Genetik Epidemiyolog Erzurumluoğlu: Pandemik olmasını hiçbir hükümet engelleyemezdi

Cambridge Üniversitesi’nde Genetik Epidemiyoloji alanında çalışan Mesut Erzurumluoğlu da korona virüsü pandemisinin seyrini izleyen bilim insanlarından. Erzurumluoğlu, "Bundan sonra bence herhangi bir ülkede epidemik çıktığı zaman bu işin direkt, Birleşmiş Milletler’in işi olması gerektiğine inanıyorum. Şu anda bütün ülkeler kendi başlarına savaşmaya çalışıyor. Bundan sonra benim korkum, bu karşımızdaki Ebola ya da Marbour gibi bir virüs olsaydı ve kuluçka süreleri 2 hafta olsaydı, dünyanın sonu gelirdi" diyor.

Nida Dinçtürk  nidadincturk@gmail.com

LONDRA – COVID-19 dünyayı gün be gün sarsmaya devam ederken her biri kendi stratejisiyle mücadele etmeye çalışan ülkelerde salgın, farklı zamanlarda farklı büyüklüklerle baş gösteriyor. Ülkeler arasında ortaya atılan birbirinden farklı iddialar ve stratejiler, aslında pandemik ilan edilen bu salgınla tek bir mücadele yöntemi geliştirilememesine neden oluyor. Salgını farklı dönemlerinde gözlemleyen ülkeler, kendi koşullarına göre yöntemler geliştirmeye çalışıyor; bu yöntemler bazen çok katı bazen de oldukça yetersiz bulunuyor.

İngiltere’nin de salgın tehdidiyle karşılaştığı ilk günlerde takip etmeyi tercih ettiği ‘sürü bağışıklığı’ stratejisinden 12 haftalık ‘salgını bastırma’ stratejisine geçişiyle keskin bir ‘U dönüşü’ yaptığı düşünülüyor. İngiliz hükümeti ise geçtiğimiz hafta bu tartışmaların gölgesinde, internet sitesinde COVID-19’la nasıl mücadele edildiğini anlatan bir dizi rapor yayınlandı. İngiltere’nin salgınla mücadele stratejisine yön veren bilimsel danışma kurulu tarafından yayınlanan bu raporlarda, kurulun salgının ortaya çıktığı ilk tarihlere ve dünyada baş gösterdiği farklı noktalara dek uzanıp verileri nasıl taradığı, çıkardığı sonuçlar ve ülke stratejisine nasıl yön verdiğine ilişkin detaylar bulunuyor. Bu raporlarda, İngiltere’nin izlediği mücadele stratejisine yöneltilen eleştirilere bile veriler ışığında yanıt verilmeye çalışılıyor.
COVID-19, bir pandemikle dünyanın nasıl mücadele etmesi gerektiği tartışmasını açmakla beraber bilimin ve biliminsanlarının kıymetini de derinden kavradığımız bir dönem yaratıyor. Aynı zamanda dünyanın dört bir yanında birbirinden farklı alanlarda çalışan, Türkiye kökenli başarılı biliminsanlarının varlığını fark etmeye, anımsamaya da vesile oluyor. Cambridge Üniversitesi’nde Genetik Epidemiyoloji alanında çalışan Mesut Erzurumluoğlu da bu pandeminin dünyadaki seyrini yakından takip ediyor ve izlenen stratejileri değerlendiriyor.
Mesut Erzurumluoğlu ile COVID-19’un epidemiden pandemiye dönüşmesini, genetik yapıları gereği bazı halklara bulaşmayacağı iddialarını ve İngiltere’nin izlediği mücadele stratejisini konuştuk. Ama gündemin tamamen COVID-19’tan oluştuğu bugünlerde, okuyanlara biraz daha iyi hissettirmesi ümidiyle başarı hikayesini de kayıt altına aldık.

Genetik epidemiyoloji tam olarak hangi alanda çalışıyor?

Epidemiyoloji, bulaşıcı (AIDS, sıtma) ve bulaşıcı olmayan (diyabet, obezite, KOAH) hastalıkların epidemiyolojisi olarak ikiye ayrılıyor. Ben ikinci grupta yer alıyorum. Yani, bu konuda ben aslında bu pandemik hakkında bir bilim insanı olarak okuduğum makalelere ve direkt sahada çalışan uzmanların kaleme aldıklarına göre bilgi edindim. Bu yüzden söylediğim herhangi bir şey içinize sinmezse, konuyu mutlaka kendiniz de araştırın.

