Aydın Çubukçu: Devrim biçim arıyor, devrimciler buna kafa yormalı

Yazar Aydın Çubukçu, 2020'nin başlangıcında dünyada ve Türkiye'deki durumu Gazete Duvar için değerlendirdi. Halk kitlelerinin ciddi bir değişim istediğini, ama bu değişimin biçiminin ne olması gerektiğini bilmediği bir belirsizlik ve arayış olduğunu belirten Çubukçu, "Devrim kendisine biçim arıyor. Devrimcilerin kafa yorması gereken asıl problem budur" dedi.
Aydın Çubukçu: "Milyonlarca çocuğu tarikatların insafına terk etmiş olmak, okulların tümünü imam okulu haline getirmek bu ortamın oluşmasına büyük bir katkıdır, ama bundan daha önemli olan, bütün bir toplumun umutsuzluğa, çaresizlik duygusuna sürüklenmiş olmasıdır."

Hakkı Özdal  hozdal@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Yazar Aydın Çubukçu geride kalan yılın gösterdikleri ışığında 2020’yi değerlendirirken, “Emperyalist kapitalizm uzun süredir bir krizden diğerine sürükleniyor ve en büyük kapitalist ülkeler dâhil olmak üzere, her yerde bugüne kadar örneği görülmeyen tipte bir sosyal hareketlilik yaşanıyor” diyerek yaşananlar için ‘kıyamet alameti’ tanımını kullandı: “Atmosferde, savaş ve devrim haber veren belirtiler çok. Bu ikisinin bir arada görünmesi gerçekten kıyamet alametidir!”

Çubukçu’ya yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle:

İngiltere seçimleriyle başlamak istiyorum. Neoliberalizmin krizi yaygın bir kanaat haline gelmekteyken ortaya çıkan sonucun küresel kapitalizm açısından nasıl bir anlamı var? 2020 Kasım’ında ABD’de de seçim yapılacak ve popülist liderlerin sandık başarısı devam ediyor gibi görünüyor. Bu gidişatın sol-sosyalist bir seçenekle tersine çevrilmesinin olanakları var mı sizce?

İngiltere’deki son erken seçimler, sözünü ettiğiniz krizin İngiltere’ye yansıma biçimi olan Brexit tartışmaları dolayısıyla, bir çözüm olur umuduyla gündeme getirildi. Brexit tartışmaları, aylarca İngiltere kamuoyunun tek gündem maddesi olarak kaldı. Siyasal, ekonomik, kültürel açılardan tartışıldı, sonunda bir kördüğüm olarak halkın önüne kondu. Konu, Brexit’in kendisi olmaktan çıkıp bu tartışmalardan ve AB’den kurtulmak gibi acayip bir içerik kazandı. Seçimler, adeta buna bir son verecek tek imkân halinde halkın önüne geldi. Ve AB’den çıkış konusunda en belirsiz, en kararsız tutuma takılan İşçi Partisi, beklenmedik derecede ağır bir yenilgiye uğradı. Muhafazakârlar, İşçi Partisi’nin geleneksel olarak “kalesi” sayılan işçi bölgelerinden bile önemli oranda oy çalmayı başardı. Burada sağcı popülist propaganda, ırkçılık, antikomünizm, yabancı düşmanlığı gibi halkın en geri eğilimlerini kullanmak biçiminde kendisini gösterdi. Bunun karşısında İşçi Partisi’nin seçim manifestosu, halkın en temel ihtiyaçlarını öne çıkarmak, sağlık, eğitim, toplu ulaşım gibi gündelik maddi çıkarlarını savunmak, kaynak olarak da “çok kazananların çok vergi vermesi” hedefini göstermek anlamında “popülist” idi.

Tuhaf görünen şu ki, seçmen iki “popülist” çağrıdan kendi somut ve güncel çıkarlarını ifade eden programa oy vermedi. İşçi Partisi bunu seçim manifestolarının Brexit’in altında kalmış olmasıyla açıkladı.

