Doç. Dr. Ayşe Zarakol: Türkiye dış politikası karşısında teoriler yetersiz kalıyor

Cambridge Üniversitesi Politika ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. Ayşe Zarakol, salgın öncesi ve sonrasında Türkiye’nin dış politikasını, İngiltere-Türkiye ilişkilerinin nasıl seyrettiğini ve iki ülke arasında yaşanan son gelişmeleri değerlendirdi. Türkiye dış politikasının öngörülemezliğiyle uluslararası politika teorilerini yetersiz kıldığını düşünen Zarakol, Brexit sonrasında Türkiye’nin İngiltere için iyi bir partnere dönüşebileceğine işaret ediyor.

Nida Dinçtürk  nidadincturk@gmail.com

LONDRA – Salgın koşullarında ‘yeni normale’ geçiş aşamaları tartışılırken Türkiye’nin, çeşitli ülkelere sağlık ekipmanları göndermesi dikkat çekiyor. Bu ekipmanların bir kısmı yardım olarak bir kısmı ise sipariş üzerine gönderiliyor. Geçen hafta İngiltere’ye teslim edilen ekipmanların önemli bir kısmının kullanılamayacak halde çıkması kafa karıştırıcı tartışmaların kapısını araladı. Hemen ardından Türk Lirası’nın değer kaybetmesi karşısında sorumlu olarak Londra işaret edildi.

Peki, Türkiye salgının hemen öncesinde nasıl bir dış politika izliyordu, salgınla beraber neler değiştirdi? Ekipman gönderdiği ülkeleri aynı zamanda eleştiri yağmuruna tutan hükümetin bu tutumundan çıkartılması gereken mesajlar neler? İngiltere – Türkiye ilişkileri hangi düzeydeydi, ilerleyen günlerde neler olacak? Salgın, dünya sistemlerini sarsmayı başaracak mı?

.

Cambridge Üniversitesi Politika ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde görev yapan Doç. Dr. Ayşe Zarakol anlatıyor.

Şubat ayının sonunda dünya salgınla yüzleşirken, Türkiye’de Edirne sınırına binlerce göçmen yığılmıştı ve Avrupa bu göçmenlerle tehdit ediliyordu. Salgından öncesine gidecek olursak Türkiye’nin dış politikasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye dış politikası daha çok günü kurtarır gibiydi. O günün şartları çözüme dair ne gerektiriyorsa o yapılıyordu. Bir gün başka diğer gün başka. Uluslararası politika teorileri de yetersiz kalıyor. Çünkü “gelecek yıl Türkiye şöyle yapar” demek bile zor. Sadece “Ne yapacağı belli değil artık” derseniz bu tahmininiz tutuyor. Hala aynı yöntem izleniyor dış politikada. Sorunlar erteleniyor, kısa vadeli çözümlerle ya da şaşırtmaca yöntemleriyle adımlar atılıyor ama herhangi bir sorun çözülmüyor.

‘İNGİLTERE VE ABD SÜRECİ İYİ YÖNETEMEDİ’

Salgında birçok ülkeye yardım gönderilirken Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD’yi ve Avrupa ülkelerini sivri bir dille eleştirmekten vazgeçmedi. Avrupa’daki bakım evlerinde hayatını kaybeden insanları gündeme alarak Batı’yı kültüründe vefaya yer olmamasıyla tenkit etti. Salgınla beraber Türkiye’nin dış politikada değişikliğe gittiği söylenebilir mi?

Aslında bu eleştiriler dış politikadan çok iç politikaya yönelikti. Cumhurbaşkanı’nın verdiği mesaj, Türkiye’nin bu işi Batı’dan daha iyi götürdüğüydü. Tamamen yanlış da diyemeyiz. Hakikaten İngiltere ve Amerika süreci iyi yönetemedi. Diğer yandan bu sözler Türkiye’de iç kamuoyunun da duymak istediği bir mesajdı.

Dışarıda ise Şubattaki mülteci krizini agresif okursak şu an biraz daha yumuşama var, diyebiliriz. Fakat bu, bahsettiğim çerçeveye oturuyor: Bir ay öyle bir ay böyle. Şu an böyle bir fırsat göründüğü için bu sembolik yardımlarla Avrupa ve Amerika ilişkilerini biraz yumuşatmak amaçlanıyor. Belki de finansal konularda Batı’dan biraz daha destek alabilmek için bir fırsat kollanıyor. Amerika’dan bir kredi açılması bekleniyor fakat henüz gerçekleşmedi, gerçekleşecek gibi de gözükmüyor. İlişkileri tamir etme ve yumuşatma politikası netice vermiş gibi görünmüyor. Öte taraftan İngiltere’ye gönderilen ekipmanların bozuk olması gibi skandallar da yaşandı. Bu nedenle izlenen politikanın olumlu sonuca ulaştığını söyleyemeyiz.

