Hayatı yenilen kazıkların ve biriken güzelliklerin toplamı

Küçük, sevimli, kendi halinde bir kafe işleten Mustafa Kemal Ayraç, bu noktaya büyük şeyler yaşayıp gelmiş. Ona en büyük kazığı en yakındaki kişi atmış.
Fotoğraflar: Adem Erkoçak

Adem Erkoçak  aerkocak@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – İzmir’e ilk kez gitmiştim. Şehir merkezinde çay içebileceğim bir yer arıyordum; iki bardak çaya yarım kilo çay parası ödemeyeceğiniz ya da çay görünümlü zehir içmeyeceğiniz bir yer.

Tesadüfen girdiğim bir sokakta önünde emekli amcaların oturduğu bir kafe gördüm. Amcaların görüntüsüyle kafenin renkli hali garip bir tezat ve aynı zamanda güzel bir sempati yaratmıştı. Emeklinin parası az olduğundan kıymetlidir, pahalı yere oturmaz; yaşı gereği huysuzluk, aksilik de vardır, önüne kolay kolay bayat çay koyamazsınız. Bu güvenle ben de kafeye yöneldim.

BEYAZ YAKA MI, KHK İLE İHRAÇ MI?

Henüz tanımadığım kafe sahibinin servis yapma biçimini görünce yıllardır bu işi yapmadığını anladım ve sordum: “Acaba işinden istifa eden bir beyaz yakalı mısınız, yoksa KHK ile işinden ihraç edilmiş biri misiniz?” diye sordum.

Çay taze ve leziz 2 lira; ev yapımı tatlılar ise 8 lira…

“Hayır, aslında tekstilciyim,” yanıtını aldım. Tekstilci ama küçük bir işletme değil, ciddi miktarlarda ve yurt dışına üretim yapan büyük tekstilcilerden. Mustafa Kemal Bey’in tekstilci olmasının nedeni ise ordu mensubu babasının emekli ikramiyesini kaptırmasıyla olmuş.

Mustafa Kemal Ayraç, 1970 yılında Bursa’da doğmuş. “Babam emekli olana kadar orada yaşadık. Babam ordu mensubu olduğu için çok güzel bir çocukluk geçirdik. Okul kapanınca kampa giderdik, okul açılır biz hâlâ oradayız. Sonra babam emekli ikramiyesini kaptırdı. Emekli olduğunda ben 9 yaşındaydım,” diye başlıyor söze Mustafa Kemal Ayraç.

‘BABAM NE YAŞADIYSA BEN DE ONLARI YAŞIYORUM’

“Amcamın bizi tanıştırdığı ve sonradan çok yakın aile dostumuz olan biriyle iş yaptılar. Yarım bir bina aldılar. Onu tamamlayıp satacak ve o şekilde gideceklerdi. Binayı almışlar fakat ortağı babamdan habersiz orayı satmış.” Böyle olunca emeklilik ikramiyesini o inşaata yatıran babanın birikimleri gitmiş. “Babam ne yaşadıysa ben de onları yaşıyorum,” diyor Mustafa Kemal Bey, babasının da kendi abisi, yani amcası dolayısıyla parasını kaptırdığını hatırlatarak. Mustafa Kemal Ayraç da en büyük kazığı öz abisinden yemiş. Fakat önce babasının yediği kazıkları bir tamamlayalım:

“Sonra Menemen’e taşındık. Orada babam, dayım ve rahmetli dedemle beraber hayvancılığa başladı. Ne yapmaya kalktıysa bir darbe yedi, o iş de olmadı. Sonra Karşıyaka’ya taşındık. 82’de yine bir akraba ile tekstil işine girdiler. 85’e kadar işler çok güzel gitti. Haftada 20 bin parça mal gönderiliyordu yurt dışına, 26 tane fason atölye vardı. 85’te mallar gitti, birikti ve 535 bin Mark (o zamanki Alman para birimi) alacak gelmedi. Öyle olunca kumaşçısından çalışanına babam paraları ödeyemeyince haciz geldi. Bir kazık da oradan geldi.”

