Arnavutluk'tan Urla'ya, 47 yıldır aynı dükkanda...

Babası Arnavutluk'tan göç eden İsmail Hakkı Anacur, 47 yıldır "Rumlardan kalma" dediği küçük dükkanında terziliğe devam ediyor. "Hiçbir dikili ağacımız yokken" dediği durumda geçimini sağlayan, çocuklarını büyüten Anacur, "Bundan sonra benim param olsa ne olacak, gene hepsini çocuklara veririm. Mesela çok param olsa şimdi ne yaparım? Gider bir restoranda yemek yerim, bir şişe rakı içerim. Zaten onu her akşam yapıyorum," diyor.
Fotoğraflar: Adem Erkoçak

Adem Erkoçak  aerkocak@gazeteduvar.com.tr

URLA – İzmir’in Urla ilçesi, özellikle yakın bir zaman kadar İstanbulluların yerleşim konusunda “gözdelerinden” biri olmuş. İlçeye göç oldukça mülk fiyatları, kiralar birkaç kat artmış. Ondan önce de 1992’de kurulan İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’ne gelen öğrenciler nedeniyle barınma en büyük gider olmuş. Bugün asgari şartlarda yaşanabilecek evler bile bin 500 liradan başlıyor Urla’da.

İlçenin kökeninde tarım, en çok tütün yetiştiriciliği varmış. Ancak önce üniversite nedeniyle gelen öğrenciler, sonrasında ilçeye yerleşmek isteyenler nedeniyle çoğunluk bağı, bahçeyi bırakıp iyi-kötü evler inşa etmiş. İlçede üretim büyük oranda durmuş ve herkes kira geliriyle yaşar olmuş. Urla yine sonradan yerleşenlerden biri söyledi, “Etrafına bakarsan Urla’da en çok kasap dükkanı ve berber görürsün. Niye? Çünkü para var insanlarda.”

Durumun özetle böyle olduğu ilçede halen emeğiyle geçinenlerden biri de İsmail Hakkı Anacur. Onu karakteristik dükkanının önünde dikilirken görüyor ve selam verip hikâyesini öğrenmek üzere yanına gidiyorum.

“20 Ağustos 1949 Urla doğumluyum,” diye söze başlıyor Anacur “47 yıldır terziyim.” İsmail Hakkı amcanın 12 yaşından itibaren bütün hayatı terzilikle ve dükkanının da bulunduğu tarihi Malgaca Çarşısı’nda geçmiş: “12 yaşında buraya geldim, ilkokul bittikten sonra. 8 yıl çıraklık, kalfalık dönemi. O zaman merak yoktu, okumadık. Eniştem terziydi, onun yanına girdim. Babam ‘gir’ dedi işte ‘eniştenin yanına, öğren.’ Hep burada, pazar yerinde geçti hayatım. Yani, 2 sene askerliği çıkarırsan 56 senedir bu çarşıdayım.”

“Terziliğe bir hevesin, merakın var mıydı,” diye sorduğumda ise “12 yaşındaki çocuk, ne meraklı olacak,” diye yanıtlıyor.

İsmail Hakkı Anacur’un dükkanı Urla’nın en eski çarşısında bulunuyor. “Bu dükkan Rumlardan kalma. Çevrede yetişen sebzeler filan beygirlerle, eşeklerle köylüler tarafından buraya getirilirmiş. Tabii sorarlarmış ‘mal kaça’ diye, benim bildiğim oradan geliyor ismi. Başka bir şey varsa da bilemem,” diyor İsmail Hakkı amca.

İsmail Hakkı Anacur, “kökenimiz Arnavutluk,” diyor: “Babam Yugoslavya’dan göçmüş. Orada savaş varmış. Babam tarlasını, ekinini bırakmış, kaçmış gelmiş buraya. Babam, iki tane de kardeşi. En büyükleri 17 yaşındaymış. Turist olarak gelmişler. Pasaport süreleri dolunca babamı İzmir limanına götürüyorlar, memlekete yollamak için. Babam Türkçe bilmiyor ama derdini anlatıyor. Ona ’10 yıl Konya Cihanbeyli’de kalacaksın, ondan sonra nereye istiyorsan git’ diyorlar. 10 sene kalıyor orada, sonra hısım, akraba burada diye Urla’ya geliyor. Devletin bize verdiği 25 santimetre toprak yok. Diğer muhacirler gibi değil. İşte amelelikle, işçilikle geçiniyor babam. Ne yapsın, sanat bilmezmiş, çapa yapmayı, ekmeyi bilirmiş,” diye özetliyor hikâyeyi Anacur.