‘İŞİN PANDEMİK OLMASININ EN BÜYÜK NEDENİ GENÇLER’

Siz genetik hastalıklar üzerine çalışıyorsunuz ve COVID-19’un sadece 65 yaş ve üstü için değil, kronik hastalıkları olan insanlar için de tehlikeli olduğu söyleniyor. Bu anlamda risk teşkil eden profiller kimler, onları nasıl tanımlamak gerekir ve kendilerini korumak için sosyal izolasyon dışında neler yapabilirler?

Diğer ülkelerden şu anda bir sürü data geliyor, özellikle İtalya’dan. Ölenlerin yüzde 90’ı neredeyse yaşlı ya da ikinci bir hastalığı olan insanlar. Diyabet, hipertansiyon, kalp rahatsızlığı, koah hastalığı olan insanların maalesef bir de COVID-19’a yakalanmaları durumunda ölüm oranları yükseliyor. Özellikle Kore’den bu konuda güvenilir istatistikler geliyor. Çünkü Kore neredeyse bütün ülkeyi test etmiş durumda. Hatta İzlanda için de aynı şey geçerli. Mesela İngiltere bu konuda biraz daha geride kaldı çünkü sadece hastaneye gelenleri test ettiler. Bu yüzden ölenlerin ve hastanede tedaviye alınanların rakamları çok daha yüksek geliyor. Ama Kore’ye ve İzlanda’ya baktığımızda aslında birçok insanın, özellikle gençlerin COVID-19’a yakalandığını ama hiçbir semptom göstermediklerini ya da çok hafif atlattıklarını öğrenmiş oluyoruz. Burada bu işin maalesef pandemik olmasının en büyük nedeni gençler.

‘İNGİLTERE, ÇİN VE İTALYA’YA GÖRE DAHA DİNAMİK BİR TAKTİK UYGULUYOR’

İngiltere’nin ‘sürü bağışıklığı’ stratejisinden ‘salgını bastırma’ stratejisine geçişini keskin bir U dönüşü olarak yorumlayanlar var. Siz Birleşik Krallık’tan bir bilim insanı olarak bu geçişi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuda gerçekten uzmanları dinlemek gerekiyor. Ortada büyük bir bilgi kirliliği var. En başta zaten İngiltere vatandaşlarını ölüme terk ediyor söylemleri çok yayıldı ama İngiliz hükümetinin -İngiliz hükümeti derken Boris Johnson’dan bahsetmiyorum- arkasında büyük bir bilimsel danışma kurulu var. Başlarında da Patrick Vallance adında inanılmaz bir tıp profesörü var. Endüstride yıllarca çalışmış, GSK gibi dünyanın en büyük ilaç şirketlerinin başında özellikle Ar-Ge ünitesinin başında yer almış bir isim. O yüzden bu insanlara güvenmek gerektiğini ben en başından beri söylüyordum. En başta İngiltere’nin Çin ve İtalya’ya göre daha dinamik bir taktik uyguladığını gözlemlemiştim. COVID-19 çok yeni bir gelişmeydi ve çok fazla bilinmeyeni vardı. Ülke içinden ve diğer ülkelerden data geldikçe yeni kanunlar yürürlüğe koydular. Ama tabii bu işin doğrusu yanlışı sonradan belli olacak. Bu işin sadece sağlık değil sosyolojik, ekonomik, psikolojik boyutu da var.

Yani bu değişikliği “U dönüşü” olarak değil de süreçle birlikte bir bütün olarak mı değerlendirmek gerekiyor?

Evet. Bunları zaten en baştan beri söylemişlerdi. Belki sadece eksik anlatıldı ya da insanlar duygusal davrandı, bilemiyorum. Burada birçoğumuzun anlamadığı bir realite var: COVID-19 artık bir pandemik olduğu için, bugün olmazsa yarın, yarın değilse 6 ay sonra çoğumuza bulaşacak. Bari kontrollü bir şekilde gençlere bulaşsın, zamanla da ‘toplum bağışıklığı’ oluşsun istiyorlardı. Bu bağışıklık oluşana kadar da yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıf olanlar evde beklesin, diyorlardı. Gençlere fazla zarar vermediği görülünce böyle bir taktik uygulamaya karar vermişlerdi. Bu tarz kararları alırken ülkenin sosyolojisini de göz önünde bulundurmak lazım: Örneğin İngiltere’de yaşlılar genelde yalnız yaşıyorlar. Bu yüzden virüsün onlara çocuklardan ve gençlerden bulaşmasını engellemek İtalya ve Türkiye’ye göre daha kolay gibi görünüyordu. Tabii İngiltere’nin sosyolojisi bu işe yardımcı olmadı. Gençler maalesef yaşlılara taşıyıcı oldu. Bakıldı ki bunun önüne geçilemiyor, daha sert tedbirler uygulanmaya başlandı.

