YAZARLAR

Hak, Hakkı’nın da hakkıdır!

O sıra günlük yazı yazmıyordum uzun süredir. Onların yanından ayrıldıktan sonra polis intiharlarına baktım: Bir ayda 10, 6 ayda 47, bir günde 3, 10 günde 10 gibi rakamlar vardı. Eskiden çok iyi izlediğim, sık sık rakam olmaktan çıkarıp insanlığını teslim etmeye çalıştığım genç ölümler.

İstanbul’da bir akşamdı.
“Kadına şiddete karşı” yürüyüş vardı Beyoğlu’nda. Galip Dede Caddesi’nden Karaköy’e doğru akarken katılanlar, polis de barikatla Galata sokaklarını kapatmıştı.
Sivil ama yelekli, çok genç kadın ve erkek polislerin arasından barikatı geçmek isterken durdum, birine “Belki sizin için de, anneniz, eşiniz, kardeşiniz için de yürüyorlardır” dedim.

Kadın polis susarken, genç erkek, tedirginliğine rağmen, “Olabilir ama biz de zor şartlarda görev yapıyoruz” dedi.
Sonra birden, polis intiharlarından bahsetti; o genç yaşında aklını kurcalayan ve kendi koşullarını ifade edebilmek için söyleyebildiği ilk mesele oydu.
Çünkü daha kıdemliler kadar, kendi yaşındakilerin de baskıya, mobinge, aşağılanmaya dayanamadığını görüyordu.

Ben de ona, devletin görünürde kutsal saydığı silahlı görevlileri için yıllarca yazdıklarımın ana fikrini söyledim:
“Sizin haksızlıklarınıza sahip çıkıp kollayan, hatta teşvik eden bir sistem, sıra sizin insan haklarınıza gelince belli ki umursamıyor.”
Özlük hakları bir yana, insan hakları, çalışan hakları; haysiyet, onur, saygı işte!

Üniformaya gurur zerk edip onun içindeki insanın, kişiliğinin ezildiği olağan hal işte!

O sıra günlük yazı yazmıyordum uzun süredir. Onların yanından ayrıldıktan sonra polis intiharlarına baktım:
Bir ayda 10, 6 ayda 47, bir günde 3, 10 günde 10 gibi rakamlar vardı. Eskiden çok iyi izlediğim, sık sık rakam olmaktan çıkarıp insanlığını teslim etmeye çalıştığım genç ölümler.

Mersin’de iktidar partisi ilçe binasında azarlanıp aşağılandıktan sonra intihar eden genç polis Nagihan da vardı; Çeşme’de 46 yaşında intihar eden polis İsmail de.
İsmail Zeybek, bir amirin şikayetine maruz kalmıştı; onun güneş gözlüğünü çalmakla suçlanıyordu! Jandarmanın da devreye girmesiyle sorguya çekilmiş, evi aranmış, evde bulunan gözlüğün faturasını neyse ki saklamış, kendi gözlüğü olduğunu, kayıp gözlük olmadığını ispat etmiş…
Ama üniformanın içindeki insanın gururu, haysiyeti bu manevi saldırıya dayanamamış, bir gözlük suçlamasına silahını kendine ateşleyerek cevap vermişti.

Çeşme’deki Polis İsmail’in intihar haberi, tam da az önce genç polise, “Ben çok yazmıştım bu konuyu. Biri de Çeşme’de intihar eden Polis Erol’du. Neredeyse hepiniz için kendisine ateşlemişti silahını” diye anlattıktan sonra karşıma çıkmıştı.
2021’de Çeşme’de İsmail Zeybek’in intiharından ayı ayına tam 7 yıl önceydi. 2014 ve yine Çeşme’ydi. Habertürk’te Polis Erol Gezer’in bıraktığı mesajı aktarıp şöyle yazmıştım o zaman:

“'Umarım siz geride kalan meslektaşlarım hak ettiği özlük haklarına ve insan hakları ile insani koşullarda yaşayıp çalışma şartlarına kavuşursunuz. Geride 71 yaşındaki annemi, 9 yaşındaki oğlumu bırakıyorum.

Vakıfbank’a 2 adet kredim ve bir miktar bonus kredi kart borcum vardı. Geride kalanlara bunları bıraktığım için ayrıca özür diliyorum.’

Polis Kürsüsü’ne canlı canlı bu mesajı attıktan hemen sonra, Çeşme Adliyesi önünde silahını şakağına ateşledi. Kölelik düzeni ve birkaç bin liralık borç yüzünden intihar etti polis memuru Erol Benzer.”

“Geride kalan meslektaşları” başkalarına, hatta kendileri için de insan hakkı, hukuk arayanlara da öfke kusmaya, yerine göre şiddet uygulamaya, nefret etmeye devam etti. Oysa Benzer tam da Adliye önünde, hem de “Polis için de insan hakları” diyerek can vermişti.

Aynı yazıda, peş peşe gelen “ataması yapılmayan öğretmen” intiharlarını da yazmışım bir kere daha:

35’inde Gamze Filiz Aslan, bugün 42 olacaktı. 25’inde Ceyda Ceren Denker, bugün 32 olacaktı. 30’unda Esen Çelik, bugün 37 olacaktı.

Ve 40’ında Ahmet Fazlı Elçi. Kadrosuz, sözleşmeli, köle öğretmen. Yaz tatilinde kesilen maaşı yüzünden, kışın öğretmeni olduğu okulda hamallık yapıyordu. Kitapları sırtlayıp taşımakla görevliydi, 40 TL yevmiyeyle. Koliler altında kalbi durmuştu. Yaşı mı? Bugün 47 olacaktı!

Başkalarının başına gelenleri zaten biliyorsunuz. Yıllarca anlatmak istediğim, devletin ve milletin çok kutsadığı askerlerin, sivil memurların, polislerin, öğretmenlerin başına gelenlerdi. Onların kendilerini, birbirlerini fark etmeleri için, başka insanların maruz kaldıklarını da görebilmeleri için, uğradıkları haksızlıkların görülebilmesi için; insan hakları ve insan onuru için, maruz kaldıkları manevi, hatta bazen fiziksel şiddete tanıklık etmekti.

Onların kesif haksızlıklarını da bıkmadan yazmak, ama onların insan haklarını da savunmaktı. Devletin, amirlerin, pohpohlayıp duranların, nutuk atanların tam tersine; yani bu kamu görevlilerinin insanlara haksızlıklarını savunup insan haklarını ezenlere inat!

Belki de hak-hukuk kültürü açısından değişimin, dönüşümün bir yolu da böylesi farkındalıklardan geçiyordur.

Kendi hakkına da, başkasının hakkına da saygı gibi aslında kolay bir şey!

Paris’te bir mitingi, saatler süren yürüyüşü izliyordum: Polis gazla saldırmıştı ve yürüyüşçülerin ön saflarında bu şiddete maruz kalanlar arasında, “Polis Sendikası” üyeleri vardı, insan hakları pankartlarıyla. 


Umur Talu Kimdir?

Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunu olan Talu, genç yaşında Günaydın, Güneş, Cumhuriyet, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde önemli görevlerde bulundu. Milliyet Gazetesi’nde Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Milliyet, Star, Sabah ve Habertürk gazetelerinde yıllarca köşe yazıları yazdı. 1996’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) Türkiye Basın Özgürlüğü ödülünü aldı. 1998 ve 2000 yıllarında TGC Yönetim Kurulu’na seçildi, 2001 yılında TGC Başkan Yardımcısı oldu. 2004 ve 2005 yıllarında yılın köşe yazarı seçildi.