Prof. Alkan: Hakyolcusundan Menzilcisine kadar Adli Tıp'ın içindeler

Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Alkan, yargılamalarda kilit önleme sahip Adli Tıp Kurumu ile ilgili çarpıcı tespitlerde bulundu: Adli Tıp Kurumu Adalet Bakanlığı’na bağlı bir kurum. Bu başlı başına uygunsuz bir durum. Özerk yapısı olması lazım. Maalesef bu alanı hiç bir iktidar bırakmak istemiyor. Adli Tıp yapılanması içinde bir tek Gülen cemaati yok. Birçok yapı var. Hakyolcusundan tutun, Menzilcisine kadar. Kamuoyu gündeminde yer eden, yeri geldiğinde içinde siyaset barındıran dosyalarda Adalet Bakanlığı’nın bir etkisi olduğu göze çarpıyor. Müdahale edildiği konusunda hiçbir tereddütüm yok.
Prof. Dr. Nevzat Alkan, "Sonuç itibariyle bir rapor yazıyorsunuz. Doğru olabilir, yanlış olabilir. Yanlış olursa bunun diyetini ödemelisiniz. Batı’da böyle. İnsanlar rapor yazıyor, tek imzalı ama bizde bir raporun altında 10 tane imza var. Kim formüle etti belli değil. Muhatap bulamıyorsunuz" diyor.

Filiz Gazi  fgazi@gazeteduvar.com.tr

İSTANBUL – Adli Tıp Kurumu Başkanlığı resmi sayfasında “misyon” başlığı altında şu cümleler yer alıyor: “Kendisine kanunla tanınmış olan adli bilirkişilik görevini her zaman bilimsel kıstas ve tespitler ışığında, en tarafsız ve güvenilir şekilde icra etmek; gerçeğin ortaya çıkmasına ve adaletin tecellisine mümkün olan en hızlı şekilde katkı sağlamak.”

“Devlet dediğin sen, ben, o” denilir ama değil. Devlet dediğin, en güçlüler. Yukarda bir yerlerde başlayan çürüme zamanla bütün kurumlara sirayet eder. Adalet işlemezken ona bağlı kurumların güvenilirliğine şüpheyle bakmak da bu yüzden.

Yargı kararlarına yön veren Adli Tıp Kurumu, Adalet Bakanlığı’na bağlı bir kurum ki yukarıda alıntıladığım misyon düşünüldüğünde bağımsız, özerk bir kurum olması gerekiyor. Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Alkan, “Kamuoyuna yansımış çok sayıda dosya var. Adalet Bakanlığı’nın bu dosyalara müdahale etmesine mani olacak bir yapı yok. Bir bakanlık yetkilisinin telefon açtığında kurum başkanının ‘Dosyalara müdahale etmeyin’ deyip, suratına kapatması teorik olarak mümkün değil. Sonuç olarak amiri” diyerek özetliyor durumu.

Nevzat Alkan’la adli tıp bulgularını anlama açısından teknolojik olarak nerde olduğumuzu, vakti zamanında kurumun içinde cemaat üyelerinin olup olmadığını, şimdi durumun nasıl olduğunu ve pek çok şeyi konuştuk.

 Adli Tıp Kurumu niçin önemli?

Demokrasilerde üç güç var. Yasama, yürütme, yargı. Yasama meclis; kanun yapıyor. Yürütme; hükümet, ülke yönetiliyor. Yargı da emir talimat almadan bağımsız bir şekilde adaleti tesis ediyor. Bu kollardan biri olan yargıda faaliyetini sürdüren hakim, savcı ve avukatlar bilmedikleri konu hakkında bilgi almak zorundalar. Tıpla ilgili de Adli Tıp’tan görüş alıyorlar. Bu yüzden önemli.

EVREN 30, DEMİREL 100, GÜL 100, SEZER 300, ERDOĞAN 8 HÜKÜMLÜYÜ AFFETTİ’

Adli Tıp Kurumunun bağımsız olduğunu düşünüyor musunuz?

