Sahi, nerede o eski bayramlar?

Bayram günü naylon poşetlerle ziyaret edilirdi evler. Naylon poşet bayram şekerlerini koymak içindi elbette. Kimi ev sahipleri cimri olurdu, şeker tabağını uzatmaz, tek şekeri avucumuza bırakırlardı. En kötüsü ise şekerlerin büyükler ve küçükler için ayrılmış olmasıydı.

Vecdi Erbay  verbay@gazeteduvar.com.tr

DUVAR- Sabah erken uyanmayı hiç sevmedim. Çocukken de öyle. Ama çocukken bir iki bayram sabahı erkenden uyanıp soluğu cami kapısında aldığımı hatırlıyorum. Bayram namazı kılan büyükler, cami kapısında el öpen küçük çocuklara bayram harçlığı verirmiş. Hangi arkadaşımın aklına uymuşsam artık…

Cami kerpiçten, sıradan bir ev gibiydi. Minaresi yoktu. İmam caminin damına çıkıp ezan okurdu. Şimdiki camiler gibi abartılı büyük, upuzun minareli bir yapı değildi ve zaten cemaati de hiçbir zaman kalabalık olmadı. Bunun yerine Mardin taşından yapılan cami de mütevazıydı, belki dönemin ruhuna uygun olarak.

El öpmeler neredeyse akşama kadar sürerdi. Her eve gidilirdi, gidilmemesi ayıptı zaten. Sokakta, bayramlaşmak için evine gitmediğin adam ya da kadın, “Sen bize gelmedin” diye azarlardı.

Çok küçükken naylon poşetlerle ziyaret edilirdi evler. Naylon poşet bayram şekerlerini koymak içindi elbette. Kimi ev sahipleri cimri olurdu, şeker tabağını uzatmaz, tek şekeri avucumuza bırakırlardı. En kötüsü ise şekerlerin büyükler ve küçükler için ayrılmış olmasıydı. Tahmin edilebileceği gibi büyükler için olan şekerler daha kaliteliydi ve biz çocuklara bu şekerlerden ikram etme nezaketinde bulunan ev sahipleri en sevdiklerimiz olurdu.

BİNCAN SİNEMASI’NIN İŞBİLİR SAHİBİ

Bir de sinema keyfimiz olurdu bayram günleri. Bincan Sineması akşama kadar yeni filmler gösterirdi. Sinema binası kerpiçtendi. Koltuklar kahvelerdeki tahta sandalyelerdendi. Yan yana dizilmiş sandalyeler birbirine monte edilmişti, herkes sandalyesini dilediği yere çekip, başkasının film izleme keyfini bozmasın diye. Çünkü o kerpiçten sinema binası amfi biçiminde tasarlanmıştı.

Sinemayı işleten Hemedo (Mehmet Bincan) işinin ehliydi. Çocukları sinemaya çekebilmek için türlü yöntemleri vardı. Mesela yeni bir filmi ilk seansta tek gösterirdi. Sonraki seansta tek film ve bir makara parça olurdu. Bir makara parça şöyleydi: Hemedo şarkıcı filmlerden şarkılı sahneleri keser ve yeniden montajlardı. Arada, “Daha Kral TV yokken klip izlerdik” dediğim bu nedenledir. Sonra bir film ve iki makara parça gelirdi. Makaralardan birinde erotik filmlerden sahneler olurdu. Ve sonunda iki film birden gösterilirdi. Sabredip iki film birden izleyenler olurdu elbette. Ama benim gibi sinema tutkunları çok sabırlı olmazdı. Bir bayram günü, bütün gün ortalıkta görünmeyince bizimkiler endişelenmişler, babam sinemada yakalayınca fena azar işitmiştim.

İlk içkiyi de Hemedo’nun babasının işlettiği, sinemanın bitişiğindeki dükkandan alıp içmiştim. Belki bir gün biri çıkar, Bincan Sineması’nı yazar diye umut ediyorum.

SINIRDAKİ AKRABALAR

Biz çocuklar için sınırdaki bayramlaşma manzarası da eğlenceliydi. Sınırın iki tarafındaki akrabalar sabahtan akşama kadar birbirlerine seslerini duyurmaya çalışırlardı. Aralarında askerler ve dikenli teller olurdu. Biri, yeni doğmuş çocuğunu havaya kaldırıp karşı taraftaki akrabasına gösteriyor. Diğeri, karşı taraftan bir iki kiloluk kaçak çayı buraya fırlatırdı. Sesler, paketlenmiş hediyeler, hasretler birbirine karışırdı. Arada sesini duyurmak ya da elindeki hediye paketini fırlatmak için askerler tarafından belirlenen sınırı aşanlar olurdu. Askerler hemen müdahale eder, kimi zaman ellerindeki silahın dipçiği ile rastgele vururlardı insanlara.

Yaklaşık bir yıldır sınıra duvar çekildi. Karşı taraftan kimseyi görmek mümkün olmuyor. Duvarın ötesinde SDG’nin bayrağı görünüyor ancak. Geçen zamanın neler değiştirdiğine işaret eder gibi.

Dikenli tellere takılan hediye paketleri ise cisimleşmiş bir keder gibi hala gözümün önündedir.

GEÇMİŞTEN BUGÜNE MUHABBET KONULARI

Ne konuşurduk çocukken? Oyunlar, filmler, harçlıklar olmalı. Büyükler ne konuşurdu, şimdi hiç bilmiyorum.

Kapı önünde muazzam bir ayakkabı kalabalığı vardı. Bahçede çocukların şamatası, içeriden muhabbet eden kardeşlerin sesleri geliyordu. Üstümde her gün giydiğim elbiseler vardı ve içimde bayram heyecanından eser yoktu. Kardeşlerimle, annem ve babamla birlikte olmanın huzuru hariç, yine çalıştığım gazeteye yetiştirmeyi düşündüğüm yazılar vardı aklımda.

Annem İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimini soruyor, “İmamoğlu kazanır mı?” diyor. Bütün televizyon kanallarından haberleri izleyen ve yorumlayarak benimle paylaşan babama çıkışıyor arada: “O gazeteci, senden önce telefondan okuyor haberleri.”

Hapisteki komşular, bayram günü ara vermeyen operasyonlar, Rojava’daki gelişmeler, avukatların Öcalan’la görüşmesinin devam edip etmeyeceği sohbetin başlıca konuları.

Çocuklar komşulara bayram kutlamaya gitsin istedim, ellerinde poşetlerle. Hiç bilmedikleri bir şeydi bu ve poşetleri boş geri döndüler.

Bahçede yılan görülmüştü. Yılan, filmlerde gördüğüm vakit bile gözümü kaçırdığım bir hayvan. O kadar korkarım. Ama dededen kalan bu bahçe çocukluk günlerinden o kadar çok hatıra taşıyor ki. Dalından kopardığım yeni dünyalar enfes lezzetli. Nar çiçekleri çok güzel. Asma ağacı koruk tutmaya başlamış bile. Dut ağacı yıllar önce kesilmişti. Çam ağacı neredeyse benimle yaşıt. Kumrular hala çam ağacının sık yaprakları arasında yuva yapıyor. Ve güller. Özellikle beyaz güllerin kokusu baş döndürüyor.

Gidenler gelenler oluyor. “Cejna te piroz be” (Bayramın kutlu olsun) diyoruz. Kimse şekere bakmıyor artık. Çaylar, kahveler içiliyor. Hal hatır sorulduktan sonra siyaset konuşuluyor.

Sahi, eskiden nasıldı bayramlar?