Yeni başlayanlar için kaplumbağa felsefesi

Siz insanlar gerçekten tuhafsınız. Çevrenizdeki her şeyi 'yararlı, zararlı ve gereksiz' olarak sınıflandırıyorsunuz. İlk kez Aristo başlatmıştı bu sınıflandırma sistemini ve geçen 2300 yılda bir adım öteye geçemediniz.

Yeni başlayanlar için kaplumbağa felsefesi
Google Haberlere Abone ol

Uğur Aflay

"Beni neden öldürdün" dedi.

Ardışık metalik zil sesinin geldiği yöne baktığımda gördüm onu. Yaklaşık yüz kiloluk bir Karetta, yüzgeçleriyle kırmızı bir bisikleti sürmeye çalışıyordu. Sonra durdu, zile basmayı kesti, soruyu tekrar etti. "Neden öldürdün beni?" Sorusuna yanıt aramaktan çok, tepkilerimi ölçmek istiyormuş gibi bakıyordu. Benim yanıtımı beklemeden, tekrar pedala bastı. Bisikletle oturduğum bankın çevresinde  durmaksızın turluyor arada bir zile basıyordu. Dikkat çekmekten çok, zevk aldığı bir şeyi sürekli yapmak istiyormuş gibiydi zile basarken.

Çevreme baktım, sokak lambalarının ay ışığını bastırarak aydınlattığı gecede, parkta tek başıma bir bankta oturuyorum ve bir karetta bisiklet sürerek çevremde turluyor. Gözlerimi kapattım, kendimi çimdikledim. Yavaşça tekrar gözlerimi açtım veee... Hadi be, her şey aynı...

Karetta gülümsedi. "Senin rüyan olduğunu nereden biliyorsun, bisiklete binen benim, belki de benim rüyamdır. Bu durumda uyanmak için beni mi çimdikleyeceksin?"

"Yok canım ne münasebet." Sonra ekledim; "ilk kez görüyorum" dedim, "kırmızı bir bisiklete binen Karetta, inanılmaz."

"Yeşil bisiklete binenini görmüş müydün?" diye sordu bu kez gülerek. "Aslına bakarsan ben de bisiklete binen Karetta düşleyen bir insanı ilk kez görüyorum." Sonra yine durdu, yüzünde kırgın bir ifadeyle bana bakarak "beni neden öldürdün" dedi.

"Seni ben öldürmedim ki. Neden bahsettiğini bile bilmiyorum. Ben canlılara zarar vermem. Ben sana zarar verecek hiçbir şey yapmadım."

"Ya evet" dedi. "Bak itiraf etmeye başladın. Ben ölürken hiçbir şey yapmadın. Bu da beni öldürdüğün anlamına geliyor."

"Ama" dedim "bu aynı şey değil ki. Seni ben öldürmedim."

Bisikleti yine durdurdu. Sesi bu kez titriyordu. "El feneriyle kumsalda gezinen adamı gördün ve hiç bir şey yapmadın, yuvalarımın ortasında gece pikniği yapan aileyi gördün uyarmadın, sopayla yuvamı bozan, yumurtaları kıran çocukları gördün sesini çıkarmadın. Köpekler yumurtaları yerken bile oturup izledin. Sürat teknesiyle annemin üzerinden geçtiler, sen ne yaptın? Gittin 'ben de su kayağı yapmak istiyorum' diye tutturdun. Hazır suyunu içtin, şişesini denize attın, meyveni yedin, poşetini denize attın. 150 milyon yıldır evrim geçirmedim, senin yüzünden 50 yıldır eviriliyorum, artık sadece senin plastik poşetlerini denizanası sanıp yiyenlerimizden ölmeyenlerimiz türü devam ettiriyor. Şımarık çocuk gibisin, gururlanarak 'ben bir şey yapmadım' diyorsun. Yok bir de tabanca çekip kafama sıksaydın. Onu da yaptın ya, pompalı tüfekle hem de, hatta boynuma taş bağlayıp boğmuşluğun da var, sırtıma binmeye çalışmışlığın da. Kabuğuma 'tak tak' vurup 'içeride kimse var mı' diye dalga geçtin, ısırdım, 'bunları toplayıp eğitelim ısırmasınlar' diyeniniz çıktı. O kabuk dediğin marketten alınmıyor, benim iç iskeletimin ve göğüs kafesimin uzantısı psikopat. Şuna bak özrü kabahatinden büyük."

