Doç. Dr. Tavşanoğlu: Ağaç dikme seferberliği ekolojik felaket getirir

İzmir Karabağlar’da günlerce süren orman yangınının ardından ağaç dikme seferberliği  başlatıldı. Ancak Akdeniz’deki bitkilerin yıllar içerisinde yangına uyarlanacak şekilde evrimleştiğini belirten Doç. Dr. Çağatay Tavşanoğlu, ağaç dikme seferberliğinin ekolojik dengeye büyük zarar vereceği görüşünde. Kızılçam dışında zeytin ve sandal gibi bazı ağaç ve çalılıkların yangınların ardından hayatta kaldığını belirten Tavşanoğlu “Seferberlik katılımcıları mutlu, bakanlık insanların tepkisi azaldığı için mutlu, yani kazan-kazan durumu sanırım. Bu durumda tek kaybeden doğa oluyor” dedi.

Serkan Alan  salan@gazeteduvar.com.tr

ANKARA – Türkiye’de yaz aylarında hemen hemen her gün bir orman yangını haberi geliyor. En son İzmir Karabağlar’da başlayan yangının neredeyse 3 günde söndürülmesi, müdahaledeki eksiklikleri ve ihmal tartışmalarını beraberinde getirdi. Yangının ardından da siyasetçilerin öncülüğünde, sanatçıların, yurttaşların 2-3 bin fidan bağışında bulunduğu ‘ağaç dikme seferberliği’ kampanyaları başlatıldı.

Kampanyalar sürerken Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nde çalışmalarını sürdüren Doç. Dr. Çağatay Tavşanoğlu’ndan itiraz geldi. Yangının hemen ardından başlatılan ağaç seferberliğine dönük itirazlarını ilk olarak sosyal medya hesabından duyuran Tavşanoğlu, sorularımıza verdiği yanıtlarla da ağaç dikme seferberliğinin ekolojiyi nasıl olumsuz etkileyeceğini anlattı. Tavşanoğlu, “Yanan alanın büyüklüğü ve hemen söndürülememesi nedeniyle, büyük üzüntü ve kızgınlık duyulmakta, dolayısıyla bu da insanları radikal tepki vermeye yönlendirmekte. Ben tamamen iyi niyetle yapılmak istendiğine inandığım ağaç dikme seferberliğinin, eğer öne sürüldüğü gibi gerçekleşirse ekolojik bir felaketle sonuçlanacağını biliyorum” dedi.

Doç. Dr. Çağatay Tavşanoğlu: Politikacılar ve sivil toplum kuruluşlarının enerjilerini “yangın sonrası ağaçlandırma seferberliği” gibi ekolojik olarak hatalı projeler yerine, yangın alanlarının restorasyonu sırasında bu alanlara sahip çıkmaya yönlendirmeleri daha iyi olacaktır.

Orman yangınlarından en çok etkilenen omurgalıların kaplumbağalar olduğunu ifade eden Tavşanoğlu’nun sorularımıza yanıtları şu şekilde:

‘YANGINLAR 420 MİLYON YIL ÖNCESİNE UZANIYOR’

Akdeniz ormanlarındaki yangınların milyon yıllardır sürdüğünü, buradaki bitkilerin yangına uyarlanacak şekilde evrimleştiğini sosyal medya hesabınızdan paylaştınız. Sanılanın aksine ormanın yok olmadığını belirtiyorsunuz. Bu evrimleşme süreci nasıl gelişti?

