Mutlu Öztürk: Nasıl işçi sınıfı Kürtleşmişse, zindanlar da öyle

HDP Şişli İlçe Eş Başkanlığı görevini yürütürken tutuklanan ve ilk duruşmada tahliye edilen Mutlu Öztürk: Nasıl işçi sınıfı Kürtleşmişse, zindanlar da öyle... 

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - HDP Şişli Eş Başkanlığı görevini yürütürken 13 Ekim 2019’da gözaltına alındıktan sonra 130 gün tutuklu kalan Mutlu Öztürk geçtiğimiz hafta ilk duruşmada tahliye edildi. Öztürk'ün cezaevine girmesinin sebebi ise, "Savaşa hayır barış hemen şimdi, Yaşasın Kobani direnişi" sloganları. Öztürk, cezaevindeyken sayısız öğrencisi hocalarının serbest bırakılması için kampanya başlattı. Yine Galatasaray Lisesi'ndeki arkadaşları da Öztürk'ün, derhal tahliye edilmesi gerektiğine ilişkin çeşitli açıklamalar yaptı. Öztürk bu dayanışma mesajlarını hissettiğini söylerken yaşadığımız bu dönem için, "Ne yazık ki biraz 1'inci Dünya Savaşı öncesine biraz da 1930'lar dünyasına benziyor" diyor.

Tarih öğretmeni ve yıllardır HDP'de siyaset yapan Mutlu Öztürk'le tahliye sonrası konuştuk...

'SONUNUN SİLİVRİ OLDUĞUNU BİLİYORDUK'

Gözaltı ve tutuklama sürecine gelmeden önce HDP üyeliğinizi konuşalım. HDP Şişli Eş Başkanlığı'na geçiş süreciniz nasıl oldu? 

HDP'li olma hikayem epey eski. Partinin içinden çıktığı HDK sürecinden itibaren bu güzel işin bir parçasıyım; parti kurucularındanım, HDP'nin kuruluşunda yer alan ilk 70 küsur kişiden biriyim. 7 Haziran zaferinden sonra hafif kendi köşeme çekileyim dedim ama malum, konjonktür böyle şeylere pek izin vermiyor. Partiye çok sert bir saldırının başladığını görünce, yeniden mahallemden başlayayım dedim. İyi de oldu; 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerini kenardan izleseydim çok üzülürdüm. Her şey bir yana, memleketi Sarıgül’den (Mustafa Sarıgül) kurtarmaya katkının onuru, bence bizim ilçe örgütünde. Geçen gün Şişli CHP’nin eskilerinden bir arkadaş, Çelik Özdemir bir tweetinde, sağ olsun, hakkımızı teslim etmiş: 'Mutlu Hoca Şişli seçimlerinde CHP ilçe başkanından daha çok çalışıp orayı Sarıgül çetesine teslim etmeyen HDP ilçe örgütünün eşbaşkanı olan değerli bir yoldaşımızdır; şimdi, dayanışma zamanı' dedi. Yerel siyasete dair ciddi dersler içeren kıymetli bir seçim süreciydi, belki bir ara onu da konuşuruz. Ama özetlersem, bu topraklarda siyaseti ve demokrasiyi boğmaya yönelik en uğursuz saldırılardan biri yaşanırken, kenarda durmak olmaz diye düşünüp, 2018 Aralık ayında gelen öneriyi kabul ettim. Demirtaş’lar alındığından beri zaten önerim, “bir, mümkünse ilçe eş başkanlarını hukukçulardan seçelim, iki, olabildiğince kamikaze ruhlu arkadaşları öne alıp kalanımızı da yerele, toplumun içine gömelim, alacağımız hasarı böylece azaltalım” şeklinde idi. Yani HDP Şişli Eş Başkanlığı'na gelirken de, Sarıgül’ü yenerken de, sonunun Silivri olduğunu biliyorduk. Baş göz üstüne. Böyle dönemlerde, siyasetin tadı daha bi' başka, daha hakiki.

Kamikazelerden kastınız nedir?

