şey. Sanki zihnimizde, bizi sahip olduğumuz şeyler için endişelenmeye ve maddi zenginlik peşinde riskli yaşam seçimleri yapmaya zorlayan bir şeytan varmış gibi. Sanırım ele geçirildik.

ZENGİNLİK: HERKESİN RÜYASI

Şüphesiz, maddiyatçılık ve servet kazanmak, bünyesinde güçlü bir teşvik barındırıyor. Çoğu insan, oyuncu Mae West’e atfedilen bir cümlede hemfikir: “Zenginliği de yoksulluğu da gördüm; inanın, zenginlik daha iyi.” Yine de rahat bir yaşam seviyesine eriştiğimiz ve buna rağmen daha fazlasını elde etmek için uğraşmaya devam ettiğimiz bir nokta var; peki neden?

Zenginliklerimizi, bunlara sahip olma biçiminde göstermeyi sevmemiz olağanüstü bir durumdur. 1899 yılında iktisatçı Thorstein Veblen, gümüş kaşıkların, kalburüstü bir sosyal konumun göstergesi olduğunu gözlemlemişti. Veblen, “Dikkat çekici tüketim” terimini, insanların ait oldukları sosyal tabakayı göstermek için daha ucuz ama işlevsel açıdan eşdeğer olan ürünlere kıyasla daha pahalı olanları satın alma arzusunu tarif etmek için icat etti. Bu durumun nedenlerinden biri, evrimsel biyolojiye dayanıyor.

Çoğu hayvan üremek amacıyla rekabet eder. Fakat, rakiplerle girişilen mücadeleler, beraberinde yaralanma veya ölüm tehlikesini de getirir. Buna koşut bir yaklaşım, ne denli iyi olduğumuzun reklamını yapmaktır; bu durumda hedef, rakiplerimizden ziyade bizimle çiftleşmeyi seçmesi amacıyla ne kadar iyi olduğumuzu karşı cinse göstermektir. Birçok hayvan türü, renkli tüyler ve dikkat çekici boynuzlar gibi özellikler ya da ‘sinyal teorisinin’** göstergeleri haline gelen karmaşık ve özenli kur törenleri gibi gösterişli davranışlar da dahil olmak üzere, potansiyel bir eş olarak uygun olduklarını gösteren nitelikler geliştirmiştir.

DOĞADA İŞLER NASIL YÜRÜYOR?

Bu teori, üreme meselesi söz konusu olduğunda çabanın eşitsiz biçimde bölünmesi yüzünden, neden genelde erkeklerin görünüş ve davranışlarında dişilerden daha renkli olduklarını izah eder. Bu niteliklerin bir bedeli vardır ama buna değiyor olmalı; zira doğal seçilim, kimi faydalar sağlamadıkça bu tür değişimleri zaman içerisinde ortadan kaldırır.

Bu faydalar genetik sağlamlığı içerir. Kıymetli sinyal teorisi, görünüşte değersiz niteliklerin, neden diğer arzu edilen niteliklere dair güvenilir belirteçler olduğunu açıklar. Kıymetli sinyallerin tipik bir örneği, en iyi genlere sahip olduklarını göstermek için ayrıntılı renklerle bezenmiş bir kuyruğa sahip olan erkek tavus kuşudur. Bu kuyruk, 1860 yılında Charles Darwin’in yazdığı üzere gülünç bir uzantıdır: “Tavus kuşunun kuyruğundaki tüylerin görüntüsü beni hasta ediyor.” Darwin’in hastalanmasının sebebi, bu kuyruğun hayatta kalmak üzere gelişim göstermemiş olmasıydı. Çok ağırdır, büyümesi ve korunması için çok fazla enerji sarf edilir; ayrıca Viktorya Dönemi’nin kabarık elbiseleri gibi cüsseli, hantal bir yapıya sahiptir ve hareket verimliliği açısından hiç de aerodinamik değildir. Bununla beraber, tüylerin ağır görüntüsü bazı koşullar altında bir takım olumsuzluklar yaratsa bile, aynı zamanda genetik maharetlerin işaretini verir; çünkü güzel kuyruklarla bağlantılı olan genler, daha sağlam bir bağışıklık sistemiyle de ilişkilidir.