Yangınlar, insan var olmadan çok öncesinde bile eko-sistemler üzerinde etkiliydi. Güncel kanıtlar, yerkürede ilk vejetasyon yangınlarının tarihini yaklaşık 420 milyon yıl öncesine götürmekte. Bu bilgi, çoğu kişinin ‘yangınlar insanlarla birlikte var oldu’ düşüncesiyle tamamen zıt elbette. Doğal seçilim yoluyla evrim, bildiğiniz gibi doğadaki birçok faktörle birlikte işlemekte. Örneğin, canlılar yaşadıkları yerin iklimsel özelliklerine uygun özelliklere sahiptir ve bu on binlerce hatta bazen milyonlarca yıl süren bir evrimsel sürecin sonucudur. Ülkemizdeki Akdeniz ormanları ile Doğu Karadeniz ormanlarını görmüş olanlar belki fark etmiştir, yazları kurak Akdeniz iklimi altında yaşayan çoğu bitkinin yaprakları küçüktür, yılın her mevsimi yağışlı geçen Karadeniz Bölgesi’nde ise çok sayıda büyük yapraklı bitki türü vardır. Büyük yaprağa sahip olmak kurak dönemde daha çok su kaybı anlamına geleceği için, Akdeniz’de evrimsel olarak avantajlı bir özellik değildir ancak kurak dönemin ve su sorununun olmadığı Doğu Karadeniz ormanlarında bitkiye daha geniş bir fotosentez yüzeyi sağladığından avantajlıdır.

‘YANGINI CANLI ATLATMIŞ TOHUMLAR YANMIŞ TOĞRAĞA ULAŞIYOR’

Yangın, doğada o kadar güçlü bir ekolojik faktördür ki, hareket edemedikleri için yangından kaçamayacak olan bitkilerin yangınlardan sonra hayatta kalmak için uyarlanmaları, evrimleşmesi gerekir. Akdeniz ekosistemleri gibi yerküre üzerinde uzun dönemdir sık yangına maruz kalan bölgelerde biz bu uyarlanmaları görmekteyiz. Tabii burada değindiğim zaman ölçeği, yüzbinlerce-milyonlarca yıl, bitkilerin ve hayvanların uyarlanmalar geliştirebilmeleri için yeteri kadar uzun. Örneğin, Türkiye’nin Akdeniz ormanlarının en önemli ağaç bileşeni olan Kızılçam (Pinus brutia), kozalaklarının bir kısmını yıllarca kapalı tutmakta ve tohumlar canlılıklarını yitirmeden bu kozalaklar içinde beklemekte. Bu kapalı kozalaklar yangın sırasında bir yalıtım örtüsü görevi görerek tohumların yangını canlı olarak atlatmasını sağlamakta. Yangın sırasındaki yüksek sıcaklıklar ile kozalak pullarını bir arada tutan reçine eridiği için yangından birkaç hafta sonra kozalak pulları açılmakta ve böylece yangını canlı olarak atlatmış olan tohumlar yanmış toprağa ulaşmakta. Yangın alanı toprağı Kızılçam tohumları ve fideleri için bir cennettir, öncelikle gölge yapan orman örtüsü ortadan kalktığı için çimlenmelerini ve büyümelerine engelleyecek bir etmen kalmamıştır, ayrıca yangın toprağı organik madde ve mineralce zengin olduğundan büyümelerine katkı yapar. Akdeniz çamlarının kozalaklarını kapalı tutma özelliği, yangın sonrası hayatta kalma yönünde geliştirilmiş bir uyarlanmadır.

‘ZEYTİN, SANDAL, KEÇİBOYNUZU GİBİ HERDEMYEŞİL ÇALILAR VE AĞAÇLIKLAR YANGINI CANLI ATLATIR’

Yangın uyarlanması Kızılçam dışında başka hangi bitkilerde görülür?

Kızılçam ormanları, herdemyeşil çalılardan tek yıllık otsu bitkilere kadar farklı çeşitte bitkilerden oluşan bir floraya sahiptir. Bu bitkilerin çoğunda yangına uyarlanmalar görmekteyiz. Örneğin, zeytin, sandal, keçiboynuzu, mersin ve çok sayıda meşe türü gibi herdemyeşil çalılar ve ağaççıklar, yangından etkilenmeyen toprak altındaki canlı dokuları sayesinde yangını canlı olarak atlatırlar. Eğer yangından birkaç ay sonra yanmış alana bir ziyarette bulunursanız, bu bitkilerin aslında ölmediklerini ve yeniden sürgün vermiş olduklarını görürsünüz. Bu Akdeniz coğrafyasında yangın sonrası hayatta kalmak için bitkilerin kullandığı en önemli stratejidir.

