Müzisyen, plakçı ve barış imzacısı akademisyen

Erbatur Çavuşoğlu, müzisyen olarak geldiği dünyada ailesinin 'maddi kaygılar konusundaki tavsiyesi' nedeniyle akademisyen oluyor. Müziği bırakmayan Çavuşoğlu, 2000'li yılların efsane grubu Zardanadam'ın kurucularından. Şimdilerde Berlin'de bir plak dükkânı işleten Çavuşoğlu'nun yolu buraya 'Barış Bildirisi'ni imzaladığı için 'zorunluluktan' düşüyor...
Erbatur Çavuşoğlu (Fotoğraflar: Adem Erkoçak)

Adem Erkoçak  aerkocak@gazeteduvar.com.tr

BERLİN – Erbatur Çavuşoğlu ismi hayatıma 2000’li yıllarda girdi. Üniversite öğrencisi olduğum zamanlar Zardanadam grubunun solisti olarak tanımıştım kendisini. O dönem sadece müzikleriyle değil bunu paylaşma biçimleriyle de gönlümü kazanmışlardı. Çünkü hepsi hayatlarını başkaca işlerde kazanıyorlar ve albümlerini parasız dağıtıyorlardı.

Erbatur Çavuşoğlu ismini yıllar sonra “Barış bildirisini imzalayan akademisyenler”in arasında da görecektim. Bu meseleden dolayı artık Berlin’de yaşıyordu. Almanya seyahatim belli olduğunda ilk ona ulaştım ve bir söyleşi yapmak istediğimi yazdım. Ve en nihayetinde onunla Berlin’in turistik bölgesine yakın bir caddede açtığı “Lefter Records” isimli dükkânında buluştuk.

‘TÜRK ENSTRÜMANI ÇALSANA DEYYUS’

20 yıllık bir akademisyenle sohbet edince konuşulan konuların sayısı fazla, içeriği geniş oluyor haliyle. Ama biz yine en baştan alalım:

“1974 yılında Konya’da doğdum. 1980 darbesini hayal meyal hatırlıyorum, 6 yaşındaydım. Ama eğitim hayatım boyunca onun etkisini yaşadım. İlkokulda belki çok anlamıyorsun ama ortaokuldan itibaren son derece milliyetçi, muhafazakâr, dindar bir eğitim kadrosunun elinde olan bir okuldaydım. Orada ağır psikolojik ve fiziki şiddet yaşadım. Bayağı dayak yerdik, ağzımızı burnumuzu kırarlardı.”

O dönem yaşayanlar ya da farklı zamanlarda benzer koşullarda böyle bir “tedrisattan geçenler” bu şiddetin nedenini tahmin edebilirler büyük olasılıkla. Erbatur Çavuşoğlu ise “neden?” sorusunu “Disipline etmek için. İhtilalin, oradaki ideolojinin devamı olarak,” diye yanıtlıyor ve devam ediyor: “Bu disiplin toplumunda müziğe de hoş bakılmıyordu. O zamanlar gitar çalmaya çalışıyordum, sokakta dayak yiyordum. ‘Türk enstrümanı çalsana deyyus’ diye Ülkücüler saldırıyordu. Okulda da müzik öğretmenim ‘Hayır, flüt çalacaksın, Beethoven’in hayatını öğreneceksin’ diyordu. Ben 13 yaşımda gitar çalmaya başladım. Okulda gitar üzerinden müzik derslerinde ilerlemek istedim, olmadı. Hafta sonları konserler verirdim ama müzik dersinden kalırdım!”

Erbatur Çavuşoğlu’nun ilk müzik grubu…

‘GİTAR ÇALMAYI SOKAKTA ÖĞRENDİM, NOTA FİLAN HÂLÂ BİLMİYORUM’

Erbatur Çavuşoğlu’nun başına bu “belaları” saran öz abisi olmuş! “Benden 8 yaş büyük bir abim var, o iyi bir müzik dinleyicisiydi. Hep müzisyen olmak istemiş ama onun büyüdüğü dönemde bu daha da marjinal bir aktivite olduğu için aile de sıcak bakmamış. O deli gibi Beatles filan dinlerdi. Ben de abi hayranlığıyla küçük küçük onun dinlediklerinden etkilenirdim,” diyen Çavuşoğlu şöyle sürdürüyor:

