Kazancı Bedih: Çığırtkanlığı da hicaz makamında

Parayla hiç işi olmadı. Geçimini sağlamak için çığırtkanlık bile yaptı. Sıra gecelerineyse gazel söylemekten keyif aldığı için giderdi. Ömrünün son yıllarında televizyonla, şöhretle tanıştı ama hiç sevmedi: "Hep Hülya Avşar’a, İbo Show’a çıkıyoruz, böyle mi olmalıydı?"

Süleyman Çeliker  

DUVAR – “Hepsi sefalet içinde gitti. Bizim ustaların en ustası, en büyüğü koca Mukim Tahir Efendi Urfa’da iş bulamadı. Gitti, Zonguldak’ta fırında çalıştı. Orada vefat etti.”
Kazancı Bedih’i anlatırken söylüyor bunları, müzisyen arkadaşı Abdullah Balak.

Bedih Yoluk, 1929 yılında Urfa’nın Hekimdede mahallesinde dünyaya geldi. Doğduğu yer, daha sonra gazellerini seslendireceği Nabi’nin mahallesinin yakınındadır.

Babası çulhacı Halil, dokumacılık yaparak geçimini sağlamaya çalışan bir zanâatkârdı. Annesinin adı Zemzem’dir.

Doğum günü Cumhuriyet’in ilk yıllarında dünyaya gelen, ancak çok sonra nüfusa kaydedilen bütün çocuklar gibi 1 Ocak’tır.

4-5 yaşından itibaren babasının yanında çulhacılık öğrenmeye başladı. Ancak modern dokuma tezgahlarının yayılmaya başlamasıyla giderek daha az gelir getiren, geleceği olmayan bir meslektir çulhacılık. Bu yüzden babası, bakırcı Hasan Diyar’ın yanına çırak verdi. Daha sonra Aziz ve Kadir Kucar ustaların yanında mesleğini ilerletti.

14 YAŞINDA EVLENDİ

14 yaşında, 1989 yılında ölünceye kadar birlikte yaşayacağı Adile hanımla evlendi.

Babası Urfalıların çoğu gibi sıra gecelerinin müdavimiydi. Bu gecelere oğlunu da götürüyordu.

İlk gençlik yıllarında babasıyla gittiği yerlerden biri de Mecmelbahr’dır. Balıklıgöl ile Hasan Padişah Camisi’nin arasında, Balıklı Göl’ün suyunun aktığı, çay, kahve, nargile içilen buluşma yerinin adıdır Mecmelbahr.
Urfa’nın müzik ustaları Mukim Tahir, Kel Hamza, Tenekeci Mahmut gibi isimlerin de uğrak yeridir. Üstadların çalıp söylemediği zamanlarda ise gramafondan Hafız Burhan, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar dinlenir.

bedih2

Kazancı Bedih cümbüşünü devrettiği oğlu Naci Yoluk’la.

Müziğe ilgisi o dönemde bu âlemlerde başlar. 17 yaşındayken babasıyla gittiği bir sıra gecesinde Attar Necim’in oğlu Şıh Müslüm’ün çaldığı cümbüşü dinleyince hayran kalır. Babasından kendisine bir cümbüş almasını ister. Cümbüş çalmayı da Şıh Müslüm’den öğrenir. Daha sonra ud ve tambur konusunda da üstad olacaktır.

EŞEKLERLE DAĞ YATISINA

Her yolu bir evliya mekanına çıkan Urfa, benzerine rastlanması zor bir şehirdir. Özellikle de sıra geceleri ve dağ yatılarıyla…

Gündüz işinde gücünde olan Urfalı erkekler, akşam dükkanlarını kapatırken sazlarını alıp öyle çıkarlar. O akşam sıra kimdeyse onun evine gidilir. Bazen sabahlara kadar sürer, müzik ve sohbet.

Dağ yatıları ise baştan sona sinematoğrafik bir olay… Akşama doğru, müzik aletlerini, yiyeceklerini içeceklerini, eşeklere, katırlara yükleyen ahbaplar, Urfa’nın güney ve batısındaki dağlardaki mağaraların yolunu tutar.
Etrafta rahatsız olacak kimse bulunmadığı için bu mağaralarda yiyip içerek, sabahlara kadar hoyratlar, türküler, mayalar, gazeller okurlar. Bazen iki gün sürer bu dağ yatıları. Sonra sabahın erken saatlerinde yola çıkar, dükkanlarını açar, cümbüşlerini, tamburlarını, bağlamalarını duvara asıp, işlerine koyulurlar.