‘TOPRAKTA UYKU HALİNDE BEKLEYEN TOHUMLAR YANGINDAN HEMEN SONRA BAHARDA ORTAYA ÇIKAR’

Sürgün verme yeteneği olmayan lavanta, laden ve birçok tek yıllık otsu bitki de yangından önce yıllarca toprakta biriktirdikleri ancak uyku halinde olan tohumları aracılığı ile yangın sonrası popülasyonlarını devam ettirirler. Bu türün bireyleri, yangın sırasında ölür, ancak yangın sayesinde gelecek nesil canlanır. Toprakta uyku halinde bulunan bazı tohumların kabuğunda da yangın sırasında toprağın ilk birkaç cm’lik tabakasına ulaşan 80-150°C sıcaklıklarla fiziksel değişim gerçekleşir ve çimlenmeye hazır hale gelir. Bazı tohumlar ise yangın sırasında ortaya çıkan dumanı bir uyarıcı olarak alır ve çimlenmeye hazır hale gelir. On yıllardır toprakta uyku halinde bekleyen bu tohumlar, sonbahar ve kışın gerçekleşen yağışlar sayesinde çimlenir ve bitkiler yangından hemen sonraki baharda ortaya çıkar.

Ağaçlandırma, ancak son çare olarak başvurabileceğiniz, karar verilmesi ekolojik ve paleo-ekolojik bilgi gerektiren, doğal ekosistemler üzerinde kalıcı hasarlara sebep olabilecek bir uygulama. Elbette başarılı ağaçlandırma örnekleri var (erozyon kontrolü, kentsel peyzaj, ekolojik restorasyon vb.) ama doğada ağaç görmediğiniz her yeri ağaçlandıralım düşüncesi çok yanlış.


‘ORMANIN YENİDEN YERİNE GELDİĞİNİ GÖREBİLİRSİNİZ’

İzmir Karabağlar’daki yangın çok konuşuldu. Bölgenin yeniden yangın öncesi haline dönme süreci, biyolojik çeşitlilik açısından nasıl gelişecek?

Bahsettiğim tüm bu uyarlanmalar, Akdeniz ekosistemlerindeki bitki topluluklarının yangın sonrasında kendiliğinden yenilenmesini sağlamaktadır. Bu bağlamda, yangın sonrasında biyolojik çeşitlilik açısından orman ekosisteminin zarar görmediğini söyleyebiliriz. Ormanın yeniden eski haline dönme süreci zaman isteyen bir süreç elbette. Yanmış alanın bazı yerlerinde, Kızılçamın yangından sonra çok iyi yetişemediği yerler de oluyor, bu alan parçacıkları gelecekte orman değil makilik olacaktır. Ama bir 30-40 yıl ağaçların büyümesi için sabrederseniz, çoğu alanda ormanın yeniden yerine geldiğini görebilirsiniz. Bu süreçte, yukarıda değindiğim tohumları sıcaklık ve dumanla çimlenmesi uyarılan bitkiler ilk yıllarda alanda baskın duruma geçecektir, ancak daha sonrasında yavaş yavaş ortadan kalkacaklardır. Ancak, bu o türlerin o alandan yok olduğu anlamına gelmemektedir, bu türlerin tohumları bir sonraki yangın sonrasında çimlenmek üzere toprakta beklemeye koyulmuştur.

‘AMAZONDAKİ BİTKİLERİNİN ÇOĞUNUN YANGINA KARŞI GELİŞTİRDİĞİ UYARLANMA YOK’

Akdeniz ormanlarının dışında Amazon ormanlarındaki yangınlar da dünyanın gündeminde. Burada da benzer bir süreç yaşanır mı? “Yangın nedeniyle Amazonlar yok olacak” gibi bir söylem de yanlış mı?