 

‘HERKES KENDİ ÜLKESİ DIŞINDA BİR YERLERİ SUÇLUYOR’

Sahi, İngiltere’ye gönderilen ekipmanlarla ilgili ne oldu? Boris Johnson, “Bazı ekipmanlar kullanılmayacak durumda, kullanırsak insanları riske atabiliriz. Bu yüzden satın aldığımız şirketten yardım talep ettik” dedi. Ondan sonra büyükelçiden “aslında ekipmanlar arızalı değildi” gibi bir açıklama gelince kafalar karıştı. Siz anlamlandırabildiniz mi?

Tam olarak anlamak mümkün değil. Boris Johnson hükümeti için de sütten çıkmış ak kaşık diyemeyiz. Onlar da kendi  eksikliklerini kapatmaya çalışıyor, başka ülkeleri suçluyorlar. Asıl sorun İngiltere’nin gerekli çalışmaları zamanında yapmaması ve alelacele Türkiye’den malzeme satın almış olması. Sonra uçağın gelip gelmemesi krizi yaşandı. En son da ekipmanların kullanılmaz halde olması meselesi. Karşılıklı olarak, herkes kendi ülkesi dışında bir yerleri suçluyor.

Türkiye’nin yaptığı yardımlara bakıldığında gönderilen paketlerin üzerine iliştirilen Mevlana’nın “Ümitsizliğin ardında nice umutlar var, karanlığın ardında nice güneşler var” sözü dikkat çekti. Geçmişte böyle örnekler var mıydı? Bu yardımlar ve notlar Batı’ya ‘Ortadoğu hümanizmi’ni anımsatmak için bir fırsata mı çevrildi?

Belki de böyle bir niyetleri vardır. Aslında bunu ilk Çin başlattı. Gönderdikleri yardımlara benzer mesajlar eklediler. Ülkelerin birbirlerinden etkilendikleri gerçeği var. Onlar yaptıysa biz de yapalım, diyorlar. Öte yandan bunun içinde elbette iç siyaset de var. Ardında güzel bir niyet de olabilir ama benim gördüğüm bu. Diğer yandan, bu mesajların dış politika adına bir yumuşama yaratması, son yıllardaki çalkantılı politikaların bu mesajlarla hemen değişmesi pek olası değil.

ASLINDA İKİ ÜLKE ARASINDA İYİ BİR İLİŞKİ VAR’

Peki, son yıllarda Türkiye – İngiltere ilişkileri nasıl seyrediyordu?

İngiltere kendisini pek Avrupa ülkesi görmüyor ama Türkiye’nin Avrupa’da ilişkilerinin en iyi olduğu ülke İngiltere. Bu açıdan sırf İngiltere bazında okursak, son yardım skandalının da unutulduğunu varsayarsak, iki ülke arasında iyi bir ilişki var. Bizim tarih okumamızda Türkiye’nin kuyusunu kazan bir İngiltere resmi olsa da esasında İngiltere, Türkiye’yi dış politikada destekleyen bir tavırda. Son zamanlarda da aslında ilişkiler Avrupa’nın diğer ülkeleriyle olduğu kadar kötü değildi.

Ancak geçtiğimiz hafta Türk Lirası’nın son dönemdeki değer kaybına yönelik, basında Londra merkezli bir operasyon yapıldığı yönünde haberler çıktı…

Bu Kurtuluş Savaşı’mıza kadar giden bir şey aslında. Her kötülüğün altında İngiltere var düşüncesi. İngiltere o eski İngiltere değil halbuki. Ortada, bu planları yapabilecek bir ülke yok şu an.

İngiltere’de göçmenler nüfusun önemli bir kısmını oluşturuyor ve çoğunun “key worker” denilen kritik noktalarda hizmet veren kişiler olduğunu görüyoruz. Sağlık sistemi içinde de çok sayıda göçmen var. Boris Johnson’ın oğluna hayatını kurtaran iki göçmen doktorun ismini vermesi de hepimiz için şaşırtıcı bir haberdi. Salgın sonrasında hükümetin göçmen politikası ve Brexit sürecinde bir değişikliğe gitmesini öngörüyor musunuz?