‘KONSERVATUVARA GİTMEYİ ÇOK İSTEDİM’ 

Her ne kadar darbe alsalar da tekstil işindeki maddi potansiyeli gördüklerinden sanırım, Mustafa Kemal Bey’in babası bir ay 5-6 makine kiralayıp tekrar işe koyulmuş. “Ben o zamanlar 15, abim de 18 yaşındaydı. Biz de yazları orada çalışmaya başladık. Bizim de bir yerden başlamamız gerekiyordu, babam sonuçta bizim için yapıyordu bunca şeyi,” diyen Ayraç şöyle devam ediyor:

“İşin en altından başladım; işte yer süpür, tuvalet temizle, iplik temizle. Sonra yavaş yavaş başka işler yapmaya başladım. Hatta sene sonunda konservatuvara gitmeyi çok istedim, müziği çok seviyorum ama olmadı. Çünkü babama yardım etmek gerekiyordu. Ama abim istediğini yaptı; 9 Eylül’de Güzel Sanatlar Tekstil Tasarım bölümüne girdi. Ben bir, iki defa sınava girdim ama olmadı. Lise bittikten sonra sürekli işe gidip gelmeye başladım.

Kafeye dostlardan gelen bir hediye…

BU KAN KAYBEDİP HAYATTA KALABİLEN AZ SAYIDAKİ İNSANDAN BİRİ…

“Babamın durumundan dolayı bir silah merakı hep vardı bende. Küçük yaşlardan itibaren ilgilenir, temizliğini yapar, parçalarını söküp takardım. 19 yaşındayken yine bir temizleme sırasında silah ateşlendi ve kurşun karnımdan girip sırtımdan çıktı. Yaklaşık 3 buçuk litre kan kaybettim. Doktorların dediğine göre bu kadar kan kaybedip hayatta kalabilen az sayıdaki insandan biri olmuşum.

“Ameliyat yaklaşık 9 saat sürmüş. Bir talihsizlik de orada yaşadım. Koluma verdikleri serumu damar dışına sızdırmışlar. O ara bir de neredeyse kolumu kaybediyormuşum.

“O zamanlar tekstilin en cafcaflı zamanlarıydı. Biz büyük firmalar için fason üretim yapıyorduk. Sümerbank’ın ihalelerini alıyorduk, önlük gibi şeyler üretiyorduk. Sonra babam 60 yaşına geldiğinde işi bıraktı. Abim evlenmişti, ben de nişanlanıp askere gittim.”

Mustafa Kemal Bey, askerden dönüdükten en azından büyük bir talihsizlik yaşamamış. Ta ki birkaç yıl evveline kadar…

TRİLYONLARCA LİRALIK VURGUN

“2011’de abim, yengem, ben ve bir kişi daha anonim şirket kurduk. Tabii yeniden başlayan bir süreç olduğundan işi oturtmak 3 yıl sürdü. Belli bir seviyeye getirdik. Öyle ki, battı gibi gösterildiğinde 300-350 bin Euro’luk siparişimiz vardı. Boyner, Beymen, Altınyıldız, Network gibi markalara mal üretiyorduk,” diyen Mustafa Kemal Bey sonradan öğreniyor ki kendisi hariç diğer ortaklar, bir başka şirket ve mali müşavir aracılığıyla büyük bir tezgâh kurmuşlar.

1 milyon 250 bin lira değerindeki çekleri bir takım usulsüzlüklerle 300 bin liraya almışlar ve piyasaya bu çekleri vererek iş yapmışlar. Zamanla çekler dönünce de şirketi iflas etti olarak gösterip çok önceden beri düşündükleri başka mekanda yeni bir iş kurmuşlar. Ayrıntısı çok bu süreci Mustafa Kemal Ayraç her şeyin sonunda öğrenmiş:

Abimlerin içinde olduğu asıl büyük oluşumun piyasaya trilyonlarca lira taktıklarını öğrendim. Bunun bir kısmı fasonculara, bir kısmı bankalara, geri kalanı da kumaşçılara. Ve her şey babalarının üzerine, kendilerini üzerine bir çöp bile yok; ama babalarının işle hiçbir alakası yok. O yüzden kimse alacağını alamıyor.”

‘BENİ UYARDILAR AMA ABİME KONDURAMADIM’

Bu tip çek oyunları ve iflas numaralarının yapılacağından habersiz Mustafa Kemal Bey, bu olaydan kısa bir süre önce kredi ile ev almış. “Bari,” diyor “bunun için uyarsalardı da kredi borcuna girmeseydim. Madem bu işleri yapacaklardı ve beni dışında tutacaklardı, deselerdi ki ‘biz seninle çalışmak istemiyoruz, al sana biraz da para’ başım bu kadar ağrımazdı. En azından o evi almazdım.”