“Ben daha İngilizce bilmeden bütün Beatles şarkılarını söylüyordum, tabii çok komik bir aksanla… Abim üniversiteyi kazandığında, yani 10 yaşında filan, bir kaset doldurup, abime yollamışım. Beatles şarkılarını filan söylüyorum. O dönem, Didim’de sokakta gitar çalan biri vardı, Oğuz abi. Abim ona ‘Ben hep gitar çalmak istedim ama imkan olmadı. Bir kardeşim var, müziği çok seviyor. Ona gitar öğretir misin’ diye soruyor. Tatile gittiğimizde uzaktan dinlerdim, çok iyi bir müzisyendi. Oğuz abi güzel adam, hoş adam ama bir eğitmen değil, oturup şarabını içen, gitar çalan biri sokakta. Çok istemese de abimi kıramamış yine de ve sormuş: ‘Gitarı var mı?’ Abim ‘yok’ demiş. ‘E gitar olmadan olmaz’ demiş o da.

Ertesi yaz elimde gitar dikildim Oğuz abinin karşısına, ‘Oğuz abi merhaba, ben Cihan’ın kardeşiyim. Abim söyledi, bana gitar öğretebilir misin?’ İlk başta tedirgin olsa da sonradan sevdi beni. O yaz herkes denize filan girerken Oğuz abi bana birkaç bir şey gösterdi ve ben o 2 ay çok da nota filan bilmeden, kulaktan duyarak bayağı bir ilerlettim. Sonra tekrar Konya’ya döndük, bir sene öyle geçti. Ertesi yaz ben Oğuz abinin bütün bestelerini çalabiliyordum. Hatta ilk onun karşısında bunları çaldığımda oturup ağladı. Sonra hiç dostluğumuz kesilmedi, hep beraber çaldık Oğuz abiyle. Hatta Didim Kings diye, Gipsy Kings özentisi 8-10 gitar beraber çaldığımız bir grubumuz olmuştu. Çok keyifliydi. Yani ben sokakta öğrendim gitar çalmayı, nota filan hâlâ bilmiyorum açıkçası. Başka da bir müzik eğitimim olmadı.”

Tezekli Serzeniş grubu…

KONYA’DA BİR ROCK GRUBU DOĞUYOR: TEZEKLİ SERZENİŞ

Burada tüm bunların öncesine kısa bir dönüş yapalım. Çünkü Erbatur Çavuşoğlu her ne kadar abisinin evdeki müzik arşivinden etkilense de onu gitar çalma isteğiyle yanıp tutuşturan büyük olay, hayatında ilk kez canlı bir konsere gitmesi ve Cem Karaca’yı dinlemesi olmuş: “Gitar macerasından önce, galiba 1985 yılıydı, Cem Karaca’nın Türkiye’ye dönmesinin ardından verdiği ilk konserlerden birine gittik, Kuşadası’nda cep sineması gibi bir yerde. Arkadaşım Tolga’yla birlikte gittik ve şoka girdik tabii. İlk kez gördüğümüz bir şeydi, çok etkilendik. Tolga davulla büyülenmişti, ‘ben davulcu olacağım’ dedi, ‘ben de gitarcı’ olacağım dedim. Hakikaten de yıllar sonra ilk grubumuzda Tolga davul çalıyordu, ben de gitar.”

“Konya’da kolay değildi. Kafamızı gözümüzü kırıyorlardı, uzun saçlı olmak ayrı, küpeli olmak ayrı, gitar taşımak ayrı,” diye devam ediyor Çavuşoğlu, “Ama buna rağmen Konya’da küçük bir hayran kitlesi olan bir grup haline gelmiştik. Grubumuzun adı Tezekli Serzeniş’ti. Hatta bir gün kapalı spor salonunda bin kişilik filan bir konser verdik. Biletleri de plak şeklinde bastırmıştık. Hâlâ bir tanesini saklarım.”

Konser bileti, yıl 1993.

Ancak hızlı başlayan müzik hayatı profesyonel bir şekilde sürmemiş: “Müziğe tutkum vardı. Hatta aileme rica etmiştim konservatuvar okumak için. Müziğe olan ilgimi destekleseler de benim iyiliğimi düşündükleri için ‘Oğlum Türkiye’de aç kalırsın, sonra da sanatını satmak zorunda kalınca ondan nefret edersin. Düzgün bir işin olsun, para kazan. Boş vakitlerinde de müzik yaparsın’ gibi bir şey söylediler. Açıkçası o formülü gerçekleştirmiş oldum. Başka bir işin varken müziğe çok az vakit ayırabiliyorsun ama hiçbir zaman da para kazanmak için müzik yapmak zorunda olmadığımdan hep istediğim müziği yaptım. Zardanadam’la albümlerimizi bilabedel dağıttık.”