Amazon ormanlarında görülen yangınların dinamikleri ve ormanın yangına ekolojik tepkisi çok daha farklı. Amazon yağmur ormanları, yerküre üzerinde yangınların doğal olarak var olmadığı nadir birkaç ekosistemden birisi. Aynı Doğu Karadeniz ılıman yağmur ormanındakiler gibi Amazonlar’daki bitkilerin de çoğunun yangına karşı geliştirmiş oldukları bir uyarlanma yok. Bu nedenle, bu ormanda meydana gelen yangınlar, ekosistemi çok daha olumsuz yönde etkilemekte ve yenilenme süreci çok daha uzun zaman almakta. Amazonlar, küresel olarak karbon deposu olarak iklim değişikliği ile mücadele açısından da çok önemli, bu nedenle Amazon yağmur ormanlarındaki yangınlar endişe verici. İklim değişikliğinin, çok kısa olan kurak dönemi uzatması ve orman kesimlerinin ormanın yanıcılığı artırması bu sene artan yangınların etkenleri arasında. Amazon ormanlarında süren yangınların büyük bir kısmı çiftçiler tarafından yeni tarla ve otlak alan açmak için çıkarılmakta, bu nedenle olayın sosyal ve politik bir yönü de var. Brezilya’da yeni iktidara gelen Bolsonaro hükümetinin Amazon yağmur ormanlarının tarım/madencilik faaliyetlerine daha kolay tahsis edilmesi yönündeki politikalarının, bu yangınları çıkaranları cesaretlendirdiği konuşuluyor. Bu doğrultuda, elbette Amazon ormanları da kendi haline bırakılırsa yangından sonra tam olarak eski haline gelebilir ama bu süreç Akdeniz Havzası’ndaki ormanlar gibi 30-40 yıl değil, yüzyıllar alabilir.

‘TÜM ÇEŞİTLİLİĞİ MONOKÜLTÜR UĞRUNA YOK EDERSİNİZ’

Akdeniz’de meydana gelen yangınların ardından Kızılçam ormanlarında yapılan aktif restorasyon uygulamaları neler? Ne tür zararlara yol açıyor? Ne yapılmalı?

Aktif restorasyondan kasıt, yanan alana dozerlerle girerek çıkan bitkileri temizlemek ve fidan dikmek gibi sert müdahaleleri içeren alan restorasyonu çalışmaları. Çoğu ağaç dikme faaliyeti bu şekilde yürütülüyor. Öncelikle, eğer amacınız bir monokültür ağaçlandırma alanı yaratmak ise, bu iyi bir uygulama ve başarılı olursunuz elbette. Ormancılık faaliyetleri açısından yangın alanının bir kısmının bu şekilde bir faaliyete ayrılması da mümkün olabilir. Ancak, bu duruma ekolojik açıdan bakacak olur isek, biyolojik çeşitlilik üzerinde tam bir felaketle sonuçlanacağını söyleyebiliriz. Bu uygulama ile yukarıda bahsettiğim uyarlanmalar sayesinde yangın sonrasında geri gelecek olan tüm biyoçeşitliliği bir monokültür uğruna (bizim durumumuzda Kızılçam plantasyonu) yok edersiniz.

“Bu fotoğraf, ölü ve kesilmiş bir Kızılçam ağaç kütüğünün civarında, çimlenmiş ve iyi bir şekilde büyümüş onlarca Kızılçam fidesini gösteriyor. Yangından sonra ağaçlandırma yapılmadan sadece dal serme yöntemiyle gençleştirilmiş alanın genelindeki vejetasyon örtüsünün yoğunluğu da dikkate değer. (Ören, Muğla, Haziran 2016, yangından yaklaşık 3 yıl sonra, Ç. Tavşanoğlu)”

‘ORMAN TÜM BİLEŞENLERİYLE OLUŞTURULMAK İSTENİYORSA KENDİ HALİNE BIRAKILMALI’