Bu durumda, “gidişatın sol-sosyalist bir seçenekle tersine çevrilmesinin olanakları” üzerine tartışırken, lafta kalan “çok doğru” programlara sahip olmanın yeterli olmadığını tespit ederek başlayabiliriz. İP, ülkenin en büyük sendikalarının desteğine sahip, ama sendikalar kendi kitlelerine hâkim değil. Çoğu bürokratik yönetimlerle malul ve ciddi hiçbir kitle hareketini yönetebilme yetenek ve niyetinde değil. Sendikalar, örneğin 1 Mayıs kutlamalarına, kitlesel çevre hareketlerine, savaş karşıtı ya da ırkçılık karşıtı gösterilere ilgisiz. Dünyanın hemen hemen her köşesinde sendikaların ve solcu partilerin aynı durumda olduğunu söyleyebiliriz. Bu da aslında, bütün dünyada yaşanan gerçekliğin bir parçası. Kitleler bir yandan bir dönüm noktasında olduğumuzu gösteren büyük hareketler yaratırken, örgütler, parti ve sendikalar ya bunun arkasında, ya da dışında kalıyor. İP’nin yaşadığı deneyimin en önemli sonucu, bir örgütler ağına dayanmadıkça, en iyi programın, en parlak söylevlerin etkisinin olamayacağıdır. Tecrübe gösteriyor ki, hiçbir işçi, ya da kadın, genç, kentli ya da köylü, parti programlarını okuyarak taraftar olmaz. Basın yayın organlarının bu kadar denetim altına alındığı, her köşeden aleyhinize bir şeyler söylendiği bir ortamda sol, yazarak, konuşarak kendini anlatamaz.

Yaşadığımız koşullar bütünü, halk kitlelerinin ciddi bir değişim istediğini, ama bu değişimin biçiminin ne olması gerektiğini bilmediği bir belirsizlik ve arayış içinde olduğumuzu gösteriyor. Daha önce de yazdığım gibi, devrim kendisine biçim arıyor. Devrimcilerin kafa yorması gereken asıl problem budur.

Bu seçim, İşçi Partisi ve Jeremy Corbyn’in aldığı sonuç üzerinden Türkiye’de de çok yankılandı ve ‘sola dair’ tartışmaların da enstrümanı oldu. ‘Söylem’in, seçim denen olgunun emekçi sınıflar için siyasal anlamı nedir?

Parlamento seçimleri, en azından işçi sınıfının sosyal ve siyasal hareket içindeki durumunu saptamak için elverişli bir yoklama aracı sayılabilir. Özellikle kapitalizmin ana merkezlerinde parlamenter mücadele yollarının, propaganda ve örgütlenme için de elverişli olanaklar sunduğunu görüyoruz. Ne var ki, Syriza ve Podemos deneyimlerinin de gösterdiği gibi (buna Güney Amerika’daki “21. Yüzyıl Sosyalizmi” hareketini de katabiliriz), bu yoldan hükümet olmak hiçbir sorunu çözmüyor, aksine solun itibar kaybederek gerilemesine de yol açıyor. Sorunun düğüm noktası, “mevcut devlet aygıtı parçalanmadan” sözleriyle başlayan tezde yatmaktadır. Önemli olan, seçimlerde size oy veren kitlelerin birer karar ve yürütme organı halinde örgütlenip örgütlenmediğidir. Herkes çok sözünü ediyor, “sivil toplum örgütleri”, “sosyal gruplar” vs. ama bunların gerçek iktidar merkezleri (yalnızca dayanakları değil, karar ve kendi kararlarını uygulama yeteneğine sahip merkezler) olabilmeleri için sol partiler kıllarını kıpırdatmıyor. Birer gösteri ve miting gücü olarak değerlendirilen bu gruplar ve olduğu kadarıyla örgütleri, sandık başında eriyip gidiyorlar. Sonunda hükümet olmuş solcular, bu yüzden neoliberalizmin hükümetleri olmanın ötesine geçemiyorlar.

İşçi Partisi’nin de derdi bundan farklı değil. Sönmüş sendikalar, seçimlere koşulmuş gençlik grupları, çeşitli sol parti ve gruplar, Corbyn’in başbakan olmasının ötesinde herhangi bir amaca bağlanamıyorlar.

Türkiye’de 2019’un en önemli gelişmelerinden biri yerel seçimler oldu. ‘Başkanlık sistemi’ ile girilen ilk seçimde, Erdoğan/AKP’nin başlıca tüm metropollerde, ülkenin ekonomik, siyasi ve kültürel merkezlerinde net bir yenilgi alması nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor?