Yutkundum. Nerden biliyor bütün bunları? Altta kalacak değilim ya. "Tamam, seni korumak için bir şey yapmamış olabilirim ama seni ben öldürmedim. Bu sadece seni umursamadığım için olan bir şey. Hem seni neden umursayayım ki? Ne faydan var senin bana?"

"Homo ekonomikus olmuş bu, iflah olmaz artık" diye söylendi. Yeniden pedala bastı ve turlamaya devam etti. Metalik zil sesi iki, üç kez çınladıktan sonra konuşmaya başladı. "Siz insanlar gerçekten tuhafsınız. Çevrenizdeki her şeyi 'yararlı, zararlı ve gereksiz' olarak sınıflandırıyorsunuz. İlk kez Aristo başlatmıştı bu sınıflandırma sistemini ve geçen 2300 yılda bir adım öteye geçemediniz. Yani sırtıma odun yükleyip taşıtabilsen, sağabilsen, tüylerim olsa ve kırpıp dokuyabilsen senin için değerli olacaktım öyle mi? Peki, diyelim ki bir bilim adamı çıktı dedi ki, 'bu karettaların çıkardığı gazlar, atmosferin bütünlüğünü koruyor, soyları tükenirse atmosfer de olmaz, insanlar ölür.' Ya da bir başka bilim adamı çıktı dedi ki, 'karettaların dünyanın manyetik alanını yönlendirici özellikleri var, soyları tükenirse manyetik kutup değişir ve sürekli buzul çağında yaşamak zorunda kalırız.' O zaman beni öldürenlere 'dur' der miydin?"

"Elbette derdim o zaman. İşin ucunda ben de varım çünkü."

"Hayır demezdin!" diye bağırdı. "Ağaçların oksijen sağladığını biliyorsun ama sigaranı içip izmaritini ormana atmaktan çekinmiyorsun, atanları gördüğünde engellemiyor, uyarmıyorsun, ormanların yağmalanmasını, katledilmesini seyrediyorsun. Ozon tabakasını kevgire çevirdin ama hâlâ karşı cinse mis kokacağım diye püfür püfür parfümleri götürüyorsun. Yürüme mesafesini bırak, şartlar elverişli olsa tuvalete arabayla gideceksin. Daha fazla enerji için üç yüz bin yıl zehir saçılmasına göz yumuyorsun, bir de pişkin pişkin, 'üflemeli çalgılarla mı enerji üreteceğiz, nükleer lazım tabii ki' diye ahkâm kesiyorsun. Sen daha iş kazalarını önleyemiyorsun, 'takdiri ilahi' diye kıvırtıyorsun, nükleer reaktör kazasını nasıl önleyeceksin? Ne faydam varmış, pöh senin ne faydan var? Sen Aristo'nun sınıflandırmasında 'gereksizler' bölümüne bile girmiyorsun, külliyen zararsın. Hem akla zararsın hem doğaya zararsın. Umursamıyormuş, hahhahha… Umursamadığın ben değilim ki, sen kendini umursamıyorsun, sen kendine saygı duymuyorsun. Kendine saygı duymadığın için de öfkeni bana yöneltiyorsun. Buna psikolojide yansıtma denir, seni gidi kirli ego bohçası seni."

Kızmaya başladım artık. "Amma ukalaymışsın sen yahu" dedim öfkeyle. "Kaplumbağa halinle bir de bana akıl mı veriyorsun? Cürmün ne senin bakayım!"

"Vay, sapiens efendi de bozulurmuş, kızarmış. Ben senin homo erektus halini bilirim, sen daha iki milyon yıl önce poponu doğrultmaya çalışırken, ben iki yüz milyon yaşındaydım naber!"

"Nereden bulaştım sana, bela mısın kardeşim" diye söylendim. "Dur biraz nefes alalım. Bu muhabbet gittikçe sertleşiyor" dedim. "Evet" dedi Karetta, "okuyuculara karşı ayıp olacak yoksa." "Aman boş ver" dedim. "Kimse okumuyor nasılsa. Başlığa bakıp ilk paragrafı okuyup kapatmışlardır, hep öyle olur." Sonra ekledim, "demek sen psikoloji de biliyorsun öyle mi?"