Benzer biçimde, erkek ve dişi cinsiyetten insanlar da biyolojik zindeliği işaret eden bazı fiziksel özellikler geliştirmişlerdir; fakat teknoloji kapasitemiz sayesinde, avantajlarımızı maddi mülkiyet biçiminde de sergileyebiliriz. Aramızda en zengin olanların daha uzun yaşaması, daha fazla çocuk sahibi olması ve hayatın karşımıza çıkarabileceği olumsuzluklarla baş edebilmek için daha hazırlıklı olması, daha büyük bir ihtimaldir. Zenginlik bizi baştan çıkarır. Külüstür bir arabadaki delirmiş sürücülerin, pahalı bir spor arabada onlara kıyasla kornaya basma ihtimali daha yüksektir ve zenginlik göstergesi olan markalı lüks giysiler içerisinde pahalı takılar kullanan kadınların başkalarından daha çok ilgi görme ve erkekleri cezbetme olasılığı daha fazladır.

EŞYALAR, BENLİĞİMİZİN BİR PARÇASI HALİNE GELİYOR

Bir şeylere sahip olmanın üreme potansiyelini artırdığı görülürken, aynı zamanda zenginliğe ilişkin gayet güçlü bir kişisel sebep de mevcut; bu, modern iktisadın babası Adam Smith tarafından 1759’da kayda geçen bir husus : “Zengin insan servetiyle övünür, çünkü doğal olarak tüm dünyanın dikkatini kendisine çektiğini hisseder.” Maddi zenginlik yalnızca daha rahat bir yaşam sağlamıyor, aynı zamanda başkalarının gösterdiği hayranlıktan dolayı memnuniyet de veriyor. Zenginlik insana kendisini iyi hissettiriyor. Lüks alışverişler, beynimizdeki zevk merkezlerini harekete geçiriyor. Şayet pahalı şarap içtiğinizi düşünüyorsanız, yalnızca tadı daha iyi gelmiyor, aynı zamanda ucuz olduğunu düşündüğünüz ama tam olarak aynı olan şarabı içmekle karşılaştırıldığında, beynin zevk deneyimiyle ilişkili değerlendirme sistemi daha fazla hareketlilik gösteriyor.

En önemlisi, sahip olduğumuz şeylerden ibaret olmamız. Smith’ten 100 yıldan uzun bir süre geçtikten sonra, William James, benliğimizin yalnızca bedenlerimiz ve zihinlerimiz değil, maddi mülklerimiz de dahil olmak üzere, sahiplendiğimiz her şeyden oluştuğunu yazdı. Daha sonraları bu fikir, sahiplik duygusu ve maddi varlıklarımızın, erken yaşlardan itibaren bir kimlik ve statü oluşturma aracı olarak kullandığımızı savunan pazarlama gurusu Russell Belk tarafından, 1988 yılında ‘genişletilmiş benlik’ adı altında teorileştirildi. Belki de bu yüzden, “Benim!” sözcüğü küçük çocuklar tarafından kullanılan en yaygın kelimelerden biridir ve kreşlerde ve oyun alanlarında yaşanan anlaşmazlıkların yüzde 80’inden fazlası, oyuncakların mülkiyet hakkı nedeniyle gerçekleşir.

Yaşla (ve avukatlarla) birlikte, mülkiyet anlaşmazlıklarını çözmek için daha karmaşık yollar geliştiririz; yine de kimliğimizin bir uzantısı olarak gördüğümüz mülkümüze olan duygusal bağımız bizimle kalır. Örneğin, davranışsal iktisattaki en güçlü psikolojik olgulardan biri, ilk kez 1991’de Richard Thaler, Daniel Kahneman ve Jack Knetsch tarafından tanımlanan ‘bağışlama’ etkisidir.