Türkiye’deki gelişmeleri de, örneğin Şili’dekinden farklı görmemek gerekiyor. Kökleri aynı sorunlarda yatan bir itiraz birikimi var ve bu kendisini yerel seçimlerde sandıkta birleşmek biçiminde gösterdi. Sonrasında bu birlik nereye gitti? Bu soruya verilebilecek acı cevap, karşımıza bir toplumsal patlama anında yine “hazırlıksız yakalandık”, yine “beklenmedik anda ve biçimde patladı” gibi mazeretler uyduracağımızın habercisidir.

AKP içinden, 17 yıllık iktidarın başlıca aktörleri tarafından sürüklenen iki ayrı parti çıkıyor, bir bakıma parti üçe bölünüyor. Bunun Türkiye egemen siyasetinde ne tür etkiler yaratacağı söylenebilir? Babacan ve Davutoğlu girişimlerinin burjuvazi ve bürokrasi açısından hâlihazırda ya da potansiyel bir karşılığı var mı?

2019’un en bıkkınlık doğuran konularından birisi bu. Erdoğan’ın bütün korku ve telaşı, bu oluşumların kendisinden yüzde 1 oy koparabilecek olma olasılığı. Yeni parti girişimlerinin bunun ötesinde bir anlamı yok. Toplumsal ve siyasal karşılığı olabileceğine dair bir işaret de yok. Bütün mesele oy oranlarında olabilecek küçük değişikliklerin doğuracağı büyük sonuçlarda. Bu gerçekleşebilirse en kötü senaryolar üzerinden konuşmak gerekir. Son günlerde Erdoğan’ın bir seçim kampanyası yürüttüğünü söyleyebiliriz. Parlak ve kışkırtıcı temalar üzerinden yapılan ama içi boş olduğu kadar şatafatla sunulan projeleri başka türlü yorumlamak mümkün değil. Bu salvo atış, daha çok parti içine yönelik gibi. Tabanını ve parti üyelerini kemikleştirmek istiyor. Onun korkusu, mıymıntı muhalefetin umudu oluyor. Erdoğan velev ki iktidarı verse bile, ardında ancak bir Nuh Tufanı’yla temizlenebilecek bir felaketler yığını bırakarak gidecek. Onun yerine koltuğa oturacak hiçbir hükümet böyle bir tufanı beceremez. Son 16-17 yılın yarattığı çöküntü ancak halkın demir süpürgesiyle atılıp yerine yepyeni bir Türkiye kurulmasıyla giderilebilir.

.

2019 Kürt sorunu açısından şoven militarist konseptin devam ettiği, ama bir yandan da bölgesel ve uluslararası yönünün daha görünür olduğu, öne çıktığı bir yıl oldu. Devletin Kürt sorunu karşısındaki pozisyonu sürdürülebilir mi?

Kürt sorunu büyük ölçüde uluslararası bir sorun halini aldı. Mutlaka, Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin en önemli bileşeni olma değerini koruyor, ama bir bütün olarak artık yalnızca ülke içindeki ilişkilerle halledilebilir bir sorun olmayı çoktan aştı. Şimdi gündeme oturan ABD-İran çatışmasının gelişme eğilimleri içinde, Suriye krizinde olduğu gibi önemli bir yer tutmaya da adaydır. Yıllar öncesinde, ABD’nin (ve İsrail’in) Suriye, Irak gibi sınırlar içinde kalan planların çok ötesinde amaçlarla Ortadoğu’ya çöreklendiği görülüp söylendi. Şimdi son suikastla önemli bir adım atıldı. Suriye krizinde olduğu gibi, bu aşamada da Kürt siyasi hareketleri ve askeri güçleri başlıca rollerden birini üstlenmeye adaydır. Manevra alanları biraz daha genişleyecek fakat karşılaşacakları sorunlar daha da büyüyecektir. Ortadoğu, şimdi artık bir Akdeniz kriziyle bütünleşme yolundadır ve Türkiye için mum iki ucundan yanmaya başlamıştır. Kürt sorunu da artık bu çerçevenin içindedir.

