Şahmeran efsanesini yaşatan maharetli eller

Hasan Özcan Mardin’de bakırcılık mesleğini inatla sürdüren ender ustalardan biri. Mesleği oğluna öğretmiş Hasan Usta ancak oğlu, bu işte bir gelecek görmüyor. “Şimdiki aklım olsa başka iş yapardım” diyen oğlu, çocuklarını bu mesleğe yönlendirmeyecek gibi görünüyor.

Vecdi Erbay  verbay@gazeteduvar.com.tr

MARDİN – Dükkanın içi karmakarışık bir düzen içindeydi. Yerden tavana kadar cama ve bakıra işlenmiş Şahmeran resimleri vardı. Bunlar yeniydi ama eski bir sürü aletle tıkış tıkıştı dükkan. Çoğu demirden olan aletlerin kullanılma miadı çoktan dolmuştu. Bir eski zaman hatırası olarak, dükkanda meraklısını bekliyorlardı.

Şahmeran ustası Hasan Özcan

Dükkanın ortasında bir mangal duruyordu. Küllenmişti odunlar ama dükkanı ısıtan bu mangal olmalıydı. Kilimlerle döşenmiş geniş, rahat koltuklar dükkanın havasına uygun bir eskilikte ama temizdi. Mangal, öyle sıradan, piknik yerlerine götürülen alelade bir şey değildi. İşinin erbabı bir ustanın elinden çıkmış, ince ince işlenmiş demirden figürlerle süslenmişti. Küllenmeye yüz tutmuş kömürün arasında duran cezve de öyle…

Şahmeran ustası olarak nam salmış Hasan Özcan, mangalı incelediğimi görünce anlatmaya başlıyor; “Sabah ilk işim, dükkanın önünde mangalı hazırlamak oluyor. Odunlar köz haline gelince mangalı içeri getiriyorum, kahvemi hazırlıyorum. Güne öyle başlıyorum.”

Hasan Usta’nın sözünü ettiği, mırra olarak da bilinen acı kahve. Hazırlanması zahmetlidir ve maharet ister. “Düğünlerde ve taziyelerde ikram edilir misafirlere. Aynı fincandan içer herkes, ‘acıda da sevinçte de birlikteyiz’ demek için” diyor Hasan Usta. Düğünlerde ve taziyelerde hâlâ ikram edilir bu acı kahveden. Ama artık kahveyi öğütecek, mangalda içilecek kıvama getirecek maharetli kimse kalmadığı için hazır kahveler kullanılıyor. Konuklara mırra taklidi kahvelerden ikram ediliyor.

Hasan Usta ile bakır işlemeciliği üzerine konuşacaktık ancak mangalda kendi halinde pişen kahveyi göstererek, “Önce kahvemizi içelim” demişti. Kahveyi birkaç kez fincana sonra tekrar cezveye dökmüş, bu arada mırra yapmanın inceliklerini anlatmış, sonunda fincanı göstererek, “Bak, kahve fincana rengini verdi, artık hazır” demişti. Bir dikişte içtiğim bir yudum kahvenin damağımda bıraktığı tadı tanıyor ve çok seviyordum. Hasan Usta bana bakıyordu, “Çok güzel” dedim, “Özlemişim bu tadı. Eline sağlık.” O zaman yüzünde bir gülümseme belirdi ve “Hadi, şimdi sor” dedi.

‘KALAYCI DA KALMADI’

Hasan Usta’nın babası da demirden, bakırdan mutfak eşyası ve daha başka aletler yapıyormuş. Babasının yanında çıraklık yapmış Hasan Usta, demire ve bakıra biçim vermeyi babasından öğrenmiş. “Çok meraklıydım, elim de yatkındı bu işlere. Okula falan gitmedim çünkü bu işi seviyordum. Daha sonra Şahmeran yapmaya başladım. Aslında genç kızlar bezlere işliyorlardı Şahmeranları. Bunları çeyizlerinde saklıyorlar, şans ve bereket getirsin diye. Sonra evlerden getirilen cam altı Şahmeran resimleri gördüm. Bunlar çok güzeldi. Bir süre sonra sadece bunlardan yapmaya başladım.”

Eskiden evlerde bakırdan yapılan özellikle mutfak aletlerin çok kullanıldığını söyleyen Hasan Usta, hediyelik işler yapmaya geçişini şöyle anlatıyor: “Biz de evlerde kullanılan malzemeleri üretiyorduk daha çok. Sonra daha kullanışlı aletler yaygınlaşmaya başladı. Artık bakır işlerini kimse kullanmıyor. Bakırdan mutfak aleti kullanmak istesen, iki yılda bir kalaylaman lazım. Ama artık kalaycılar da kalmadı. Biz de böyle hediyelik işler yapmaya başladık.”

ÜÇ YIL ÖNCE, ÜÇ YIL SONRA

Mevsim kış ama Mardin kurak bir yıl geçiriyor. Bu vakitlerde yağan kardan eser yok. Dışarıda baharı aratmayan güzel, serin bir hava var. Buna rağmen Mardin’in tek caddesi neredeyse boş. Hasan Usta, “Üç yıl önce olsa böyle rahat konuşamazdık çünkü dükkan boş kalmazdı. Yerli ve yabancı turistler, gruplar halinde gelirdi. Şimdi onlar da yok” diyor.

Turist yoksa iş de yok, bunu anlatıyor Hasan Usta. Yaptıkları bazı işlerin kullanılabileceğini de belirten Hasan Usta, “Tepsi yapıyoruz mesela, bunlar kullanılabilir. Ama insanlar evin bir kenarına asmayı tercih ediyor. Böyle olunca, yani insanlar aldıklarını kullanmayınca satış da düşüyor” diyerek işlerinin kötüye gittiğini anlatıyor.