‘BU VİRÜS AŞI ÜRETİLENE KADAR HASTA ETMEYE DEVAM EDECEK’

Aslında burada sözlü kültüre dayalı bir gelenek olduğu için belki de hükümet de başta uyarılarla sınırlı kalmanın işe yarayacağını düşünüyordu. Fakat bu kez o kültür işlemedi gibi görünüyor.
Eğer herşey bekledikleri gibi gitseydi uzun vadede daha çok insanın hayatı kurtulur, ekonomi de fazla sarsılmamış olurdu. Burada sağlıkla ekonominin ilişkisini es geçmemek lazım: Ekonominin sarsılması ucu ucuna geçinen insanları daha fazla etkileyecek. Sadece COVID-19 değil, diğer hastalıklarla boğuşanlar için ekonomik sarsıntı mahvedici olabilir. Bu yüzden ‘Full lockdown’ (tamamen kapatma) – ekonomisi güçlü ülkeler için bile- çok sürdürülebilir bir politika değil.
Aslında, dünyaca ünlü epidemiyologlar dahi bu stratified lockdown’u (aşamalı kapatma) mantıklı buldular. Ben de onlardan biriyim. Bir ülkeyi ne zamana kadar ‘full lockdown’da tutabilirsiniz ki? Çünkü aşı üretilene kadar (ki bu 18 ayı bulabilir) bu virüs halkı hasta etmeye devam edecek.
Bu virüs Çin’den çıktıktan sonra bunun pandemik olmasını hiçbir hükümet engelleyemezdi. Bence İngiliz hükümetine sadece şu konuda kızabiliriz: Ülkede neden yeterince yatak yok? İngiltere, OECD ülkeleri arasında en düşük yatak sayılarından birine sahip. Ama ortada bir pandemik varken, hızlıca danışman olarak topladıkları bilim insanlarına bakıyorum, aralarında viroloji, halk sağlığı, medikal istatistik, genetik ve klinik tıp uzmanları var, gerçekten takdire şayan. Ben bu insanlara güveniyorum. Ayrıca hükümetin yeni açıkladığı ekonomik paket de inanılmaz – işçi sınıfını çok düşünmeyen bir parti olarak bilinen Tory’den hiç böyle bir hamle beklemezdim.

Hükümetin internet sitesinde yayınlanan COVID-19 raporunu inceleyebildiniz mi? O rapor neler söylüyor?

15 farklı rapor var içerisinde. Çok kapsamlı bir çalışma olmuş ve olayı sadece sağlık sistemi açısından değil, ekonomik, sosyal ve psikolojik yönden de incelemişler. Kendilerine göre her karar için doğru vakti ve datayı beklemişler. Örneğin okulların başta açık tutulması hem ebeveynlere çocuklardan bilgi akışı sağlamak, hem de doktorlar ve hemşireler gibi kritik işlerde çalışanların çocuklarıyla uğraşmaması içinmiş. İnsanların evde tıkılı kalmasının sadece ekonomik olarak değil (özellikle ucu ucuna geçinen aileler düşünülmüş), beden ve ruh sağlığı için de önemini görüp, ona göre ülkeyi Çin gibi tamamen kapatmak yerine aşamalı kapatmayı tercih etmişler. Raporda da neredeyse her eleştiriye cevap vermişler. Karantinanın neden erken başlamadığına dair eleştirilere karşın modellemeler paylaşmışlar. Bazı insanların “neden geç kalıyorsunuz” eleştirileri var. Ama devletin daha soğuk kanlı ve veriler ışığında hareket etmesi gerekiyor. Kurdukları bilim kurulu ellerindeki dataya göre “sadece yaşlılar evde kalırsa ne olur, ülkeyi kapatırsak ne olur, hiçbir şey yapmazsak ne olur” gibi birçok sorunun yanıtını simülasyonlarla açıklamış. Benim gördüğüm en büyük eksik bu raporlarda işin ekonomik tarafı yok. Hükümet sanırım hazırlıksız yakalanmak istemediği için bu kısma dair çok bilgi paylaşmamışlar. İnsanları bilgilendirmeye odaklanmışlar. Diğer ülkeler de şu an İngiltere’nin elindeki tüm verilere ulaşabilir. Bu raporu aslında hem bilim dünyasına hem diğer ülkelere armağan etmiş oluyorlar.