”ABİ GRUBUN İSMİ ZARDANADAM OLDU’, ‘HADİ LAN, O NE DEMEK!”

O bedelsiz dağıtılan albümler bende de mevcut. Sosyal medyanın filan olmadığı bir dönemde gruba e-postayla isteğimizi belirtiyor, adresimizi yazıyorduk ve postadan Zardanadam albümü geliyordu. Sadece bu yolla değil, konserlerinde de albümlerini dağıtırlardı. Ya da konser için davet edildikleri üniversitede kaldıkları öğrenci yurdunda yatakların altına sıkıştırarak küçük sürprizler hazırlarlardı. Velhasıl, Zardanadam kendine has bir gruptu.

Hikâyesini ilk ağızdan dinleyelim: “Biz Konya’da grubu kurduk ama ben o ekipten bir yaş büyük olduğum için üniversite nedeniyle İstanbul’a geldim. Onlar da ertesi yıl hepsi birden İstanbul tercihini yaptılar. Sonra hepimiz Beşiktaş’ta beraber yaşamaya devam ettik. Ama müziğe ara verdik, arada bir araya gelip gitar filan çalıyorduk o kadar. Okullar bitti, hayata atıldık, kimimiz evlendi. Bir gün Beşiktaş’ta oturup bira içerken ‘Ya hayatlarımız bombok, işe gidiyoruz, dönüyoruz, televizyonun karşısında geçmiş, mantar gibi bir şeyler seyrediyoruz. Müzik yapsak ya?’ diye konuştuk. Tolga dedi, o zaman ben bu kez gitar çalayım. O zaman ben de gitar çalmayım, sadece şarkı söyleyim, dedim. Tolga sevdiği bir arkadaşını davul için önerdi. Ben de sevdiğim bir arkadaşımı bas gitar için düşündüm. Hazır çalan birisindense çalmayı bilmeyen, zamanla bizimle öğrenecek ama sevdiğimiz birisi olsun istedik.

Aslında bu geç yaş için çok amatörce düşünülmüş bir şeydi. Bir süre kendimiz eğlendik, sonra bir, iki şarkı kaydettik. Bir yarışma içindi ama tam hatırlamıyorum. Hatta başvuru formuna da bir isim yazmak gerekiyormuş, Zardanadam yazmışlar. Akşam iş çıkışı yine prova yaptığımız yere geldik, orada dediler ‘abi grubun ismi Zardanadam oldu.’ ‘Hadi lan’ dedim ‘o ne demek!’ ‘Son anda form doldurduk, bir isim koymak zorundaydık’ dediler, ‘neyse, hayırlı olsun’ dedim.”

Zardanadam

KENDİ ALBÜMLERİNİ ‘KORSAN’ OLARAK DAĞITTILAR!

Zardanadam isminin kitlelerce duyulmasını sağlayansa muhtemelen katıldıkları radyo programı olmuş: “Sonra biz Güven Erkin Erkal’ın radyo programına katıldık. Kaydettiğimiz bu parçalar orada da çaldı. Güven Erkin Erkal ‘Bu müziği seven, isteyen olursa size nasıl ulaşacak’ diye sordu. Biz de hiç düşünmemiş, ‘isteyen olursa mail atsın, ben yollarım’ dedim. Eve döndük, mailleri kontrol edeyim dedim. Baktım mail kutum dolmuş, bir sürü mail gelmiş ‘biz de istiyoruz’ diye. Programda ‘göndeririz’ dedim ama üç beş kişi anca yazar diye tahmin ediyordum, 100 küsur kişi yazmıştı.

Sonra bir tane çift kapaklı CD yazıcı aldık ve başladık kopyaları üretmeye. Birimiz CD basıyor, birimiz kapaklarını katlıyor. Ev imalatına geçtik. Bu CD’leri gittiğimiz yerlerde dağıtıyoruz, konserlerde dağıtıyoruz, onların dışında mesela bizi üniversitede konsere çağırmışlar, orada kaldığımız yurt odalarına dağıttık, bulanlara sürpriz olsun istedik, o şekilde yürüdü gitti CD dağıtım işi. O dönemde Türkiye’de rock müzik de Talep edilen bir şeydi.