Hem bakır üzerine hem de cam altı Şahmeran’a turistlerin de ilgi gösterdiğini ifade eden Hasan Usta, “Kışın turist daha az olur ama bu yıl yaz aylarında da turist yoktu. Sadece biz değil, Mardin’deki diğer esnaf da etkilendi bu durumdan” diyor.

Hasan Usta’nın sözünü ettiği üç yıl önce “barış sürecine” denk geliyor. Ardından Mardin’in Nusaybin ve Derik ilçelerinde sokağa çıkma yasakları ilan edildi, ilçe merkezlerinde çatışmalar meydana geldi. Daha sonra Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atandı ve Mardin daha çok çatışma haberleriyle medyada yer aldı.

Bütün bunları özetleyerek anlatan Hasan Usta, “Mardin tarihi bir şehirdir. İnsan buradaki evleri, kiliseleri, camileri görmek için bile gelir. Ama bu yıl kimse gelmedi. Neden? Çünkü insanlar çatışmanın olduğu yere gelmek istemez” diye konuşuyor.

Bu arada yarım bıraktığı bir işi tamamlıyor. Şahmeran’ı tamamlamış, eksikleri gidermeye çalışıyor. Çekiç sesleri dükkanın içinde yankılanıyor. Şahmeran’ın pullarını yapışını izliyorum. Çekiç darbeleriyle kabaran bakırı, tahta bir tokmakla düzeltiyor. Bir süre sonra küçük tepsiyi kaldırıp bakıyor, yan tutarak inceliyor. Sonra bana göstererek, “Nasıl olmuş” diye soruyor. “Harika oldu” diyorum.

SİPAHİ ÇARŞISI’NDA KAPALI DÜKKANLAR

Hasan Usta oğlu ve kızım da bu mesleği yapıyor demişti. Bunun üzerine Sipahi Çarşısı’ndaki dükkanlarına gittim. Sipahi Çarşısı Mardin’in tarihi mekanlarından biri. Ancak yan yana dizili dükkanların kapalı kepenkleri üzüyor insanı.

Abdülkadir ve Sema kardeşler büyükçe bir masanın üzerine eğilmiş, cama desenler işliyorlardı. Dükkanları, babalarınınkine benzer şekilde, satılmayı bekleyen yeni ve eski bir sürü malzemeyle doluydu.

Hasan Usta’nın çocukları Abdülkadir ve Sema kardeşler

Sema liseyi dışarıdan bitirmeye çalışıyor ve bu arada ağabeyinden cam altı desen yapmayı öğreniyor. Abdülkadir boyaları karıştırıp istediği rengi bulmaya çalışıyor, Sema, onun anlattıklarını cama geçirmeye çalışıyor.

“Şimdiki aklım olsa yapmazdım bu işi” diyor Abdülkadir. Çünkü son yıllarda yaptıkları işten ekmek yemek zorlaşmış. “Bu çarşı hiç boş olmazdı, şimdi kimse yok” diyor. Sema, Abdülkadir’e katılıyor ama bu işi sevdiğini de ekliyor. Bu nedenle ağabeyi ile vakit geçiriyor, onun deneyimlerinden yararlanıyor.

‘ŞİMDİKİ AKLIM OLSA…’

Abdülkadir, dediğine göre ilkokulu zar zor bitirmiş. Çünkü her fırsatta babasının yanına geliyor, onun yanında çıraklık yapıyormuş. “Okuldan çok babamın yanında çalışmayı seviyordum. Bazen okuldan kaçıp yanına gelirdim” diyor.

İstese başka işler de deneyebileceğini anlatan Abdülkadir, “Şimdiki aklım olsa başka bir işe girerdim ama artık iş işten geçti, istesem de başka bir iş öğrenemem” diyerek zaman zaman hissettiği pişmanlığı dile getiriyor. Cam altı Şahmeran çizmekten yana bir sıkıntısı yok elbette. Ama evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş, eve ekmek götürmek zorunda kalmış. Para kazanamayınca yaptığı işten soğumamış olsa da bunu bir hobi gibi yapabilseydim keşke noktasına gelmiş.

Resmi kurumların ilgisizliğinden de şikayetçi Abdülkadir, “Bir el atsalar, tanıtım yapsalar, kurslar açsalar iyi olacak bizim için” diyor ve devam ediyor “Zaten birkaç kişi kaldık bu işi yapan, bizden sonra yapan olur mu bilmiyorum. Babamın yaptığı bakır işleri sanat eseridir ama kimse kıymetini bilmiyor. Belki bazıları cam altı işler yapmak ister ama bakırcılık bitecek. Bu yüzden babamın yaptığı işler ayrıca kıymetlidir.”

Değişik festivallerden ödüllerle dönmüş baba oğul. Ödül haberini gösteren sararmış gazete kesikleri çerçeve içinde duvarlara asılmış. “Ödüllerin manevi değeri çok büyük” diyor Abdülkadir, sonra “Ama işte bu dükkanın vergi levhası var, masrafı var, bunları da karşılamak gerekiyor” sözüyle sevdiği iş ile gerçek hayat arasındaki sıkışmışlığını dile getiriyor.

Hasan Usta ve oğlu Abdülkadir, aslında kuşaklar boyunca anlatıla gelen Şahmeran efsanesini maharetli elleriyle yaşatan iki sanatçı. Belki Sema da arkalarından yetişerek sürdürecek bu işi ama sonra ne olacak? Kimse bilmiyor.