‘TÜRK GENİ’ DİYE BİR ŞEY YOK, O BİR SAFSATA’

COVID-19 tartışmalarının alevlendiği ilk günlerde özellikle Türkiye’de Türkler’in genetik yapıları itibariyle bu virüsten pek de etkilenmeyecekleri iddia edilmişti? Ülkeden ülkeye genetik yapı bu kadar radikal değişiklikler gösterebilir mi? Farklı gen yapıları herhangi bir virüse karşı daha dayanıklı ya da zayıf olabilir mi?

Bu tartışmaları hepimiz takip ettik. Çok şey söylendi. Aslında bu anlamda karşımızda bir sıtma örneği var Afrika’da çok yaygındı ama elde edilen verilerde Afrikalıların sıtmaya karşı çok daha dayanıklı olduğu ortaya çıktı. Milletlerarası farklılıklar gösteren hastalıklar var. Sıtma ile orak-hücre arasındaki ilişki bunlardan biri. Ama COVID-19 için böyle bir şey söylenemez çünkü böyle bir veri yok. Zaten ‘Türk geni’ diye bir şey yok. O bir safsata. O iddialara gerekli cevaplar zaten verildi, daha fazla bir şey eklemeye gerek yok.
Son yıllarda artan gen haritalandırılmalarıyla Türkler’in çok geniş bir gen havuzu olduğu ortaya çıktı. Çok spesifik örnekler bulundukça bu inanış da azaldı.
Diyelim ki birinde %100 Türk geni çıktı Bir kere birinin böyle olması için zaten önce Türk’ün geni denen şeyin belirlenmesi lazım. Böyle bir kalıp olamaz. Birçok kavim ve birçok insan 100 bin yıldır Mezapotamya’da birbirine karışıyorlar. Bu tarz sözler bilim dünyasında kaale alınmıyor.

‘UMARIM DSÖ VE ÇİN’E SORUŞTURMA AÇILIR’

Siz COVID-19’un bir pandemiye dönüşme sürecini ve sonrasını nasıl görüyorsunuz?

“Neden koronavirüsü engellenmedi, bu stratejik bir oyun” gibi komplo teorilerini çok görüyorum. COVID-19’un pandemik olması için her şart hazırmış! Tabii bunları şimdi öğreniyoruz. Birincisi, COVID-19’un kuluçka döneminin bir gribe göre çok uzun olması, bulaşanların birçoğunun semptom göstermemesi; ikincisi, maalesef Çin’in transparan bir ülke olmaması bu işi belki bir epidemik olarak kalabilecekken bir pandemike dönüştürdü. Üçüncü olarak, maalesef 25 Ocak’ta Çin’de Chinese New Year (Yeni Çin Yılı) idi ve bu yüzden milyonlarca Çinli dünyanın çeşitli yerlerinden Çin’e geri döndüler, 1-2 hafta sonra da yaşadıkları ülkelere geri döndüler. Böylece COVID-19’u bütün dünyaya yaydılar. Ortada bir de Dünya Sağlık Örgütü’nün saflığı var. Çin’den kimlerle görüştülerse COVID-19’un insandan insana bulaştığından çok emin değiliz, ciddi bir şey yok gibi açıklamalar yaptılar. Bu işi Çinliler ya hafife almış ya da bile bile yalan söylemişler. Umarım bu konuda Dünya Sağlık Örgütü’ne ve Çin’e bir soruşturma açılır.
Ben bu salgın konusunda geçtiğimiz günlerde Yuval Noah Harari’nin söylediklerine katılıyorum: Pandemiklerin bundan sonra daha da artacağına inanıyorum. Bu kesin. Çünkü biz virüslere rezervuar olan hayvanların alanlarına daha çok girmeye başladık. Hepimizin doğaya verdiğimiz zararı, hayvanların yaşama alanlarına verdiğimiz zararları bir daha düşünmemiz lazım.
Bundan sonra bence herhangi bir ülkede epidemik çıktığı zaman bu işin direkt, Birleşmiş Milletler’in işi olması gerektiğine inanıyorum. Şu anda bütün ülkeler kendi başlarına savaşmaya çalışıyor. Birleşmiş Milletler’in bir ortak akıl, bir ortak fon oluşturması gerekiyor. Bundan sonra benim korkum, bu karşımızdaki Ebola ya da Marbour gibi bir virüs olsaydı ve kuluçka süreleri 2 hafta olsaydı, dünyanın sonu gelirdi. Bu yüzden gelecek adına endişeleniyorum.
Son olarak, şunu belirtmem lazım: COVID-19 yeni bir salgın olduğu için bütün veriler elimizde değil ve bu, sonuçlarını modellemenin zor kısmını oluşturuyor. Yani, en iyi modelin bile eleştirilebilir yanları olacak. Ayrıca şunu kabullenmemiz lazım: Önümüzde bir pandemik var ve alınacak en iyi karar bile kötünün iyisi olacak.