Ama buna rağmen müzik grupları çok para kazanmıyordu albümden çünkü gelen paranın neredeyse hepsi şirketlere gidiyordu, zaten albüm şirketleri bütün payı alıyordu. Onun için de biz piyasadaki herhangi bir şirketle çalışmadık. Hatta bu eşitsiz şartlardaki sözleşmeler konusunda müzisyenlerin örgütlenmesi için epey uğraştım ama kimse ilgilenmedi açıkçası…”

Zardanadam’ın sadece tek bir albümü parayla satıldı, o da kısa bir dönem. Çünkü albümleri bedava dağıtılınca “sektörde isimleri” duyulmuyordu. Klipleri gösterilmiyor, radyolarda fazla yer bulamıyorlardı. Onlar da yapımcı bir arkadaş şirketiyle anlaşıp çöpte buldukları bandrollerle raflarda yer alan bir albüm yayınladılar: Dibini Gör. 2 ay içinde de bunları piyasadan toplayıp yeniden ücretsiz dağıtmaya devam ettiler. Grubun tüm albümlerini dinleyip, indirebileceğiniz siteleri halen yayında: http://z-donusu.zardanadam.com/ Tabii artık “hard-copy” gönderemiyorlar!

Zardanadam pulu…

‘AKDENİZ TURU YAPACAKTIK, 15 TEMMUZ OLDU, YURT DIŞI YASAĞI GELDİ’

Erbatur Çavuşoğlu, Mimar Sinan güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim görevlisiydi. “Son dönemlerimde zaten çok bıkmış ve sıkılmıştım. Hatta bir yıl daha dayansam profesör de olacaktım ama yaptığım şeyin bir işe yaramadığını hissetmeye başladım. İstanbul’da yaşıyorsun, İstanbul’un hali ortada. Şöyle olsun, böyle olsun diye ahkam kesiyorsun, kimse dinlemiyor. Güneydoğu’da şehirleri bombalayıp, buldozerle üzerinden geçip üzerine TOKİ yapıyorlar filan. Yıllardır uğraştığım mahallelerin hepsi yıkıldı, Tarlabaşı’ndan Sulukule’ye kadar. Hem başarısız hem de yenilmiş hissettim kendimi. Anlamsızdı yani buraya koyduğum emek. ‘Başka bir şey yapayım’ diye bir duygu vardı,” diye anlatıyor son dönemlerindeki ruh halini.

O dönem oğlu dünyaya gelir: Levin Lefter: “Şimdi 3.5 yaşında. Ben iyi bir Fenerbahçeliyim, o da abimden geliyor. Türkiye’deki son 5 yılımda Heybeliada’da yaşadım. Lefter de Büyükada’da yaşıyordu, son dönemleriydi. Benim için hep bir kahramandı. Bir yandan da hem Türk milliyetçilerinin hem de Yunan milliyetçilerinin sevmediği bir barış figürü benim için. Aynı zamanda ahlaklı bir futbolcu. İsmi de hoşuma gidiyordu ve oğlumuza ikinci bir isim olarak verdik Lefter ismini. Dükkânı açarken başta oğlumun ismi olması ve ‘left’ yani sola bir çağrışım yapması nedeniyle bu ismi koyduk.”

‘OHAL BİR, İKİ HAFTAYA BİTER HERHALDE’

Fakat planları Berlin’e yerleşmek ve bir plak dükkânı açmak değilmiş ilk başta: “O sıra dedik, ‘Hadi biraz Dünya’yı gezelim.’ Bir Akdeniz turu yapalım istedik; arabayla İstanbul’dan çıkıp Selanik, Atina, Napoli, Marsilya oradan Lisbon’a kadar. Bir yıl sürecek bir gezi olacaktı. Ama 15 Temmuz olunca akademisyenlere yurt dışına çıkış yasağı konuldu ve bizim planımız patladı. Plan iptal oldu ama biz sadece ilk ayağı olan Yunanistan’da bir rezervazyon yaptırmıştık, eşime ‘En azından siz gidin, bu darbe filan durumu da bir-iki haftaya biter herhalde, OHAL’i kaldırırlar, ben de yanınıza gelirim’ dedim. Onların tatili bitti ve eşim sordu: ‘Ne yapalım?’ ‘Burası pek dönülecek durumda değil, OHAL’in biteceği de yok, siz ya orada kalın ya da başka bir yere gidin, ben de ne zaman çıkabilirsem yanınıza gelirim’ dedim.”