Ben hükümetin planlarından vazgeçeceğini düşünmüyorum. Zaten Brexit konusunda ne kadar kendi tabanlarını göçmenler üzerinden motive ettilerse de aslında Jonhson’ın çevresindeki kişilerin her türlü göçe karşı olduklarını düşünmüyorum. Bir sağlık çalışanları gerçeği var, bir de örneğin ülkedeki meyveler toplanamadığı için Doğu Avrupa’dan tarım işçileri getirildi. İngiltere’nin aslında göçmenlere ihtiyacı var. Sadece bunu AB üzerinden yapmak istemiyorlar. Bir çeşit puan sistemine geçecekler. Salgın ve sırasında oluşan olumlu havayı sonrasında bu puan sistemini belki de halka satmak için kullanacaklar. Brexit koşullarının değişeceğini düşünmüyorum ama göçmen politikasının halkın ilgisi azalınca başka bir isimle modifiye olacağını düşünüyorum.

‘BREXIT TÜRKİYE’NİN İŞİNE YARAYABİLİR’

Brexit’in gerçekleşmesi Türkiye-İngiltere ilişkilerini farklılaştırır mı? Brexit, İngiltere’nin Avrupa’ya sırt dönmesi gibi okunurken puanlı göçmenlik sistemi aslında diğer ülkelerle ilişkilerin kapısını mı aralıyor?

Referandumda “Türkler gelecek” diye korkuttular insanları ama Brexit sonrası Türkiye – İngiltere yakınlaşması ya da seyahatin kolaylaşması gibi şeyler yaşanabilir. Kesin olacak demiyorum çünkü Brexit eski commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu) günlerimize döneceğiz, eski İngiltere’nin kolonisi olan ülkelerle ilişkilerimizi sıkılaştıracağız denilerek pazarlandı. Ancak bir defa diğer ülkeler bu kadar gönüllü değil, diğer yandan Avrupa Birliği’nin alternatifi bulunacaksa da Türkiye çok iyi bir aday. Brexit Türkiye’nin işine yarayabilir bu anlamda.

.

“Türkler gelecek” argümanı da gerçekten şaşırtıcıydı. İngiltere’de gündelik yaşamda bile ırkçılık suçlamasından çok korkulurken, hükümet ağzıyla bu kadar açık ırkçı bir propaganda yapılması çok enteresan. Bu zemin nasıl oluştu?

Bu büyük bir skandaldı. Irkçılıkla suçlanmaktan çok korkuyorlar ama Amerika’da olduğu gibi usturuplu ırkçılık da hayli yaygın burada. Sınırlarınızı kontrol edemiyorsunuz diyerek anlatılmıştı halka. İngiltere’nin uzun yıllardır AB üyesi olmasına rağmen Birlik’in kurallarını anlamaması da bunda etken. O yüzden Avrupa ile ilgili ne söylense halk genel olarak inanıyordu. Türkler Avrupa’ya bile rahatça seyahat edemezken bunun üzerine sözler edilince İngiliz halkı hemen inandı.

İngiltere’deki Türkiye kökenli göçmenlerin önemli bir kısmını son dönemde Ankara Anlaşması’yla gelenler oluşturuyor. Ancak 2018 yılında aniden bir kural değişikliği yüzünden hukukun geriye işletilmesiyle bu kişilerin oturum süreleri uzatıldı ve İngiltere’ye karşı güven kaybı yaşadılar. Son gelişmelerle birlikte İngiltere’nin Türkiye kökenli göçmenlere karşı yaklaşımını nasıl okumalıyız?

Bence özellikle Türkiye kökenli kişilere karşı bir tavır yok. Genel anlamda göçmenlere karşı bir politika var. Göçmen sayısını düşürmeye çalışıyorlar. Bu kuralları değiştirerek kolayca göçmenlerin sayısını azaltabilirlermiş gibi bir çetele çıkartıyorlar. Bir günah keçisi gibi Türkiye toplumuyla bir dertleri olduğunu düşünmüyorum. Bence genel bir göçmen karşıtlığı bu. Çünkü akademide de oturma izni verilmeye hocalar, araştırma görevlileri var. Eskiden olmayan bir şey bu. Eskiden severek kabul ettikleri belki de el üstünde tuttukları meslek gruplarını bile bu politikaya dahil edebiliyorlar. Çünkü oy verenlere verilmiş bir kısım sözleri tutmuş gibi görünmek için de gösteriş yapılıyor.