Kazancı Bedih, kısa sürede bu müzik alemlerinin vazgeçilmez isimlerinden biri haline gelir. Yirmili yaşlara gelmeden Damburacı Derviş, Hacı Nuri Hafız, Hafız Ahmet Uzungöl, Çulha Hafız, Hafız Şükrü Çadırcı gibi üstatların müzik meclislerine katılır.
Asıl ustası ise o dönem Urfa’da bir efsane olan Tenekeci Mahmut’tur. Onun tarzını kısa sürede kapar. Tenekeci Mahmut’un takımında bir süre piştikten sonra, kimseye benzemez, taklit edilemez kendi tarzını oluşturacaktır.

OKUMA YAZMA BİLMEZDİ

Okul yüzü görmemiştir. Yıllar sonra, gazel ezberlemek zor gelmeye başlayınca, gece mektebine gidecektir. Sonraki dönemlerde iyi kötü okumayı, derdini güç bela anlatacak kadar da yazmayı öğrenir.

Urfa’da müzisyenlik meslek sayılmaz. Başka işleri olan insanların, gönül rızasıyla, zevk için yaptığı bir iş, buluşma vesilesidir. O günleri daha sonra şöyle anlatacaktır:
“Sıra gecelerine gazel söylemekten keyif aldığım için giderdim. Sabahlara kadar sürerdi. Kazana çekiç vurmaktan daha güzel gelirdi. Dertleşme, müzik, mırra, çiğ köfte.”

1949 yılında askere gidinceye kadar, gündüzleri bakırcılık, geceleri ise müzik yaparak yaşamını sürdürdü.
Bando birliğinde yaptığı askerliğini tamamlayıp döndüğünde de aynı şekilde devam etti. Ama çocukların sayısı artıyordu. Ailesi daha iyi gelir getiren bir iş bulması için baskı yapmaya başladı. 1960’ların başında belediyede işe girdi. Aynı zamanda belediyenin bando takımındaydı. Ama hiç sevmedi bu işi.

5 yıl dayandıktan sonra 1967 yılında işi bırakıp, tekrar bakırcılık yapmaya başladı. Ayrıca arkadaşlarıyla Urfa’nın yanı sıra Antep ve Maraş’taki eğlence mekanlarında, pavyonlarda müzik yapıyordu.

Bu iş de hiç içine sinmedi.

OTOBÜS TERMİNALİNDE ÇIĞIRTKAN

Yıldan yıla büyüyen ailesini (öldüğünde 4 evliliğinden 7 çocuk sahibiydi) bu işlerden kazandığı parayla geçindirmesi zordu.
Sonra bir çok hemşerisi İstanbul’un yolunu tuttu. Hemşerisi Fuat Rastgeldi, Laleli’deki Cesur Otobüs Terminali’nde çığırtkanlık yaptığını anlatıyor. 
Bir gün, “Ankara, Adana, Antep, Urfa” diye bağırırken karşılaştığı, kendisini sıra gecelerinden tanıyan bir Urfalı, “Usta sen bu sese yazık ediyorsun. Çığırtkanlığı da hicaz makamında yapıyorsun” diye takılınca, “Ne yapalım ekmek parası” diye boynunu bükerek cevap verir.

bedih1

Ömrünün son yıllarında bakırcılık mesleğine döndü.

Ne İstanbul’u ne de bu işi sevmişti. İki yıl çığırtkanlık yaptıktan sonra, Urfa’ya ve belediyedeki işine geri döndü.

Urfa’nın müzik alemlerini de özlemişti. Belediyedeki işine ve akşamları müzik yapmaya, 1986 yılında emekli oluncaya kadar devam etti.

Artık tarzını iyice geliştirmiş, özellikle söylediği gazellerle Urfa ve civarında ustası tenekeci Mahmut gibi efsaneye dönüşmüştü. ‘Pir’ diye söz ediyorlardı onlardan. Makara teyplere yapılan kayıtları kahvehanelerde çalınıyor, bölge illerden onu dinlemek için gelenler oluyor. Müzik takımı sıra gecelerinin en gözde ekiplerinden birine dönüşüyordu.

EŞKIYA İLE GELEN ŞÖHRET!

Urfa dışında ilk kez 1985’te çekilen Züğürt Ağa filminde boy gösterdi. Küçük bir sahnesi vardı. Yavuz Turgul’un 1996 yılında gişe rekorları kıran Eşkıya filminde söylediği ‘Nice bu hasret-i dildar ile giryan olayım yanayım’ gazeli ise herkesi büyüledi.