"Ohoo, o da bir şey mi? Freud veya Jung psikanalizine girelim istersen, Craig Stephenson Kaplumbağalara Dair adlı kitabını yazarken benden esinlenmişti" dedi bir gözünü kırparak. "Şahsen tanırım iyi bir psikanalisttir. Hemen örnek vereyim, rüyanda kırmızı bisiklete binen kaplumbağa görüyorsun. Kırmızı içsel tartışmalarını, kişilik çatışmalarını simgeliyor, bisiklet bu içsel tartışmalardan kurtulmak için farklı yönelimlerde bulunarak kendini aldattığını gösteriyor. Bir nevi, aman yanmasın diye kaz çevirme eşittir teker çevirme benzeşimi gibi. Zil sesi, bilinçaltının benliğine gönderdiği bir uyarı niteliğindedir. Kaplumbağa ise kendi özüne duyduğun sadakatin göstergesidir. Yani aslında kendini arayan adamın düşünü görüyorsun. Hatta Freud'a göre annen..."

"Annemi karıştırma..."

"Olur..."

"Vay be. Ya aslında biraz haksızlık yaptım sana galiba, hem denizanalarını yiyerek denizi temizliyorsun, hem de esin kaynağısın. Mitoloji de bile yerin var, dünyayı senin sırtına yüklemişlerdi değil mi?"

"Sadece o mu?  Yunan mitolojisinde Apollon bir kralın güzel kızına yaklaşabilmek için kaplumbağa şekline girer. Kız kaplumbağanın saflığına ve masumiyetine aldanıp kucağına alır, Apollon hemen yılan şekline dönüşerek kızla birlikte olur. Japon mitolojisinde mutluluk ve uzun yaşam tanrısı Jurojin'i turna ve kaplumbağa simgeler. Hint mitolojisinde Vişnu'nun yeniden doğumu bir kaplumbağa şeklindedir. Çin mitolojisinde kaplumbağa bilgeliği ve mutluluğu temsil eder, her ayağı dört ana elementten birinin  simgesidir. Taoizmde de evreni ve kutsallığı simgeler, hatta yumurtamın kabuklarını ayinlerde kutsanma için kullanırlar. Polinezyalılar kaplumbağaları okyanus tanrılarının habercisi kabul eder. Afrika ve Kızılderili mitolojilerine göre tanrı, önce su kaplumbağalarını sonra çamuru yaratmıştır. Kaplumbağalar çamuru sırtlarında kurutup biriktirerek yeryüzünü oluşturmuş, insanlar ondan sonra yaratılmıştır. Romalılar yaptıkları anlaşmalara sadık kalacaklarını onaylamak için kaplumbağa figürünü kullanırlardı, çünkü sadakat anlamına gelirdi. Gördün mü bak, insanlara epey ilham kaynağı olmuşum. Bu kadar yeter herhalde. Ben gidiyorum."

"Nereye gidiyorsun?"

"Elbette gideceğim, görevim bitti. Birazdan uyanacaksın."

"Görev? Bir dakika bekle. Şimdi ben bu düşü, seni anlamak için mi gördüm?"

"Hayır" dedi.

"O zaman senin beni anlaman için gördüm öyle mi?"

Yine "hayır" dedi.

Bisikletin pedalına basmadan önce son sözlerini işittim.

"Bu düş ne senin beni anlamanla, ne de benim seni anlamamla ilgili değil. Bu düş sadece senin kendini anlaman ve sevmenle ilgili. Aristo'nun zararlılar sınıfından kurtulmak istiyorsan yapman gereken tek şey bu. Kendini sev; bencilce değil, narsistik anlamda değil. Kendini anlamak, biçimlendirmek, kendini kabul etmek, hazmetmek anlamında kendini sev. Kendini hazmedebilirsen, sömüremeyeceğin şeyleri de sevebilirsin hatta sömürmekten de vazgeçersin. Ben iki yüz milyon yaşındayım ve hemen hemen hiç değişmedim. Sen üç yüz bin yaşındasın ve sürekli değişiyor, gelişiyorsun. Bu da senin hala dingin haline ulaşamadığın anlamına geliyor. Kendine ve çevrene zarar veriyorsun, çünkü kendi varlığına anlam vermekte güçlük çekiyorsun. Bir üst insan modelini oluşturacaksan önce kendini aşmalısın. Ve bunu bir an önce yapmalısın, yoksa çevrenle birlikte kendini de yok edeceksin."

Sonra zile basarak uzaklaştı. Sabah uyandığımda hala kulaklarımda zil sesleri çınlıyordu.