“Bizim zamanımızda kıtlık vardı,” diyen Anacur, “Biz çok fakirlik çektik ama çocukluk yıllarım güzeldi. Meşe oynardık, telden araba yapardık. Televizyon yoktu, bir şey yoktu. Akşam durumu güzel olan sinemaya giderdi. Kahveler doluydu geceleri. Şimdi 10 yaşındaki çocuğun elinde bile internet var. Ne yapacak çarşıya gelip. Şimdi her şey var, israf da var tabii. Ben askerden geldikten sonra bir tane bisiklet aldım, zannettim otobüs aldım!” diye devam ediyor.

Terzi Hakkı, “Benim çıraklığım zamanında Urla’da 25-30 tane terzi vardı. Şimdi bakma, millet hazıra, konfeksiyona döndü. Ne olacak, bir tane pantolon alsan 100 liraya, kredi kartına dört taksit, beş taksit; daha ekonomik. Eskiden iş çoktu ama para kazanamıyorduk. Çırakken bedava çalışıyorduk. Haftasonu alırsak bir, iki lira o kadar. Şimdi kimse bedava çalışmaz,” diyor ve devam ediyor: “Yoktu, yani para yok, pul yok; çalışsan ne olacak! Ben dükkanı açtığımda annem babam başımda. Sonra evlendim. Ondan sonra çocuklarım oldu. Nasıl yetişeceksin, nasıl gezecek, nasıl edeceksin. Ancak geçimini sağlıyorsun.”

1972 yılında açtığı dükkanındaki 47’inci yılı İsmail Hakkı amcanın. 1996’da ise emekli olmuş. “Bakma, esnaflık şimdi çok zor. Hadi ben emekliyim, bir dükkan kiram var, o da az. Ev kira değil, çoluk çocuğum evlenmiş. Ama bugün Urla’da bir terzi dükkanı açsan bu şartlarla yürütemezsin,” diyor Anacur, “Geçindim, çoluk çocuk büyüttüm, emekli oldum. Şimdi keyfi çalışıyorum. Daha ne yapayım. Hiçbir dikili ağacımız yokken!”

Terzilik için “Temiz iş, sabah gelip açıyorsun dükkanı, akşam sıkılınca kapatıyorsun,” diyen Anacur “Ama bir yandan da çok zor bir iş; ama tam öğrenirsen. Öyle paça yapmak, fermuar değiştirmek değil. Elbise dikmek, pantolon dikmek en azından dört, beş seneni alır. Meraklıysan ve işe elin yatkınsa yaparsın. Ondan sonrası kolay gelir,” diyor.

Neredeyse bütün ömrü çarşıda geçen İsmail Hakkı amcaya “Hiç artık bırakayım, biraz da keyfime bakayım” diye düşünüp düşünmediğini soruyorum: “Ya bırakayım da, mesela yarın pazar. Hiçbir işim yok. Gene geleceğim, burada oturacağım. Nereye gidersin? Evim bahçeli. Şeftali, erik ağacı, asma, çilek var ama alışkanlık işte. 12 yaşından beri çarşıda büyümüşüm.”

Hemen ardından eklemeyi de ihmal etmiyor: “Ama gezdim de, o kadar da değil. Kendi çapıma göre biraz yaşadım!”

“Ben aileme, çocuklarıma çok düşkünüm. Bundan sonra benim param olsa ne olacak, gene hepsini çocuklara veririm. Mesela çok param olsa şimdi ne yaparım? Gider bir restoranda yemek yerim, bir şişe rakı içerim. Zaten onu her akşam yapıyorum. Sigara dersen, onu da içiyorum; gezme dersen ona da gidiyorum,” diyen İsmail Hakkı amca “Eskiden 10 kişi geçse 9’unu tanırdım, şimdi 10 kişi geçiyor 1’ini tanıyorum,” dediği çarşıda, 47 yıldır olduğu gibi her gün dükkanında günlerini geçirmeye devam ediyor.

İsmail Hakkı Anacur gibi insanları tanımak hem bir huzur hem de bir iç sıkıntısı yaşatıyor. Huzuru hissettiren, onu ne olursa olsun o dükkanda bulma hali. Sıkıntı ise, onu her gün o dükkana gitmeye mecbur bırakan hayatın düzeni…