“Bu arada, sadece ben değil eşim de Barış Bildirisi imzacılarından, tam da onların aradığı profil: Alman, ajan, bilmem ne…” diyen Çavuşoğlu, “O dönem bir-iki arkadaşımız gözaltına alınmıştı. O yüzden hiç risk almak istemedik çünkü eşim bebeğimizi emziriyordu daha. O yüzden onlar Berlin’e geldiler. Ben de bir araştırma bursu aldım burada. O sayede geldim,” diye devam ediyor.

Lefter Records’ta dünyanın her ülkesinden plaklar bulunuyor…

‘İSTİFA EDERSEN ‘FETÖ’CÜ SANABİLİRLER’ DEDİLER’

Tabii bu süreç o kadar pürüzsüz olmamış: “Yurt dışına çıkış yasağı kalkmamıştı. Ben önce doğum izni istedim, ‘OHAL’de yasak’ dediler. ‘Ücretsiz izin alayım’ dedim, ‘maaş istemiyorum’, ‘o da yasak’ dediler. ‘O zaman istifa ediyorum’ dedim. O yasak değildi ama rektör ‘Bunu yaparsan FETÖ’cü zannederler, kaçmaya çalıştığını düşünüp direkt hapse atabilirler’ dedi. Peki, ne yapacağım? ‘Oradan güçlü bir davet alırsan, ‘bu araştırmacıya bizim ihtiyacımız var’ gibi, ben inisiyatif kullanırım’ dedi. Hiç kimsenin çıkamadığı bir dönemde böylece çıkmış oldum. Tabii çıkmadan bir kontrat imzaladım. Türkiye’ye dönüşte bursu aldığım sürenin 2 katı kadar çalışmak ya da dönmezsem bunun maddi cezası. 9 aylık bir burstu ve ben tabii ki dönmedim. Yaklaşık 40 bin euro gibi bir parayı ödemekle uğraşıyorum. Ödemezsem Türkiye’de 2 arkadaşım bana kefil olmuştu, onlar zor durumda kalacak. ‘Özgürlüğün bedeli’ diyorum, herkes bir bedel ödüyor. Çok ağır bedeller ödeyenler var, ailesinden bir yıl ayrı kalan, buradayken pasaportu iptal edilen ya da ailesinin bir kısmı buradayken orada pasaportu iptal edilen gemi ile gelen akademisyenler tanıyorum. Onun için ben fazla bir bedel ödemedim. Çok kendimi mağdur göstermek istemem, bir sürü insan için büyük bir yıkım oldu. Memleket için de öyle, akademi için de. Büyük bir sansür var, kimse yazıp çizemiyor dava dava açılır diye, insanlar konuşamıyor.”

“20 sene akademisyenlik yaptım, 20 yılda 20 tane soruşturma geçirdim, çoğu asılsız uydurma suçlar. Dışarıdan çok güzel görünüyor ama orası da kocaman kaynayan bir kazan. Türkiye’de zor ve yorucu zamanlar geçirmiştim, bu dükkân ve müzikle uğraşmak iyi geldi,” diyen Erbatur Çavuşoğlu, “Arkadaşlarım, ailem hepsi orada. Gitmemenin başka bedelleri oluyor. Bir de bütün bunlar ağırıma da gidiyor, bir şey yapmadım ki ben memleketime niye gidemeyim? Sevdiğim bir şehir olsa da mecburiyetten burada olmak ya da dönememek bakışını değiştiriyor,” diyor.

Lefter Recods’un duvarlarında şehir paftaları…

BERLİN’DEKİ TÜRKİYELİ AKADEMİSYEN ‘REKABETİ’

Benzer nedenlerle son yıllarda Berlin’e çok sayıda akademisyen yerleşmiş. Çavuşoğlu, “2 yıldır burada yaşıyorum, 400’ün üzerinde akademisyen var sadece Berlin’de,” diyor ve devam ediyor: “Tabii iş imkanları kısıtlı. Mesela 100 burs var ama 400 kişi başvuruyor 300’ü dışarıda kalıyor, dolayısıyla bir rekabet var. Mesela birkaç kişi bu durum için ‘Almanlar bizi sevmiyor, hakir görüyor, burs vermiyor’ gibi şeyler söyledi. ‘Ya arkadaşlar, 100 küsur tanemiz burs kazandı. Siz Türkiye’deyken mesela kaç tane Suriyeli akademisyenle tanıştınız’ diyorum, ‘Suriye’den gelen akademisyen mi vardı Türkiye’de’ diyorlar. Biraz böyle bakmak lazım meseleye, hep kendine yontmak istersen başka.”