Adli Tıp, Adalet Bakanlığı’na bağlı bir kurum. Bu başlı başına uygunsuz bir durum. Özerk yapısı olması lazım ki sonuçta yargıya rapor veriyor. Maalesef bu alanı hiç bir iktidar bırakmak istemiyor. 1993’ten beri Adli Tıp içindeyim. O tarihten beri bu söylenilir, özerk ve bağımsız olmalıdır diye ama değil. Uygulamada da Adalet Bakanlığı’nın etkisi raporlarda ortaya çıkıyor zaten. İki yapı var. Bir Adalet Bakanlığı’na bağlı Adli Tıp Kurumu. Bir de üniversiteler. Üniversiteler daha bağımsız, bu sistemin içinde çok yer almıyor. Daha ziyade Adli Tıp Kurumu yer alıyor. Bunun da nedeni karar vericilerin buraya tahakküm kurabilmesi. Hakim, savcı bilirkişi seçiminde hürdür. Arzu ettiği herkese sorabilir ama Yargıtay kararlarında Adli Tıp Kurumu öne çıktığı için oradan rapor almayı tercih ediyorlar. Bu da sonuç itibariyle iktidarın güç alanı olduğu iddiasını netleştiriyor. Hukuk, “bilirkişi adaleti” der. Cumhurbaşkanlığı affı diye bir şey var. 1982 Anayasa’ndan beri sayılar belli. Kenan Evren 30 hükümlüyü affetmiş. Turgut Özal görev yaptığı süre içerisinde 30, Süleyman Demirel 100, Abdullah Gül 100, Ahmet Necdet Sezer 300 hükümlüyü affetmiş. Halihazırdaki cumhurbaşkanı bugüne kadar 8 hükümlüyü affetti. Devlet, bu bilirkişilik yapılanmasını tesadüfe bırakmak istemiyor.

‘KAMUOYU GÜNDEMİNE GELEN DOSYALARA MÜDAHALE EDİLİYOR’ 

Aklınıza gelen, Nesnel yorum yok burda yok dediğiniz dosyalar var mı?

Kesinlikle denk geldiğimiz oluyor. İnternette var, bakabilirsiniz. Süren yargılamalar için ise örnek vermem doğru olmaz. Sonuçta Adli Tıp çok büyük bir iş yükü altında yani merkezi İstanbul’da olan yaklaşık 7 bölgede, 81 ilde yapılanmaları olan bir kurum. Soruşturma aşamasında savcılıklara, yargılama aşamasında da hakimliklere rapor veriyor. Çoğu dosya özellik arz etmiyor. Sıradan olayları ihtiva ediyor. Oralara nesnelliği sorgulanmayacak raporlar yazılıyor ama kamuoyu gündeminde yer eden, yeri geldiğinde içinde siyaset barındıran dosyalar olduğunda o zaman Adalet Bakanlığı’nın bir etkisi olduğu göze çarpıyor. Müdahale edildiği konusunda hiç bir tereddütüm yok.

Failin kolluk olduğu dosyalara nasıl etki ediliyor?

Kamuoyuna yansımış çok sayıda dosya var. Adalet Bakanlığı’nın bu dosyalara müdahale etmesine mani olacak bir yapı yok. Talimat verme durumu da söz konusu. Bir bakanlık yetkilisinin telefon açtığında kurum başkanının “Beni aramayın, dosyalara müdahale etmeyin” deyip, suratına kapatması teorik olarak mümkün değil. Sonuç olarak amiri.  Mesele Şebnem Korur Fincancı’nın yaşadığı bir olay var. Şebnem hanım eskiden birinci kurulun başkanıydı. Yani Adli Tıp Kurumun’da üst düzey yöneticisiydi. Şebnem hanım, sendikacı Süleyman Yeter’in polis şiddetinden öldüğünü gerekçelendiren bir rapor yazdı ve görevine son verildi. ( https://www.evrensel.net/yazi/69837/donek ) Sadece bu olay sistemin ne kadar sert olduğunu gösteriyor. O nedenle Adli Tıp Kurum çalışanları çok tedirgin ve huzursuz. Biz üniversite hocası olduğumuz için kamuoyunu aydınlatma yükümlülüğümüz var. O nedenle açık konuşabiliyoruz.

AVUKAT BAŞKA BİR UZMAN GÖRÜŞÜNÜ MAHKEMEYE SUNABİLİR

 Durum böyleyse Adli tıp raporlarının denetime açık olması gerekmez mi?