Eğer orman tüm bileşenleri ile (Kızılçam, diğer bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar) yeniden oluşturulmak isteniyorsa (ekolojik olarak tercih edilebilecek senaryo), alan kendi haline bırakılmalı ya da en fazla tohumlama gibi daha hafif restorasyon teknikleri kullanılarak alanın kendini yenilemesi için fırsat verilmeli. Ancak, amacınız bir Kızılçam ağaçlandırma alanı yaratmak ise (ekonomik olarak tercih edilebilecek senaryo), aktif restorasyonu tercih edebilirsiniz. Ancak, aktif restorasyonun bir sonraki yangında ormanın toparlanma gücünü düşüreceğini de bir kenara not etmeniz gerekir. Ekosistemlerin insan kaynaklı tahribinin artışını, iklim değişikliği ve buna bağlı olarak yangınlarının büyüklüğünün artma olasılığını ve bu ekosistemlerin kendilerini yenileme potansiyelini düşündüğümüzde ekolojik senaryoyu uygulamanın daha mantıklı olduğu ortaya çıkmaktadır.

‘BU DURUMDA TEK KAYBEDEN DOĞA OLUYOR’

Genel itibariyle orman yangınlarının ardından doğru bilinip yapılan yanlışlar var mı? Örneğin başta siyasetçilerin gündeme getirdiği ağaç dikme seferberliği her zaman etkili bir uygulama mı?

Yaygın ancak yanlış kanılar, insanları harekete geçirecekleri eylemler konusunda yanlışa düşürebiliyor. Yanan alanın büyüklüğü ve hemen söndürülememesi nedeniyle, insanlar büyük üzüntü ve kızgınlık duymakta, dolayısıyla bu da insanları radikal tepki vermeye yönlendirmekte. Ben tamamen iyi niyetle yapılmak istendiğine inandığım “ağaç dikme seferberliği”nin, eğer öne sürüldüğü gibi gerçekleşirse ekolojik bir felaketle sonuçlanacağını biliyorum. Binlerce insan, sürülüp hâlihazırda yeşermekte olan bitkiler sökülerek “hazırlanmış” yangın alanına gidecek, yanlarında getirdikleri ya da kendilerine verilen ağaçları dikecekler ve evlerine huzur içinde geri dönecekler. Seferberlik katılımcıları mutlu, seferberlik için para toplayan dernek ve kuruluşlar mutlu, Bakanlık insanların tepkisi azaldığı için mutlu, yani kazan-kazan durumu sanırım. Bu durumda tek kaybeden doğa oluyor.

‘AĞAÇLANDIRMA SON ÇARE BAŞVURABİLECEĞİMİZ UYGULAMA’

“Ağaç dikme seferberliği” yaklaşımı ne yazık ki sadece ülkemizde değil, dünyada da ciddi bir ekolojik probleme dönüşmekte. Ekolojik dinamikleri göz ardı ederek “dünyaya trilyonlarca ağaç dikelim iklim değişikliğini durduralım” diye bilimsel makaleler bile yazılabiliyor ya da devletler milyonlarca yıllık çayır ve bozkır alanlarını ağaçlandırabiliyor (başka bir ekolojik felaket örneği). Ağaçlandırma, ancak son çare olarak başvurabileceğiniz, karar verilmesi ekolojik ve paleo-ekolojik bilgi gerektiren, doğal ekosistemler üzerinde kalıcı hasarlara sebep olabilecek bir uygulama. Elbette başarılı ağaçlandırma örnekleri var (erozyon kontrolü, kentsel peyzaj, ekolojik restorasyon vb.) ama doğada ağaç görmediğiniz her yeri ağaçlandıralım düşüncesi çok yanlış.

‘YANGINLARIN BÖCEKLER ÜZERİNDE OLUMLU YA DA OLUMSUZ ETKİLERİ OLABİLİYOR’

Bitkilerin dışında böcekler orman yangınlarından nasıl etkileniyor? Yangının yararlı olduğu böcek türleri mevcut mu?

Yangınların böcekler üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri olabiliyor. Orman ağaçları altında yaşamakta olan birçok böcek türü, orman yeniden oluşuncaya kadar alandan çekilirken, yenilenmekte olan yangın alanları birçok böcek türünün üremesi ve çoğalması için bir fırsat yaratıyor. Normalde ormanda olmayan çok sayıda otsu bitki, yangından sonraki yıl alanda ortaya çıkıp çiçek açtığından dolayı, ormanda var olmayan birçok kelebek ve arı türünü alanda görebiliyoruz. Benzer şekilde odunla beslenen böcek türleri için de ölü ağaçlar popülasyonlarını artırmak için iyi bir fırsat sunuyor.