“Ya da konuşuyoruz bazı arkadaşlarla,” diye başka bir durumu anlatıyor Çavuşoğlu: “İşte diyor ki ‘ayranı özlüyorum’. ‘Ayran her yerde satılıyor, alıp iç’ diyorsun. Sonra mevzuyu biraz deşince anlıyorsun ki orta sınıf konformizmini kaybetmiş. Diyor ki ‘eve hizmetçi bulamıyoruz’. Evini kendin temizle! Yani orta sınıf akademisyen bir insansın. Üstelik solcusun, emek üzerine kitap yazıyorsun sonra. Ama evinde hizmetçi var! Yani burada bir tuhaflık yok mu? Burada hizmetçi bulamazsın çünkü çok ayıp karşılanan bir şey bu. Veya kredi kartı kullanmak, o da çok ayıplanıyor. Kredi kartıyla ödeme yapmak ‘snobluk’ gibi algılanıyor. Zenginliğini göstermek burada ayıp, kılık kıyafetinle ya da başka bir şekilde bunu dışa vurmazsın. Yani hemen hemen herkesin belli bir ortalamada giyimi vardır.”

Bu noktada, akademisyenlerin kurduğu Off University’i de hatırlatalım ki her şeyin sadece rekabetten ibaret olmadığı bilinsin: “Off-University, başta Türkiye olmak üzere dünyanın her yerinden anti-demokratik rejimlerce işine son verilen, istifaya zorlanan, beyan ve araştırmalarından dolayı hukukî ve siyasî takibata uğrayan veyahut hapsedilen biliminsanları ve bu duruma itiraz edip destek vermek isteyen diğer eleştirel araştırmacılar için yeni ve özgür eğitim – araştırma imkânları sunmak üzere kurulmuştur.”*

Erbatur Çavuşoğlu’nun Berlin’deki grubu Zampano’dan arkadaşının bir eseri. Kartona çizildiğini belirtelim…

LEFTER RECORDS…

Müziğin içinde olan bir insanın plak satması kulağa garip gelmeyebilir. Ama 20 yıl devlet memurluğu yapan biri buna nasıl adapte oldu? “Az evvel anlattığım gezi planının içinde şu da vardı: seveceğimiz bir yer bulup orada ikimizden birine bir iş bulabilirsek, eşime ya da bana, oraya yerleşmek. Zaten o durumda akademisyenlik gibi bir şey düşünmedim hiç, müzikle ilgili bir şey yapmak vardı aklımda, o tip şeylere bakacaktım. Hatta plak dükkânı da o alternatiflerden biriydi,” diye yanıtlıyor Çavuşoğlu.

Berlin’deki ilk yılında hem bürokratik hem sosyal hem de entegrasyon işleriyle uğraşırken, online olarak plak satmayı denemiş Çavuşoğlu: “Ufak ufak online  plak ticareti yapmaya başlamıştım. Bir de Türkiye’deki emeklilik fonunda biriken paramı da plağa yatırdım. Bu da altın gibi bir şey, ben de oğluma bunu bakacağım, belki para veremeyeceğim ama ‘al, ister bunları dinle, istersen sat’ diyebilirim. Çünkü değerini kaybetmeyecek bir şey. Biraz da böyle düşündüm.”

Çavuşoğlu, Zampano’yla konserler veriyor…

Erbatur Çavuşoğlu’nun bir müzik grubu da burada var: Zampano. Henüz ortada dükkân yokken kurulan ve Zardanadam benzeri grup üyelerinin farklı işlerde çalıştıkları bir grup. “Gruptakilerin birisi boyacı, birisi mobilyacı, birisi de sanatçı. Bu tabloları, rafları filan onlarla yaptık,” diyen Çavuşoğlu, “Bir yandan da kendimi kültür elçisi gibi de hissediyorum. Türkçe plaklar için bir oda ayırdım. İnsanlar gelip bakıyor ve ‘Aa, Türkiye’de Punk müzik mi varmış?’ diyebiliyorlar. Burada, Türkiyeli göçmen denilince akla gelen resmi kırıyorum biraz da,” diye anlatıyor.

Aslında çok daha fazlasını konuştuğumuz bir gün oldu. Ancak bunları hem yazması hem de okuması daha fazla vakit almasın. Umarım KHK’lı bir sürgün olarak zorunlu yerleşkeniz değil, her zaman gezmek için gittiğiniz bir yer olur Berlin…

* Off University hakkında bilgi için: https://www.off-university.com/tr-TR