Evet gerekir. Bir raporun gerekçesi ortaya konulmuşsa, o rapor hakikaten hakkaniyetli değerlendirilebilir. Çoğu dosyada gerekçe pek yer almıyor. O zaman da raporun ne kadar sağlıklı olduğuyla ilgili soru işareti oluyor. Sıradan olaylar için bu çok dikkat çekmiyor ama yeri geliyor Türkiye siyasetine damga vuracak dosyalar için raporlar çıkıyor. O raporların irdelenebilmesi için denetim şart. Ancak bu durum için hukuk sistemimizin sağladığı olanaklar var. Savcı ya da hakim Adli Tıp Kurumu’na dosya inceletebiliyor. Avukat ve müvekkillerine de başka uzman görüşü almak için dosya inceletebiliyor. Yani aynı dosyanın fotokopisini alıp üniversiteye getirebilir… Diyelim bana ya da bir başka uzmana dosyayı değerlendirmesi için verebilir. Buna da “uzman mütalaası” deniyor. Yani iki çeşit rapor var. Bir bilirkişi raporu, savcı ya da hakim tarafından alınan rapor. Bir de avukat ya da temsil ettiği müvekkil tarafından alınan rapor. Taraf kendisi rapor alıyor ve ilgili merciye sunuyor. Hukuk da bunu eş kabul ediyor. Sistem iyi olsun diye “uzman mütalaası” getirilmiş. Yeri geliyor diyor ki, şu rapor daha hakkaniyetli, gerekçeli. Ben Adli Tıp Raporu’na uymuyorum.

BİR YERE MUHTAÇ EDİLDİ, HUKUK MERCİLERİ KARŞI ÇIKMADI

Böyle örnekler var mı?

Aşırı sık olan bir durum değil ama var. Örneğin, kadın doğum uzmanının tıbbi uygulama hatası var, deniliyor. Kurum diyor ki, yok. Mahkeme diyor ki, raporu ikna edici bulmadım. Kadın Doğum uzmanı kusurludur diye karar verebiliyor. Teknik bir şey anlatayım. Ülkede cezaevinde bulunan tutuklu hükümlüler için iki tane rapor çeşidi var. Biri cumhurbaşkanlığı affıyla ilgili. Diğeri infaz erteleme ile ilgili. 1 Haziran 2005’te, “Ceza ve Güvenlik Tedbirleri İnfazı” hakkında kanunda bir düzenleme yapıldı. Denildi ki, bu rapor tipini sadece Adli Tıp Kurumu üçüncü kurul verebilir ya da mevcut raporu onaylar. Böyle bakınca sanki düzen tertip edilmiş gibi görünüyor ama bu o demek değil. Sonuçta bir çok insan cezaevinde hasta oluyor. Şu an 280 bin tutuklu var. Bu sayı geçmiş yıllara göre oldukça artmış durumda. Rapor bir çok yerden çıkarsa devlet bunu disipline edemeyecek ama bir yerden çıkarsa disipline edebilir. Hakimler bilirkişi seçiminde hürdür. Hakkari’den de bir hekimi de seçebilir, Adli Tıp’a da başvurabilir. Devlet bunu elinden alıyor ama hiç bir hukuk mercisi de bu niye böyle, yetkimiz kısıtlanıyor, bizi bir yere muhtaç ediyorsunuz demiyor.

 POLİS VE JANDARMA RAPORLARINDA ARTIK İSİM YOK

Adli Tıp kurumu işleyişi -olumlu örnekler bakımından- dünyada nasıl?

Sonuç itibariyle bir rapor yazıyorsunuz. Doğru olabilir, yanlış olabilir. Yanlış olursa bunun diyetini ödemelisiniz. Batı’da böyle. İnsanlar rapor yazıyor, tek imzalı ama bizde bir raporun altında 10 tane imza var. Kim formüle etti belli değil. Muhatap bulamıyorsunuz. Müdahale etseniz bütün ülke tıkanacak, sistem duracak. Dünyada böyle değil. Amerika’da her yerde değişik laboratuvar tipleri var. Federal laboratuarlar, polisin, üniversitelerin…  Hangisi daha iyi çalışıyorsa o üste çıkıyor. Dikkatinizi çekmemiş olabilir. Son üç dört senedir, polis ve jandarma kriminal laboratuarlarında isim de yazmıyor. Kod yazıyor. Yani artık rapor vereni de sorgulayamıyorsunuz.

Kadına yönelik dosyalarda şiddetin izi sürülebiliyor mu? Raporlara eril bakış yansıyor mu?

