Ege İnsan Hakları Okulu Çalıştayı’nda ikinci gün sona erdi

Ege İnsan Hakları Okulu Çalıştayı’nın ikinci gününde "Baskıcı Rejimlerde Yargı Pratiği ve Avukatlık", "Baskıcı Rejimlerde Yargı Pratiğinin Uluslararası Boyutu" ve "İnsan Hakları Mücadelesinin Siyasal Boyutu" yapıldı. Çalıştay, yarın yapılacak "Ablukayı Dağıtmak" forumuyla sona erecek.

İZMİR – Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Ege İnsan Hakları Okulu Çalıştayı’nın ikinci günü “Baskıcı Rejimlerde Yargı Pratiği ve Avukatlık” oturumu ile başladı. Moderatörlüğünü Özgürlükçü Hukukçular Derneği üyesi ve Ege İnsan Hakları Okulu Hazırlık Komisyonu üyesi avukat Abdülmecit Yıldırım’ın yaptığı konferansta Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı hakim Dr. Orhan Gazi Ertekin, Ezilenlerin Hukuk Bürosu’ndan avukat Özlem Gümüştaş ve Özgürlük İçin Hukukçular Derneği’nden avukat Şaziye Önder sunum yaptı.

Her yargı meselesinde Türkiye’de ilk konuşulması gerekenin yargı hukuk bilgisinin üretilme biçimi olduğunu belirten hakim Orhan Gazi Ertekin “Türkiye’de yargı bilgimizi oluşturan iki ana gelenek var. Biri Türk devlet bilimi; baro, hâkim, savcılar tarafından üretiliyor. Türkiye’de Almanya, Fransa gibi ülkelerde olduğu gibi bir hukuk bilimi var. Gerçek hukuk pratiğini esasen belirleyen de bu. Ülkede hukuk biliminin esas etkileyicisi ise egemenin bakış açısı. Fakat diğer ülkelerde olanın aksine olağan dönemlerde ve olağanüstü dönemlerdeki pratiği için oturmuş bir geleneği yoktur” dedi.

ERTEKİN: TÜRKİYE’DE ‘FEME CİNAYETİ’ YARGI PRATİĞİ OLARAK KULLANILIYOR’

Diğer geleneğin ise hakim insan hakları teorisi olduğunu ifade eden Ertekin “Özellikle 80 dönemi sonrası cezaevleri üzerinden başlayan hak talepli mücadele bugüne kadar kendisine önemli bir gelenek yarattı. TİHV, İHD, TAYAD gibi kurumlar bu dönemde ortaya çıktı. Türkiye’de insan hakları mücadelesinin en önemli eksikliğinin dışarıdakine benzer mücadele pratiklerine olan kapalılık olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.

Sadece Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkeleri çalışarak burada olup bitenin anlaşılamayacağını belirten Ertekin, olup biteni daha iyi anlamak için Endonezya, Mısır, Cezayir’de olup bitenin de anlaşılması gerektiğini vurguladı. Ertekin, “Orta Çağ Almanyasında siyasi muhalifleri yok etmek için gizli çalışan mahkemeler kuruldu; Feme More. Türkçe’de Feme Cinayeti olarak bilinen bu yargı pratiği halen uygulanıyor; Selahattin Demirtaş, Selçuk Kozağaçlı, Ahmet Altan davaları bu tip davalardır” dedi.

ÖNDER: SAVCI ‘KİTAP KAPAKLARINI DEĞİŞTİR TAVSİYESİNDE BULUNDU

1990’lı yıllarda hukuk ilkelerine uyulmadığını söyleyen avukat Şaziye Önder “90’larda gözaltına alınacak kişi evde yoksa onun yerine başka biri gözaltına alınır ve istedikleri kişi gelmezse onu serbest bırakmayacaklarını söylerlerdi. Yani suçların şahsiliği ilkesi hiçe sayılıyordu. Bölgede müdafi seçme hakkı yok çünkü avukat arkadaşlarımızı da polis gözaltına alıyordu. 90’lardan günümüze çok değişiklik olduğunu söyleyemeyiz” şeklinde konuştu

Avukat Şaziye Önder

“Susma hakkı kanunen tanınmış bir hak olmasına rağmen yıllarca örgütsel bir tavır olarak değerlendirildi” diyen Önder, şöyle devam etti:

“Evime yapılan baskınlarda hiçbir suç delili olmadığı için kitaplarım didik didik aranıyordu ve keyfi tavırlarla aslında yasaklama kararı olmayan kitaplara yasak deniyordu, sırf görüntüsü ya da başlığı nedeniyle. Hatta bu işlere bakan savcı, ‘Kitapların kapaklarını değiştir’ tavsiyesinde bulundu.”