Bu etkinin farklı biçimleri mevcuttur; fakat büyük olasılıkla en ilgi çekici olan biçimi, aynı ürünlere (mesela kahve kupaları) ‘sahip oluncaya dek’ eşit oranda değer verdiğimizin gözlemlenmesidir; sahip olduktan sonrasındaysa, ‘mülkün’ sahibi olan kişi, kupasının potansiyel bir alıcının ödemeye istekli olacağı miktardan daha değerli olduğunu düşünmeye başlıyor. Asıl ilginç olan şey, bu etkinin, benliğin diğerleriyle derin bir bağlantıda olduğu düşünceleri teşvik edenlere oranla, daha bağımsız bir öz-yapıyı teşvik eden kültürlerde belirgin olması. İlginç olan bir diğer şey, bu etkinin, benliğin daha birbirine bağlı kavramlarını teşvik edenlerle karşılaştırıldığında, daha bağımsız bir öz-yapıyı teşvik eden kültürlerde daha belirgin olmasıdır. Yine, bu durum, yalnızca sahip olduğumuz şeylerle tanımlandığımız ‘genişletilmiş benlik’ kavramına uygun görünüyor.

PAYLAŞMAYI ÖĞRETMEK DE MÜMKÜN

Normalde, ‘bağış etkisi’ altı ya da yedi yaşına kadar olan çocuklarda görülmez; fakat 2016 yılında meslektaşlarım ve ben, onları, basit bir resim hilesiyle düşünmeye hazırladığımız zaman, daha küçük yaştaki çocuklarda bunu teşvik edebileceğimizi ortaya koyduk. İlginç olan tarafı, ortak mülkiyet eğilimi gösteren ve son avcı-toplayıcı toplumlardan biri olan Tanzanya’daki Hadza kabilesinde bağış etkisinin zayıf olması ve işleyişin ‘paylaşım talebi’ politikasıyla yürütülmesiydi.

Belk ayrıca, benliğimizin en kayda değer göstergeleri olarak gördüğümüz mülklerimizin, aynı zamanda en büyüleyici olduğunu düşündüğümüz nesneler olduğunu da keşfetti. Bunlar, yeri doldurulamaz olan ve çoğunlukla özgünlüklerini tanımlayan kimi soyut özellikler veya niteliklerle ilişkilendirilen, duygusal nesnelerdir. Platon’un ‘biçim’ kavramından kaynaklanan ‘öz’, kimliği bahşeden şeydir. Fiziksel dünyayı bu metafiziksel özellikle iç içe geçirdiğimizden dolayı, ‘özcülük’*** (ing. essentialism) insan psikolojisinde yaygın görülür.

Bu yaklaşım, neden orijinal sanat eserlerine, benzer ya da ayırt edilemeyen kopyalardan daha fazla değer atfettiğimizi de açıklar. Neden Adolf Hitler’in canavarlıklarının ayrıntılarını anlatan bir öz yaşam öyküsünü elde tutmaktan memnuniyet duyarken, işlediği suçlardan bahsetmeyen kişisel yemek kitabını elimizde tutmayı itici buluyoruz? Özcülük, alyansınızı eşsiz hale getiren niteliktir. Her insan kendi özcülüğünü itiraf etmez; fakat bir eşyayla ilgili en hırçın çatışmaların temelinde, kutsal hale gelen ve kimliğimizin bir parçası olan şeyler yatar. Bu nedenle, sahip olduğumuz mülkler kim olduğumuzu yalnızca başkalarına göstermekle kalmaz, aynı zamanda kendi kendimize de kim olduğumuzu ve gittikçe dijitalleşen bir dünyada duyduğumuz özgünlük ihtiyacını hatırlatır.

Bruce Hood, İngiltere’de bulunan Bristol Üniversitesi Deneysel Psikoloji Okulu’nda toplumsal gelişim psikolojisi profesörüdür. (ç.n)

** ‘Sinyalizasyon teorisi’, evrimsel biyoloji içinde, hem türler içinde hem de türler arasında, bireyler arasındaki iletişimi inceleyen teorik bir çalışma alanıdır. (ç.n.)

*** Özcülük (essentialism ya da temel esasçılık), felsefede belli bir türe dahil her varlığın o türe ait niteliklere ya da özelliklere sahip olduğunu iddia eden bir akımdır. Kısaca, özcülük belli bir gruba ait belli özelliklerin grubun tümüne genellenerek, evrensel ve her tür bağlamdan bağımsız olarak var olduğunu savunur. (ç.n.)

**** Yazının aslı Aeon sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)