Kamuyu baskısı olduğunda didik didik edildiği için daha dikkatli çalışılıyor. Kadına yönelik şiddetin fiziki bulgular kısmı var. Bir de ruhi bulgular kısmı. Fiziki bulgular kısmını ortaya koymak, raporlamak zor değil ama ruhi bulgular kısmı nispeten daha zor. Psikiyatristlerden destek alıyoruz. Zaman zaman da işte ‘Adli Tıp’ın raporları net değil, bir açıklama getirmiyor’ da deniyor. En son Şule Çet dosyasında görüldüğü gibi ama bazen tıp da yorum yapamıyor. Diğer yandan tıpta kesinlik yok. O nedenle biz hiç bir rapora “yüzde yüz” diye yazmayız. Babalık testlerinde bile yüzde 99, 99’dur. Bazen de çıkan rapordan kamuoyu hoşlanmıyor. Dosyalara bakarken olasılıklar hesap edilir. Hem dosyaya bakıyorsunuz hem bulgulara bakıyorsunuz ve bir yorum yapıyorsunuz. Tıpta bir çok şey izah edilebildiği için başka şekilde orada olasılık hesabı yapılıyor ve deniyor ki, ‘muhtemelen şu, ama şöyle de olabilir.’ Mahkemeye, siz olayın akışına göre hukuk olarak değerlendirin deniyor. Yine burada en  önemli nokta tarafların uzman mütalaası alabilme imkanı. Mesela yine Şule Çet olayında Mersin Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen uzman mütalaası, otobüste tekme yiyen şortlu kız dosyasında tarafımızca düzenlenen uzman mütalaası çok önemli.

Kolluk tarafından delillerin toplanıldığı aşamalarda kusursuz ilerlendiğini söyleyebilir miyiz?

Kolluğun görevi delil değerlendirmek ya da yorumlamak değil. Kolluk bu konuda aslında eğitimden geçiyor, duyarlı oldukları da söylenebilir ama 15 Temmuz sonrasında polis teşkilatında büyük bir tasfiye olduğu için bir çok eğitimden geçmiş insan teşkilat dışında bırakıldı. Yeni gelenler de yeni intibak ediyor. Kriminal laboratuarlarda, olay yeri incelemede, asayiş ekiplerinde de aynı şey söz konusu. Özel olarak bir şeyi sarsaklıyor değiler.

Gar Katliamında olduğu gibi olay yeri incelemede çok sayıda aksi örnek de var. Duyarlı olmadıkları da oluyor.

Eğer ihmal ise ayrı bir dert. Kasıtlı ise daha büyük bir dert. Bu durumda ilgili cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulunmak gerekir.

HAK YOLCUSUNDAN, MENZİLCİSİNE KURUMUN İÇİNDELER

Cemaat, Adli Tıp Kurumunun içinde söz sahibi miydi?

Kesinlikle… Çünkü Adli Tıp kritik bir yer. Yargılama adli tıp raporlarıyla yön aldığı için cemaat burayı boş bırakmamış ve çok sıkı bir şekilde adam sokmuş. Bunu şurdan da görüyoruz. Bir ara Adli Tıp için tıpta uzmanlık sınavı çok yükselmişti. Bu onların ilgisinden kaynaklandı. Soru da verdiklerini göz önüne alırsak…

Şimdi durum nasıl?

15 Temmuz sonrasında yaklaşık 70 doktoru tutukladılar ya da teşkilattan çıkardılar. Eminim sayı bu kadar değildir. Daha da fazladır ama işte ilk etapta 70 kişi uzaklaştırıldı. Adli Tıp yapılanması içinde bir tek Gülen cemaati yok. Bir çok yapı var. Hakyolcusundan tutun, Menzilcisine kadar.

Bu nasıl sağlanıyor?

Adli Tıp’ın özelliği atama ve terfiyi bakanlığın belirlemesi. Öyle olunca kendi zihniyetinde olan insanların önü açılıyor.

Türkiyedeki adli tıp teknolojiyi takip edebiliyor mu?

Teknolojiyi zaten Türkler üretmiyor. Buradaki distribütörler vasıtasıyla polis, jandarma kriminal gibi teşkilatlara ve adli tıp laboratuvarlarına satılıyor. Teknolojide bir sıkıntı yok ama teknoloji ne kadar hakkaniyetli kullanılıyor? Tüm o cihazların kapasitesi bütün işlere yönlendiriliyor mu? Bu konu sıkıntılı. Tabi ki yönlendirilemiyor. Çok sayıda dosya var. Bütün dosyaların bu tür birimlere, laboratuvarlara intikali söz konusu değil. Bazı şeyler yerel çözülmek durumunda kalıyor.