O partinin kapısının açık durması lazım. Ne pahasına olursa olsun. Çünkü baskı dönemlerinin temel özelliklerinden biri bu: Seni ve sözünü, görülmez kılmak. Normalde bir yurttaş için hapishaneye girmek, haklı olarak, bir problem. Ama kendisini devrimci addeden bazılarımız da bazı zamanlarda, dışarıdaki etkisinden daha fazlasını, içeri girerek yaratabilir, faşizme karşı kendi gövdesini kullanarak bir barikat oluşturabilir. Devletin baskı aygıtı seni ve sesini yok etmeye çalışıyorken, 'davetiniz kabulümdür' diyebilenlere ihtiyaç doğar. Bilirsin işte, 1970'lerden beri birikmiş bir devrimci damarın yarattığı, genelde partileri yetersiz bulan bu eleştirilerinde de genelde haklı olan ve kenarda duran ablalar, abiler, kardeşler... Ama böyle yoğun baskı dönemlerinde de ortaya çıkıp ellerini taşın altına koyarlar. Geçtiğimiz iki üç sene, bu kesimin öne çıkma zamanı idi. Zaten ben de biraz bu çerçevede sorumluluk almalıyım dedim kendi kendime.

'DEVRİMCİ MAHPUSLARIN GÖSTERDİĞİ DİRENÇ BİR GELENEK OLUŞTURMUŞ'

HDP’nin 7’nci kuruluş yıldönümü için gittiğiniz Beşiktaş ilçe binasına girmeniz engellendi ve gözaltına alındınız. Bundan sonra Silivri Cezaevi'nde 130 gün tutuklu kaldınız. Tutukluluk süreci sizin için nasıl geçti? 

Kendi açımdan yaşanması gereken, zenginleştirici bir deneyim olarak düşünüyorum. Türk cezaevi sistemi, tam bir insan öğütme makinası, bunu biliyordum. Ama bu kadarı da hakikaten olmaz. Hele adli bir suçtan girmişseniz! Ki onların da büyük çoğunluğu yine Kürtler. Nasıl işçi sınıfı Kürtleşmişse, zindanlar da öyle. ABD’deki zenciler misali. Cezaevi işleyişi bu kişileri çok fazla eziyor. Siyasi tutsakların durumu ise en azından Silivri’de nispeten daha iyi. 12 Eylül döneminden beri devrimci mahpusların gösterdiği direnç, bir gelenek oluşturmuş durumda.

Cezaevinde gözlemleme şansı yakaladığınızı söylediniz. Bu gözlemlerden en önemlisi sizin için ne oldu?

Bitlis, Şırnaklı, Cizreli, Amedli ailelerin, oğulların 40 dakika görebilmek için bin yüz km, bin dört yüz km yol yapmak zorunda bırakılmaları, en çarpıcı mesele olabilir. Devletin belki de uyguladığı en affedilmez insan hakları ihlallerinden bir tanesini sanırım bu oluşturuyor.

'BOYUN EĞECEK BİR SİYASİ MAHPUSLUK GÖRMEDİM'

130 günlük tutukluluk süreci sizde nasıl bir ruh hali yarattı?

Kendi adıma ve yakınımdakiler için söylüyorum: 'Öldük, bittik, mahvolduk...' diyen görmedim; tam tersine, bir inat ve, şairin dediği gibi,  'vurun ulan vurun ben kolay ölmem' duygusu gördüm içeride. Devlete buradan haber etmiş olayım: Kürtlere ancak hakla hukukla adaletle gidilirse bir karşılığı vardır; adaletsizlik, sadece ve sadece inat, öfke ve hesabını sorma duygusunu yaratıyor.

Mutlu Öztürk: Devletin savcısının IŞİD'e karşı üretilen bir sloganı üzerine alınmasında bir tuhaflık var.

'BU SLOGANLA KAVGA ETMEMELERİNİ ÖNERİRİM'

HDP'nin basın açıklamasında, 'savaşa hayır, barış hemen şimdi' sözleri suç delili olarak sayıldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlçe örgütü önünde o gün yaşanılanların o kadar büyütülmesinin arka planında, konjonktür vardı. Yoksa, mesela  'Katil Devlet' sloganının Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından suç sayılmadığı ortada. 'Yaşasın Kobani direnişi' sloganı ise, IŞİD'e karşı direnenlerin yarattığı bir slogan. Devletin savcısının IŞİD'e karşı üretilen bir sloganı üzerine alınmasında bir tuhaflık var. Bu akılca bir iş değil. No Pasaran sloganı neyse, bu slogan da odur. Bu sloganla kavga etmemelerini öneririm.

'HAKSIZ ÇIKTIM...'