Türkiye’de, belki daha da öncelere de götürülebilecek olan, ama özellikle 12 Eylül darbesiyle istim alan ‘dinselleşme’, son yıllarda toplumsal krizlere de yol açacak şekilde hızlandı. Kadın cinayetleri, dinsel kurumlarda çocuklara yönelik cinsel ve fiziksel cürümler, Diyanet’in etkisinin artması ve giderek düzenleyici bir rol edinmesi, sistem içi muhalefetin de dinsel semboller ve ritüelleri kullanır olması gibi olgular yaşanıyor. Bu dinselleşme geri döndürülebilir mi?

Geçmiş olsun. Nuh Tufanı’ndan çözümünü umduğumuz sorunlardan biri de budur. Toplumsal hayatın dine teslim olması, yalnızca dinci ya da inançlı kesimlere özgü değil artık. Enerjiye yaratıcı güç-tanrı olarak inananlar, fala, büyüye, astrolojiye bağlananlar, çaresiz deistler, din değiştirenler de bu kapsamda sayılırsa, kendi gücünün dışında bir sığınak arayanların sayısı her zaman olduğundan daha fazla, bugün. İslami kesimlerde ise, en koyusundan ve korkuncundan bir hayat tarzı egemen… Ciddiyetle kadınların sünnetini tartışabiliyorlar! Eğitim, sağlık, hukuk vs. her şey dinsel argümanlara bağlandı. Yalnızca resmi kurumlar değil, gündelik hayatın kendisi din eksenli hale geldi. Muhalefet denilen kesim de bundan yakasını kurtarmaya niyetli değil. İktidarla din alanında yarışmaya çalışan, ondan daha fazla ve “daha gerçek Müslüman” olduğunu kanıtlamaya girişmiş bulunuyor. Bu durumu yalnızca “laiklikten sapmış” iktidarın suçu olarak görmek ve kurtuluşun yine o laisizme dönmekte görmek yanıltıcı. Kuşkusuz milyonlarca çocuğu tarikatların insafına terk etmiş olmak, okulların tümünü imam okulu haline getirmek bu ortamın oluşmasına büyük bir katkıdır, ama bundan daha önemli olan, bütün bir toplumun umutsuzluğa, çaresizlik duygusuna sürüklenmiş olmasıdır. Geriye dönüş değil, toplumun kendi kaderine hâkim olduğuna inanacağı büyük bir ileri sıçrayış bu iğrenç bataklıktan kurtuluşu sağlayabilir.

Dünyanın farklı bölgelerinde, birbiriyle organik ilişkisi olmayan, ama ulaşım zamları, ek vergiler, pahalılık gibi halk sınıflarını ilgilendiren ekonomik meselelerden türeyerek benzer özler taşıyan kitlesel gösteri dalgaları yaşandı 2019’da, bunların bir bölümü devam ediyor. Siz Evrensel gazetesinde kasım ayında yayınlanan yazınızda “Devrim biçimini arıyor” demiştiniz. Bazı çevrelerde, bir ‘enternasyonal eksikliği’ne vurgu yapan değerlendirmeler de yapılıyor. Bunlarla ilgili neler söylemek istersiniz?

Eksik olan enternasyonal örgütler değil. Bu tür örgütlerin etkin olabileceği, eski yüzyıllardaki koşullar zaten yok. Bu hareketler aynı programa ve yönetime tabi hale gelemezler. Artık 2020’deyiz ve 21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşıyoruz. Atmosferde, savaş ve devrim haber veren belirtiler çok. Bu ikisinin bir arada görünmesi gerçekten kıyamet alametidir! Emperyalist kapitalizm uzun süredir bir krizden diğerine sürükleniyor ve en büyük kapitalist ülkeler dâhil olmak üzere, her yerde bugüne kadar örneği görülmeyen tipte bir sosyal hareketlilik yaşanıyor. Bunun karşısında, Türkiye’de açıkça söylendi, rejimin “eski usullerle savunulamaz” hale geldiğini egemen sınıflar görüyor. Bir yandan “sosyal reform” önlemlerini önerenler var, diğer yandan en gerici iktidarları iş başına getirmenin çare olduğunu düşünenler, faşizmi sınırsız uygulamayı iyiden iyiye planlayanlar var. Ama dünya, hiçbir tedbirin önleyemeyeceği bir kararlılıkla değişime doğru dönüyor.

 


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.