Kilisedeyim ama arkamdan gelen ses: Bismillahirrahmanirrahim

İnsanlar var ama sözcükler yok. Ancak bu sessizlik huzurlu bir sessizlik mi? Pek değil. Korkutucu mu? O da tam değil. Oyunun kurallarını koyan çoğunluğun “hassasiyetlerine”, “kırmızı çizgilere” alışılmış. Sınırlar içinde nasıl davranılacağını herkes çok iyi biliyor.

Filiz Gazi  

DUVAR – Kumkapı burası… Meryem Ana Ermeni Kilisesi’nin sokağına girmeden Muhsine Hatun Mahallesi’nden geçiyorsunuz. Öyle böyle değil, her adımda bir duyduğunuz sözcüğün ait olduğu dil ve müzik sesleri değişiyor. Dükkanlar deseniz, misal Amed Shoes’ın karşısında Japonca harfleri andıran bir dükkan yer alıyor. Sağ çaprazda Suriyelilerin lokantası. Sürreal bir çokkültürlülük. Her milletten insan var. Film seti olsa, “Daha az çeşit insan serpin, olmamış” dersiniz. Kilisenin sokağı ise sakin. Göze çarpan ilk şey iki üç ayrı yerde olan güvenlik kameraları. İstanbul’da bütün kiliselerin olduğu sokakların hemen hepsinde olduğu gibi. Detay bilgi değil, bir şey anlatıyor.

İhtişamlı dursun diye bütün ibadethanelerin tavanları yüksek yapılır. Kafanızı kaldırdığınızda küçücük kalırsınız. Kilisenin naos bölümündeyim. Karşımda Hz. İsa. İnanmak ya da inanmamak değil mesele insanın tuhaf, büyüleyici bir öyküsü var. Kilisedeyim ama arkamdan gelen ses: “Bismillahirrahmanirrahim.” İki kadın ve bir kız çocuğu yaklaşıyor. Besmele çeken kadın kenarda bekliyor, diğer kadın mum yakıp, kumun içine yerleştiriyor. Kız çocuğu ise dua ediyor. Sessizce konuşuyoruz. Tanışıyormuşuz gibi…

 

“Burası da Allah’ın evi, bizim camimiz nasıl güzelse bura da öyle güzel.”

“O benim duam. Onlar da Allah’a tapıyor. Burası da Allah’ın evi, bizim camimiz nasıl güzelse bura da öyle güzel. Değişen bir şey yok” diyor besmele çeken kadın. Eskiden Kumkapı’da oturuyormuş. Kardeşinin eşi olan Ermeni gelinlerine misafirliğe geldiğini söylüyor. “Burada sadece Ermeniler ve Türkler vardı. Hâlâ o komşuluğu özlüyorum. Ayrım yoktu. Herkes yaptığı yemekten birbirine yollardı” diyor. Adını yüksek olasılık yanlış duyduğum Yerivanlı Anahit Bahosan Türkiye’de mutlu olduğunu anlatıyor. Kiliseye her fırsatta geliyor. Yanındaki kız çocuğu torunu. Torunu olamayacak kadar genç oysaki.

Kumkapı meydanından yukarı doğru yamaç bir sokağın solunda ise Gedikpaşa Ermeni İncil Kilisesi var. İçerisi kadınlı erkekli kalabalık. Duanın müziğine gitarıyla eşlik eden genç bir kız çocuğu var pastörün hemen sağında.

Çıkışta bir beyefendiyle konuşmak istiyorum. “Bir şey söyleyemeyiz” diyor. Sorum, “İbadetlerini nasıl bir duyguyla yaptıkları?” Misal rahatlar mı? Konuşmaya çalıştığım çoğu kişi gülümsüyor. Bir kişinin yanıtı ise sessizce “Allahuekber” oluyor ve boynununu göstererek yere yatay bir çizgi çekiyor. Korkutucu ama “Evet” diyorum. “Anlıyorum.”

Kilisenin hemen önünde kitap satan Recep Düğün’e “İnsanlar burada rahatlar mı sizce?” dediğimde yanıtı şöyle oluyor: “Rahatsızlık veriliyor da diyemem verilmiyor da diyemem ama iyi görünmüyor.” Başka başka şeyler konuşuyoruz. Daha da doğrusu o anlatıyor. 1971 muhtırası, Şeyh Sait… Hava güneşli, vakit darlığı yok. Dinleniliyor bir şekilde.

Kumkapı’dan sonraki durak Balat. Bir kaç gün önce, Balat Surp Hreşdagabet Ermeni Kilisesi’nin duvarına tehditler yazılmıştı. Şimdi ise kilisenin duvarı boyanmış. Kilisenin içi Arap sabunu kokuyor. İçerdeki görevli ‘konuşamayacağını’ söylüyor. Bugüne kadar böyle bir olay yaşanmamış. “Allah’tan bugüne kadar…” diyor. Çay ikram ediliyor. Günlerden pazar ama gelen giden yok. Kilisenin neyle temizlendiğini konuşuyoruz. Evet, Arap sabunu kullanıyor. “Diğer deterjanlar döşemelere zarar veriyor” diyor. “Yok, yanlış anlamayın. Arap sabununun kokusu güzel” diyorum. Karşılıklı havadan sudan konuşmak için çaba veriyoruz. Erken kalkıyorum haliyle.

İnsanlar var ama sözcükler yok. Ancak bu sessizlik huzurlu bir sessizlik mi? Pek değil. Korkutucu mu? O da tam değil. Oyunun kurallarını koyan çoğunluğun “hassasiyetlerine”, “kırmızı çizgilere” alışılmış. Sınırlar içinde nasıl davranılacağını herkes çok iyi biliyor.

.