Cezaevindeyken sizin tahliye edilmeniz için oldukça etkili bir kampanya yürütüldü. Öğrencileriniz, meslektaşlarınız, dostlarınız açık mektuplar yazdı. Galatasaray Lisesi'ndeki arkadaşlarınız sizin için dayanışma mesajları yayımladı. Sizin için bu dayanışma ne anlama geliyor?

Elbette muhteşem bir duygu. O dayanışma mesajlarını hep aldım. Daha önce de arkadaşlarımdan birileri içeri girdiğinde, dışarıdaki kalabalıkları nasıl daha duyarlı kılabileceğimize epey kafa yoruyordum. Evet, benim özelimde yeterli ve güçlü bir kampanya yürüdü ancak benzerlerini yaygınlaştırmanın, içerideki binlerce yoldaşımız için de işleyen bir dayanışma modeli, bir kamuoyu bilgilendirme mekanizması elzem. Bunun üzerine düşünmemiz lazım. Bir halk yıllardır cezaevinde çürütülmeye çalışılıyor. Öykülerini, adlarını -eğer istiyorlarsa, tabii ki bilinir hale getirmek, yaşatılan derin haksızlığın, bizimle aynı düşünmeyen insanlar için de hissedilebilir olmasını sağlamaya çalışmak lazım. Sınıf arkadaşım Tuna Altınel cezaevinden çıktığında kendisine, 'Senin için dayanışma kampanyası yürütmek kolay olabilir ama benim için böyle kolay olmayacak' demiştim. “Çünkü ben Kürt'üm…” Ama öyle olmadı, haksız çıktım. Arkadaşlarımın yatılı okul kardeşliğine minnettarım. Ama aynı cümleyi aklından geçiren koğuş arkadaşlarım olduğunu biliyorum. Onları da haksız çıkarabilmeliyiz; “çıktığınızda, müebbetlikleri unutmayın” cümlesini, ben unutmayacağım. Unutmamayı, hepimize de, öneriyorum.

Yıllarca Tarih öğretmenliği yaptığınız, sayısız öğrenciniz mezun oldu. Size bu süreçte ulaşan öğrencilerinizden nasıl tepkiler aldınız? 

90'ların ortasından 2010'ların ortasına kadar, dersine girdiğim, dersleri paylaştığım diyeyim, çok öğrencim oldu. Örneğin avukatlığımı yapan Sumru, benim öğrencimdi. Bir gün Silivri'ye geldi ve  'Hocam ben lisedeki derslerinizi unutamıyorum; dünya görüşümüz belki farklı belki benzerdir ama ben sizi savunmak istiyorum' dedi. Duruşmadaki en güzel savunmalardan birini o yaptı. Benimle ilgili kampanya sayfasına görüş yazan öğrencilerimin yazdıkları da unutulmazdı. Şu cadı avı konjonktüründe sessiz kalsalardı da onlara da gönül koymazdım ama sessiz kalmadılar, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” birer cumhuriyet yurttaşı tavrı alabildiler; hepsine minnettarım.

'GİTMESİ GEREKEN BİRİ VARSA O BİZ DEĞİLİZ' 

Ülkemizde cezaevine girip çıkanlar kendilerini büyük bir baskı altında hissediyor. Kimi zaman da yurtdışına gitmek gibi yöntemleri seçiyorlar. Sizin böyle bir düşünceniz oldu mu? 

Umutsuz olmadım hiçbir zaman. Umutsuz olsaydım burada olmazdım. Daha geçen ağustosta, yurtdışındayken, 'kal burada' diyen tanıdıklar oldu. Ama hayır, burası bizim. Eğer birinin gitmesi gerekiyorsa, o biz değiliz. Bizi kovmak isteyenlerin gitmesi lazım. Dünyanın her tarafı bizim. Ve ama, burayı terk etmeye de niyetimiz yok. Buradan giden, gitmek isteyenler için bir şey demiyorum, insanlar ülkelerini terk etmek zorunda kalabilirler. Ama ben öyle bir yerde, toprağından kopartılmış bir bitki gibi hissederdim sanırım.

Bilinen bir tarih hocasısınız... Şu an Türkiye'de yaşanan gözaltıları, tutuklamaları, kanun hükmünde kararnamelerle ihraçları neye benzetiyorsunuz?

Bu dönem ne yazık ki biraz 1'nci Dünya Savaşı öncesine biraz da 1930'lar dünyasına benziyor. Tabii bu saydığım dönemler karanlık dönemler, ama aynı zamanda insanlığın en görkemli karşı koyuşlarının da olduğu dönemler; tanrı, sonunu benzetmesin.