Mustafa Kemal Bey, “Zamanında kayınpederim beni çok kez uyarmıştı. Ben hep ‘abim yapmaz’ diye savuşturuyordum. Keza, eşim de çok uyardı dikkat etmem için. Demek bazı şeyleri görüyorlardı. Ama ben konduramıyordum. Aile benim için çok önemli çünkü. Bir arada olmak, birbirimize gidip gelmek, iç içe olmak yapmak istediğim ama başaramadığım bir şey oldu,” diyor ve devam ediyor:

“Dışarıdan biri yapmış olsa hakkınızı tazmin edersiniz. Aileden biri olunca o kolay olmuyor. Çünkü can yakmak, bir şeyler yapmak gerekiyor. Onu da yapamayacağıma göre… İki kızı var, yeğenlerim, ve onları çok seviyorum; kendi çocuğum gibi. O yüzden vicdanım el vermedi. Dedim Allahlarından bulsunlar. Ama o kendi yeğenini düşünmedi. Bir anda ortada kaldık.”

ABİSİ NE DERSE O!

Mustafa Kemal Ayraç’ın canını yakan bir diğer şeyse onca emeğinin olduğu bir yapıdan böylesine atılıvermesi olmuş. Anlattığına göre abisi anne ve babası tarafından daha çok öne çıkarılan, “o senin büyüğün, o ne derse o” diye kollanan bir olmuş.

“Abimin gözünde işe yaramaz biri gibiydim ya da o imajı vermeye çalışırdı. Mesela sürekli atölyeden ‘işim var’ deyip giderdi,” diyen Ayraç “bir pazartesi günü grip oldum ve hastaneye gitmek istedim. Abim ‘benim bugün işim var, sen yarın gidersin’ deyip yine ayrıldı iş yerinden. Salı, çarşamba derken cuma olduğunda beni hastaneye kaldırdılar. Zatürre olmuşum,” diye devam ediyor.

Acı hikâyeye bu kurabiyeler tat versin…

’15 TEMMUZ’DAN SONRA İŞLER BIÇAK GİBİ KESİLDİ’

Tüm bunlardan sonra ortada kalan Mustafa Kemal Ayraç, “Ne yapacağız diye düşünürken bir gün eşimin kuzeninin önerisiyle küçük bir sermaye yarattım,” diyor ve gerisini şöyle getiriyor:

“Yine anladığım, bildiğim işi yapayım diye düşündüm ve bir giyim mağazası açtım. Eşim üreticiliğe yeniden dönmemi istese de bunu yapacak ne maddi imkânım, ne gücüm, ne de enerjim vardı. Mağazayı açtıktan sonra işler beklemediğim kadar iyi gitti. Umduğumun 3-4 katı kazanmaya başladım. Fakat bu kez de 15 Temmuz nedeniyle işler bıçak gibi kesildi.

‘BURADA BİRAZ SOSYETİK KALDIK’

“Öyle olunca ya burayı devredecektik ya da başka bir şeye dönüştürecektik. Çevrede zaten 4-5 tane kafe vardı. Alsancak merkezi bir yer, sürekli ayak var. Zaten burada en çok yapılan iş de bu. Tabii eşimi ikna etmem birkaç ay sürdü. O bir işi tam bırakmadan diğerine başlamanın mantıklı olmadığını söylüyordu. Dedim, ‘Kötü bir gidişat var. Bu yaştan sonra benim iş bulmam çok zor. Piyasa kötü. En azından elimizdeki bu şansı değerlendirelim. Baktık olmadı, en azından kafe olarak devrederiz.’

Ortaya değil İzmir’de, ömrümde yediğim en güzel Alman pastası çıkmış; ilk kez yedim çünkü! Gerçekten lezizdi, bir daha yedim…

“2017’nin Mart ayında açılışımızı yaptık. Burada kahvehane tipi yerler var. Floresan lambalar, kahverengi masalar filan. İstedim ki biraz renkli bir yer olsun. Kahvehane algısından bir parça yukarı çıkalım istedim. Buna rağmen burada biraz sosyetik kaldık. Halbuki fiyatlarımız diğerleriyle aynı.

Sırtımda, boynumda sorun var ama oğlum için en az sekiz sene daha burayı götürmeliyim. Şu anda bir varolma savaşı veriyoruz, piyasanın durumu daha da kötüleşti. Gene de yeme-içme sektöründe nakit para var, biraz daha diğer sektörlere göre geç hissediyorsun kötü durumu.”

Sonuçta güzel bir çay içmekti niyetim. Ama bir insan hikâyesi de geldi yanında. Üstelik tatlıyla aram hiç olmasa da kafenin kokusundan etkilenip bir dilim de Alman pastası yedim. Nasıl güzel bir şey olduğunu tadınca anladım ve tatlılara karşı daha açık olmaya karar verdim bundan sonra. Gerçi, pastanın güzel olmasının nedeni, onu bir kadının evinde yapıp kafeye getirmesi galiba…