Delil toplamada ek bir kuruma ihtiyaç var mı?

Delil toplama işini olay yeri inceleme ekipleri yapar ama ceset varsa mutlaka adli tıp uzmanının olay yerine gitmesi lazım. 7 gün 24 saat… Şu an öyle bir şey söz konusu değil. Belli saatlerden sonra o ilde kim görevliyse -nöbetçi adli tabip denilen pratisyen hekimler, 6 yıllık tıp eğitimini almış ama uzmanlaşmamış doktorlar- gidiyor. Halbuki bir adli tıp uzmanının gitmesi gerekiyor. Bunu polis ya da jandarma incelememeli. Şu an Türkiye’de bu eksik.

‘ESKİDEN ÇOCUKLAR 9-10 KEZ DİNLENİLİRDİ, ŞİMDİ AYNALI ODA KULLANILIYOR

Çocuk istismarları dosyalarında çocuklar nasıl dinleniliyor? Bu konuda kamuoyuna yansıyan çok kötü örnekler var.

Eskiden çocuk istismarı vakalarında çocuk 9- 10 kere dinlenilir, değerlendirilir, muayene edilirdi. Savcı ayrı dinliyordu, polis ayrı dinliyor. Hakim ayrı, biz ayrı… Çağdaş ülkeler bu işi nasıl yapıyor diye kafa yorunca özellikle cinsel istismar olguları için Sağlık Bakanlığı bünyesinde “Çocuk İzlem Merkezi” (ÇİM) kuruldu. Türkiye’de 35, İstanbul’da 4 tane var. Şimdi aynalı odalar kullanılıyor. Psikolog ya da sosyal hizmet uzmanı çocukla görüşme yapıyor. Biz aynanın arkasında kalıyoruz. Görünmüyoruz. Onun kulaklığı var. Sorularımızı iletiyoruz. Camın arkasında savcı, avukat, adli tıpçı oluyor ve bir kerede işin içinden çıkılmaya gayret ediliyor.

Bu her yerde olabiliyor mu? Anadolu şehirlerinde örneğin?

Şu an 31 ilde yaklaşık 35 tane merkez var. Bütün hepsinde yok. O ilde ÇİM (Cocuk İzlem Merkezleri) yoksa komşu ile gönderiliyor mu? Muhtemelen gönderilmiyor. Eski usül devam ediyor olabilir.

MAHREMİYET KONUSU SIKINTILI AMA GÖREV BASINA DÜŞÜYOR

Özellikle cinsel saldırı dosyalarında -teknik anlamda olay yeri inceme belgeleri olsa dahi- mahremiyetin korunmasına dikkat edilebiliyor mu?

Yargılamalar kamuya açık. Mahkemelere gidip oturabiliyorsunuz. Hakim, sen kimsin, niye buraya geldin diyemez. Hakim, yargılamayı kamuya kapatabilir ama gerekçesini  ortaya koymak zorunda. Ana ilke kamuya açık olması. Bu yüzden mahkemeye sunulan belgeler aleniyet kazandığı için bir şekilde gazetecinin eline geçip, kamuoyuyla paylaşabiliyor. Mahremiyet konusu sıkıntılı ama burada görev basına düşüyor. Yani bunun böyle çok acı örnekleri var. Cem Garipoğlu, Münevver Karabulut olayındaki gibi… Orada otopsi raporu hiç kamuoyunda yer almadı. Halbuki herkes de var. Neden? Çünkü orada başka şeylere bakacak kamuoyu. Dikkat edildi. Bir cinsel saldırı olgusunda şahsın bekareti bozulmuş mu? Bozulmamış mı? Bunu kamuoyuyla paylaşırsak şahıslar üzülür. Bunun önlemini adli tıp almış durumda. Diğer taraftan Türkiye’de yaşayan insanlar özellikle cinsellik konusunda çok hassas ve tabu olarak kabul ediyorlar. Batı böyle kabul etmiyor. Hayatın bir parçası olduğunu bildiği için rahatlıkla paylaşabiliyor. Aslında doğru olan hayatın parçası olarak kabul etmek. Bunu paylaşabilmek lazım. Mesela Türkiye’de hiç bir siyasetçi eşcinsel olduğunu açıklayabiliyor mu? Hayır. Obama’dan tutun Clinton’a kadar hepsi ‘hukuk fakültesinde okurken esrar kullandık’ diyebiliyor ama siyasi hayatında bir sıkıntı yaşamıyor.