‘SON YÜZYILDA ÜLKELER BU KADAR KOPUK OLMAMIŞTIR’

Genele bakıldığında dünya düzeni buna mı evriliyor? Her ülke biraz daha içine mi kapanıyor?

Genel trend o. Haklısınız. Salgınla birlikte daha da arttı. Sanırım son yüzyılda ülkelerin bu kadar birbirinden kopuk olduğu olmamıştır. Bu belki bitecek ama izleri kalacak. Soğuk Savaş sonrasındaki globalleşmenin artışı sonrası buna artan bir tepki ve ulus devlete dönüş olarak açıklıyoruz biz. Dünya bir çizgi üzerinde değil tabi ki. Kimi zaman bir küreselleşme yaşanıyor kimi zamansa içe kapanıklık artıyor. Sınırlar kapandıkça toplumun bir kısmı da sınırların gevşemesini isteyecek. Dünyayı tanımak isteyen gençler bir şekilde buna karşı olacaktır.

‘KORONA NORMALİMİZİ BOZDUĞU İÇİN DAHA ÇOK HATIRLAYACAĞIZ’

Yakın dönemdeki benzer büyük salgınların dünya üzerinde yarattığı etkiler var mıydı?

Aslında yoktu. İspanyol Gribi’nin pek bir tesiri olmadı. 50’lerde büyük bir salgın var, çok kişi ölmesine karşın ismi bile hatırlanmıyor. Global bir düzende yaşandığı için korona virüsü belki de çok daha fazla hatırlayacağız. Ticaretin, seyahatin ve ulaşımın zirve döneminde bu kısıtlamalar yaşandığı için süreci unutulmaz kılıyor. İnternetten alışverişe alıştık. Her şey dünyanın diğer ucundan evimize rahatça geliyor. Normalimizi bozduğu için daha çok hatırlayacağız. Ancak pek bir değişim olacağını sanmıyorum. Var olan trendleri hızlandırabilir ya da yavaşlatabilir. Büyük olaylar doğrudan değişim yaratmaz ama hareketlenmelere neden olabilir.

Salgınla beraber dünyanın genelinde sistem değişecek, dünya dönüşecek beklentileri var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Çok büyük bir transformasyon olmayacaktır. Tarihte buna benzer olaylar arasında büyük etkisi olan bir tanesi olarak Avrupa’da 14. yüzyıldaki büyük veba salgını örnek gösterilir. Avrupa’nın ekonomik yapısını değiştirdi denir. Ama orada ölen kişi en az 100 milyon, o zamanki Avrupa nüfusunun belki dörtte biri. Tamamen yok olan köyler şehirler var. Şu an ise mevcut istatistiklerden yapılan tahminlerde Covid hastalığına yakalananlarda ölüm oranı yüzde 1 ile 3 dolayında. Toplumun yapısını derinden etkileyecek bir düzeyde değil. Ancak bazı yeni yasal kurallar getirilebilir. Benim tahminim, örneğin yürüme takip uygulamaları. Herkes telefonlarına belirlenen uygulamayı indirecek ve devlet kiminle görüştüğünüzü ne yaptığınızı bilecek. Bu sayede sizi salgından koruyabilecek. Sonrasında bu uygulama farklı amaçlara da dönüşebilir. Kimlerle görüştüğünüz başka sebeplerle takip edilebilir. Ama bu bile bir ihtimal. Bu söylediğim zaten öngörülen bir şeydi. İçinde bulunduğumuz durum bunu çabuklaştırabilir ancak uzun vadede hiç yoktan radikal değişimler olacağını pek sanmıyorum.


Nida Dinçtürk kimdir?

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunu. 2008 yılında Dünya gazetesinde editörlük ve muhabirlik yaptıktan sonra TRT Türk’te yayınlanan Açık Şehir programında program asistanı olarak yer aldı. Bu sırada İyi Kitap'ın yanı sıra Milliyet Kitap Eki ve Milliyet Sanat Dergisi için kitap tanıtımları yazıp söyleşiler yapmaya başladı. Son olarak Sputnik Türkiye'de yine muhabir ve editör olarak görev yaptı. Londra'da bağımsız gazeteci olarak çalışıyor. insideturkey.news, NewsLabTurkey, gazeteduvar ve NeHaber UK'ye katkıda bulunuyor. Medyapod'da Anlatsam Roman Olur adında bir podcast serisi yapıyor.