KCK davalarının devam ettiğini söyleyen Önder, “O dönem süren Ergenekon, Balyoz hakim ve savcıları yargılandı, dosyalar kapandı çünkü bizim yargılamalarımız daha üst mercilere dayanıyor. Kürt’ün seçimle kazandığını yargı ile ellerinden aldılar. Önerim kanun ezberlemeyin, biz ne yazarsak yazalım ceza veriliyor. Ben sırt sırta verildiğinde çok başarılı olunacağını düşünüyorum” dedi.

GÜMÜŞTAŞ: OLAĞANÜSTÜ HAL KALICI HALE GELDİ

AK Parti’nin iktidara gelmesinin ardından “burjuva demokratik dönüşüm”den bahsedildiğini söyleyen avukat Özlem Gümüştaş ise “Gelinen bu süreçte rejimin otoriterleşmesi, olağanüstü halin olağanlaşması konuşuluyor. Özellikle OHAL ve sonrasında kalıcı hale gelmiş KHK’lar ile özgürlük alanları iyice daraltılmış oldu” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Biz iktidar olduk ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var” sözünü hatırlatan Gümüştaş, “AKP’nin en temel krizidir aslında. Avukatları, aydınları ve toplumun birçok kesimini henüz kendi memuru haline getirmemiş olması iktidarı rahatsız ediyor. Bu yüzden bizlere büyük bir rol düşüyor. Bu alanlarda sesimizi yükseltmek ve iktidarın yok etmediği kültürümüzü büyütmeye ve paylaşmaya devam etmeliyiz” dedi.

LEMKOW: KATALONYA’DAKİ YARGILAMALAR SİYASİ’

Günün ikinci oturumunda ise “baskıcı rejimlerde yargı pratiğinin uluslararası boyutu” ele alındı. Moderatörlüğünü İzmir Barosu Yönetim Kurulu üyesi avukat Deman Güler’in yaptığı oturumda Barcelona Otonom Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Prof. Lois Lemkow, İngiltere ve Galler Hukuk Cemiyeti İnsan Hakları Komitesi Başkanı avukat Tony Fisher ve Filistin Barosu’ndan avukat Rania Ghosheh konuşma yaptı.

İspanya’da siyasi arenalarda yapılması gerekenlerin hukuki alanda yapıldığını belirten Lois Lemkow, “Katalan liderlere verilen ceza örneği bunun göstergesi. Bu kişiler İspanyol hükümetine karşı isyana teşvikle suçlandılar. Buna gerekçesi de Katalanların bağımsızlık için yaptığı referandumdu. Bu simgesel bağımsızlık talebine İspanyol hükümeti yargılama ve tutuklama ile karşılık verdi. 9 kişi hakkında büyük cezalar verildi. Bu kişilerin bir kısmı parlamenterlerdi. Bu yargılamalar siyasi idi” dedi.

Katalonya’daki referandum sonrasında İspanya hükümetinin belediye özerkliğini kısıtlayan değişiklikler yaptığını belirten Lemkow şunları söyledi:

“Gerekçesi ise anayasaya aykırılıktı. Tam da burada yeni bir kavram önermek istiyorum ‘Baskıcı anayasacılık’. Belediye özerkliği yasası değiştirilerek kadükleştirildi. Bağımsızlık yanlıları yüzde 15 ile başladı ve yüzde 50’e çıktı. 1975’te Franco’nun ölümünden sonra ülke demokratikleşmeden geçti. 30-35 yıl açık bir demokrasi vardı diyebiliriz ama son süreçte bunun böyle olmadığını söyleyebiliriz. İnsanlar bağımsızlık yanlısı olsa da olmasa da referandum istiyor. Kendi kaderinin tayin hakkı gibi konseptlerin tartışılması gerekiyor.”

FİSHER: AİHM 90’LI YILLARDAKİ TUTUMUNU DEĞİŞTİRDİ

Türkiye’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşınan dosyaları yakından izleyen avukat Tony Fisher, 1990’lı yıllarda köy boşaltmaları sırasında gerçekleşen hak ihlallerine karşı önemli kararlar verildiğini hatırlattı.

OHAL sürecinde AİHM’in tavrının değiştiğini savunan Fisher, şöyle devam etti:

“Devlet, ihlallerin AİHM’e gitmesinin önüne geçmek için sürekli yeni iç hukuk yolları üretmekte. 2017 yılında AİHM’e 30 bin başvuru yapıldı fakat başvurular iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesi ile reddedildi. Oysa iç hukukta bir yol yok. Mehmet Altan ve Şahin Alpay davasında, AYM ifade özgürlüğünün ihlal edildiği yönünde karar vermişti ancak yerel mahkemeler bu karara uymadı ve bunun üzerine başvuru üzerine AİHM başvurucuların ifade açıklama hürriyetinin ihlal edildiği yönünde karar verdi. Ancak AYM’nin etkili bir iç hukuk yolu olup olmadığı konusunda bir karar vermedi. Üst düzey pek çok dava bu şekilde unutuldu gitti.”