Asıl tanınması ise 1993 yılında çıktığı İbo Show’la oldu. Programın çekimlerine hazırlanırken karşılaştığı Ahmet Kaya’yı tanımıyordu. İbrahim Tatlıses, Ahmet Kaya’yı gösterip, “Kim olduğunu biliyor musun?” diye sorunca şöyle dönüp bir bakmış tanımadığını söylemişti saçı sakalına karışmış Ahmet Kaya’yı. Sonra da uyarmıştı, “Oğlum ne bu saç sakal ne gidip tıraş olsana” diye.

İbo Show’dan sonra bir çok televizyonda boy gösterdi. Ama bu işi de hiç sevmedi. Sonra televizyonlardan gelen program tekliflerini reddetmeye başladı. O dönemde neden televizyona az çıktığını soran bir gazeteciyi, “Memlekette rakı kalmaz” diyerek geçiştirmişti.

‘BÖYLE Mİ OLMALIYDI’

Ömrünün son yıllarında, hayat yolunun sonuna yaklaştığını anladığı günlerde Savaş Ay’ın ısrarını kıramayarak programına çıktı. Biraz küskündü artık: “Hafızamda binlerce parçalık arşivim var. Bunları birileri derlese, kayıt altına alsa hep Hülya Avşar’a İbo Show’a çıkıyoruz, böyle mi olmalıydı?”

Onun şarkıları, gazelleriyle yapılan kasetler o dönemde satış rekorları kırdı. Ama onun payına pek bir şey düşmedi.

Yine bir söyleşide gazeteci, “Sizin gazellerinizle bir hatta iki milyon satan albümler oldu? İyi para kazanmışsınızdır” deyince şu yanıtı veriyordu: “Bu işlerden çok telif alınmıyor. Biz yaptığımızda biraz para alıyoruz. Adam sonra çoğaltıp satıyor. Para peşine düşmedik. Bu yaştan sonra para kazanıp da rafa sahan mı dizeceğim?”

2003 yılında müziği bırakmaya karar verir ve cümbüşünü oğlu Naci Yoluk’a devreder: “Kazancılık mesleğini özledim. Gençlerin de önünün açılması gerektiğini inanıyorum. 70 yaşından sonra yakaladığım şöhret benim için önemli değil.”

Hal pazarı civarında bir dükkân açarak bakır demlik ve cezve gibi küçük ev aletlerini tamir etmeye başladı. Bir de mevlit grubu kurdu. Artık sadece mevlit ve ilâhî bazen de gazel okuyordu.

2003 yıllarının sonuna doğru oğlu Naci Yoluk, Urfa’nın Akarbaşı semtinde kasetçi dükkanı açtı. Onun yanına gidip geliyordu.

2004 yılının ocak ayında hastalandı. Şanlıurfa Devlet Hastanesi’ne götürdüler. Doktorlar “soğuk algınlığı” teşhisi koydu. Serum verdikten sonra, “Eve götürün, dinlensin” dediler. Naci Yoluk babasını Bıçakçı Mahallesi Tahtacı Sokak 33 Numara’daki evine bıraktı. Aradan bir kaç gün geçmesine rağmen babası dükkana gelmeyince 20 Ocak günü eve gitti.

bedih3

Gazelleri milyonlarla buluşturdu.

Kapıyı defalarca çalmasına rağmen açan olmadı. Komşularıyla birlikte kapıyı kırarak saat 10.00 civarında içeri girdiler. Bedih Yoluk ile 4’üncü evliliğini yaptığı eşi Fatma Yoluk yataklarında cansız yatıyordu. Uyumadan önce sıcak olsun diye açık bıraktıkları katalitik sobadan sızan gazla zehirlenmişlerdi.

Ömrünün nakdi böyle tükendi.

Okuma yazma bilmez bir dervişti. Milli Eğitim müfredatıyla bir nefret objesine dönüştürülen divan edebiyatını milyonlara sevdirdi. Fuzûlî’den Nâbî’den, Nesîmî’den Abdî’den, Ruhi’den Lütfî’den gazellerle dokundu milyonların yüreğine.

Bir de Türkiye işçi sınıfının ilk kadın şairi, 1 Mayıs için ilk şiiri yazan bahtsız Nezihe Hanımdan (Yaşar Nezihe Bükülmez) gazellerle…

“Mecnun isen ey dil sana Leyla mı bulunmaz” diyen “Gül ruhlarını gonca-i zibaya değişmem” diyen, “Sabret gönül eyyâm-ı sefâ yâre de kalmaz” diyen Nezihe hanımdan gazellerle…