Sizi Cambridge’te çalışan bir genetik epidemiyologa dönüştüren serüven nasıl şekillendi?

32 yaşındayım, hayatımın 26 senesi İngiltere’de geçti. Türkiye’de doğmuşum ama ben 1 yaşındayken İngiltere’ye gelmişiz. Burada 6 sene kaldıktan sonra Türkiye’ye döndük ve 7-12 yaşlarım arasında Türkiye’de okudum. 2000 yılında ailecek İngiltere’ye tekrar geldik. 4 sene sonra da ben burada koleje, yani liseye, başlamak üzereyken annem ve babam Türkiye’ye döndüler. Ben o zaman 16 yaşıma girmek üzereydim; o günden beri buralarda kardeşimle beraber hayata tutunmaya çalışıyorduk ta ki 3.5 sene öncesine kadar… 2016 sonunda evlendim, şimdi bir de oğlum var 1.5 yaşında: Ishak Ali. Ben onun ismini, Isaac Newton’dan esinlenerek Isaac/Ishak koydum; Ali’yi de eşim seçti.

Geri dönüp baktığımda aklımda hep genetik vardı. Leicester şehri adli tıbbı tamamen değiştiren ‘DNA fingerprinting’in (1984) bulunduğu şehir olarak bilinir. Babam da bir kriminolog olduğu için bana hep bu buluşu yapan bilim insanı Alec Jeffreys’den bahsederdi. Lise notlarım da iyi gelince direkt Leicester Üniversitesi’nde genetik okumaya karar verdim. Hatta 2’nci yılımda Alec Jeffreys hocalarımdan biriydi. Leicester Üniversitesi’ndeki 3’üncü yılımda rahmetli Annette Cashmore’un laboratuvarında son yıl projemi yaptım ve akademisyenliğe karşı ilgim daha da arttı. Kendisine bundan bahsettim ve bana burs bulabileceğini söyledi fakat işler beklediğimiz gibi gitmedi. Kendisi ağır bir MS hastalığına yakalandı ve akademisyenliğe kısmen ara verdi. Tabii benim için burs imkanı kalmamış oldu ama bana “sen başvurularını yap, ben sana iyi bir referans mektubu yazacağım” dedi. Ben de beğendiğim tüm projelere ve hocalara e-mail attım. Ben bunun anne ve babamın duaları sayesinde olduğuna inanırım ama hep dört ayak üzerine düştüm. Neredeyse başvurduğum her yerden “CV’n iyi ama maalesef biz sadece kendi parasıyla okuyacak kişileri kabul ediyoruz” gibi yanıtlar alıyordum. Bristol Üniversitesi’nden bir hoca da bana yine aynı yanıtı verdi ama şöyle bir not düşmüştü: “Bir doktora pozisyonu var, istersen ona başvur. Hem sana daha uygun hem de sadece okul harcını değil, harçlığını da kazanabilirsin.” Hemen başvurdum ve mülakatım çok iyi geçmemesine rağmen bana bu bursu verdiler. Bunu sonradan anladım ama genetik epidemiyoloji alanında İngiltere’de belki de en iyi yere gelmiştim. Bu alandaki en iyi datalardan birisi Bristol’deydi ve alanı tamamen değiştiren 5 hoca varsa 3’u Bristol’deydi. Bursum 4 seneydi ve hiç finansal kaygım olmadan doktoramı bitirdim. Tezimi teslim ettikten bir gün sonra Leicester Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı (postdoc) olarak işe başladım. Artık 4’üncü yılıma başka projelere bakmaya başladım. Bu arada da Cambridge’de bir iş gözüme takıldı ve gizlice başvurdum. Ekim 2018’de, oğlumun doğduğu gün Cambridge’den telefon geldi ve pozisyona beni seçtiklerini söylediler.


Nida Dinçtürk kimdir?

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunu. 2008 yılında Dünya gazetesinde editörlük ve muhabirlik yaptıktan sonra TRT Türk’te yayınlanan Açık Şehir programında içerik üreticisi ve koordinatör olarak yer aldı. Bu sırada İyi Kitap Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi'nin yanı sıra Milliyet Kitap Eki için kitap tanıtımları yazmaya başladı. Son olarak Sputnik Haber Ajansı’nda yine muhabir ve editör olarak görev yaptı. Kapalı devre bir yayın sisteminde içerik üreticisi olarak emek veriyor; İyi Kitap, Milliyet Kitap Eki ve Agos'un yanı sıra Gazete Duvar'da edebiyat yazıları yazmayı ve söyleşiler yapmayı sürdürüyor.