GHOSHEH: İSRAİL ÖLÜLERİ CEZALANDIRIYOR

İsrail Devleti’nin öldürülen Filistinlilerinin cenazelerini, “güvenlik tehdidi” gerekçesiyle ailelerini vermediğini ifade eden avukat Rania Ghosheh, “Ölümden sonra işkence olabilir mi? Ölüler cezalandırabilir mi? Şu anda İsrail’de olan bu. Morgda cenazeler öldürüldüğü andaki kıyafetleri ile aylarca yıllarca bekletebiliyor. Aileler, en temel hakları olarak çocuklarının cenazesini gömmek istiyor ama bunun için devletle müzakere yapıyor. Devlet para istiyor, cenazeye saat ve sayı sınırlaması koyuyorlar. Bunlar kolektif bir cezalandırmanın ürünü” diye konuştu.

Şu anda 50 cenazenin alıkonulmuş durumda olduğunun bilgisini veren Ghosheh, “Burada bunları konuşurken uluslararası hukuk ne diyor, insan hakları kuralları ne diyor elbette biliyoruz ama bunların hiçbiri uygulanmıyor. Bu konuda uluslararası kamuoyunun desteğine ihtiyacımız var” dedi.

KESKİN: KATİLLERİMİZLE BİRLİKTE YAŞIYORUZ ÇÜNKÜ CEZASIZLIK POLİTİKASI VAR

Çalıştayın son oturumunda insan haklarının mücadelesinin siyasal boyutu konuşuldu. Moderatörlüğü avukat Fatma Demirer’in yaptığı oturumda İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı avukat Eren Keskin ve İnsan Hakları Okulu’ndan Doç. Dr. Murat Sevinç konuşma yaptı.

İHD’nin uzun mücadeleler yürütmesi sonucunda Türkiye’de akademi alanında Kürtlerin konuşulmaya başlandığını belirten avukat Eren Keskin şunları söyledi:

“Kontrgerilla cinayetlerinin, gazeteci ve avukatlara saldırıların olduğu katliamlarla dolu karanlık dönemler yaşadık. Derneğimiz olarak en çok mücadele ettiğimiz konulardan biri de gözaltında kayıplardı. Uzun hukuki mücadeleler sonrasında kaybedilen insanların asit kuyularına atıldığını öğrendik. Biz bu coğrafyada katillerimizle birlikte yaşıyoruz çünkü bir cezasızlık politikası var. Bütün dosyalarımız zamanaşımı ile sonuçlandırıldı. Sonradan AİHM’e götürmek zorunda kalıyorduk. Kürt halkına yapılanlardan dolayı AİHM’de devlet bir kez bile ayrımcılıktan bir kez bile mahkum edilmedi.”

Özgür Gündem gazetesinin binasının bombalandığını hatırlatan Keskin “Gazetenin bombalandığına, Musa Anter gibi emekçilerinin öldürüldüğüne, ismi değiştirilmek zorunda kaldığına şahit olduk. Barış süreci boyunca tek bir dava açılmayan gazeteye süreç sona erdikten sonra bombardıman gibi dava açıldı. Hep beklediğimiz barış ne zaman gelecek bilmiyorum ama devletin en yumuşak dille dahi olsa gerçekleri dile getirenlere karşı ne kadar tahammülsüz olduğunu Tahir Elçi’den, Hrant Dink’ten gördük” diye konuştu.

SEVİNÇ: HÜRRİYET VE İNSAN HAKLARI MÜCADELE SONRASINDA ÇIKTI

OHAL döneminde çıkarılan KHK’lere değinen Doç. Dr. Murat Sevinç, “OHAL KHK’sı ile yapılamayacak ne varsa 2 yılda yapıldı ama hiçbir şey olmadı, pek az insan tepki gösterdi. Hukuk dediğimiz şeyin bir arka planı vardır, o da hak mücadelesi ve tarihidir. Büyük siyasal mücadeleler ve kayıplar sonunda bütün ilkeler kazanılmıştır. Bunları düşünmeden neden ilkelerin uygulanmadığını düşünmemeliyiz. Hürriyet ve insan hakları Avrupa’da burjuvazi sınıfının mücadelesi sonrasında çıktı” dedi.

Osmanlı Devleti’nin burjuvazinin çıkmasına izin vermediğini dile getiren Sevinç, şöyle devam etti:

“Sonradan kaçmaktan olan treni yakalamaya çalıştı ve biz de hâlâ o treni yakalamaya çalışıyoruz. Bütün Cumhuriyet tarihi ‘milli bir burjuvazi’ yaratma ve Sünni-Türk temelinde ‘yurttaş modeli’ oluşturma çabasıyla geçmiştir. Hak mücadelesini hep solcular, muhalifler yaptı ve sınıfsal bir bakıştan yaptı. Ama kimlik kriterini dışladı. Kimlikleri görmeden ve üzerine kafa yormadan salt bir sınıfsal perspektiften hak mücadelesi yürütmeye imkan yok.”

Ege İnsan Hakları Okulu yarın yapılacak “Ablukayı Dağıtmak” forumuyla son bulacak. (DUVAR)