‘YANGIN SIRASINDA HAYATTA KALABİLİYORLAR’

Kızılçam ormanlarında yapılan çalışmalar, yangının böcek topluluklarını genel olarak olumlu yönde etkilediğini ve yanmış Kızılçam ormanlarında böceklerin tür ve birey sayısının çok artmış olduğunu göstermiştir. Böceklerde de bitkilerde olduğu gibi bazı yangın uyarlanmaları tespit edilmiştir. Örneğin, yumurtalarını yanmış oduna bırakan bazı böcek türlerinde duman alıcıları var ve kilometrelerce öteden yangının varlığını algılayıp çiftleşmek için yangın alanına geliyorlar. Sık yangına maruz kalan yerlerde, bazı kelebeklerin larvaları pupa evresini toprağın altında geçiriyor, böylece yangın sırasında hayatta kalabiliyorlar.

‘OMURGALI HAYVANLAR ARASINDA EN YÜKSEK ÖLÜM ORANINA KAPLUMBAĞALAR SAHİP’

Yangında en talihsiz hayvanın ise kaplumbağa olduğunu belirtmiştiniz. Genellikle diğer hayvanların refleks olarak yangından kaçtıklarını ve sonrasında tekrardan geldiği de paylaştıklarınız arasında. Kaplumbağa gibi yangında dezavantajlı başka türler var mı?

Yangın sırasında çoğu hayvan yangından kaçarak kurtuluyor, bazıları toprağın altında gizlenerek yangını canlı atlatıyor, ancak kaplumbağalar bunu sıklıkla başaramıyorlar. Bu nedenle yangın sırasında omurgalı hayvanlar arasında en yüksek ölüm oranına kaplumbağaların sahip olduklarını söyleyebiliriz. Yangından olumsuz olarak etkilenen hayvan türleri arasında, doğrudan ormana bağımlı türleri gösterebiliriz. Bu türler, yangından canlı olarak kurtulsalar bile yaşamlarını sürdürmek için civardaki yanmamış yerlere göç etmek zorunda kaldıklarından, bu bölgede kendi türlerinden organizmalar ile rekabete girebilmekte bu da yaşama şanslarını düşürmektedir. Ancak, bu türlerin orman yenilendikçe tekrar alana döneceklerini de belirtmek lazım. Dolayısıyla bazı hayvanların yangından birey düzeyinde olumsuz bir şekilde etkilendiği doğrudur, ancak biraz daha geniş bir zaman penceresinden bakar isek, tür düzeyinde yangının hayvanları olumsuz olarak etkilemediğini söyleyebiliriz.

‘AĞAÇ DİKME İKİNCİL BİR YÖNTEM’

Bu paylaştıklarınız ışığında özellikle yetkililer, orman yangınlarının ardından biyo çeşitliliği korumak adına ne tür adımlar atabilirler? Toplumun bu konuda doğruya ulaşması adına neler yapılmalı?

Doğal alanlara sadece ekonomik olarak bakmak ve doğal alanları yönetirken doğanın ekolojik gereksinimlerini göz ardı etmek, uzun vadede hem ekolojik hem de ekonomik kayıplara yol açıyor. Yangın örneğinde, eğer salt ekonomik kaygılarla ormancılık tabiriyle ‘doğal gençleşme’ yerine ağaç dikme yoluyla gençleştirme uygulanırsa, oluşturulacak olan bu ormanların gelecek yangında toparlanma seviyesinin çok düşeceğini yetkililerin bilmesi gerekiyor. Bu doğrultuda, biyolojik çeşitliliğin kendisinin bu ormanların ekosistem hizmeti sağlamasına büyük katkısı olduğunun farkında olmak çok önemli.
Yangından sonra Kızılçam ormanlarında dolaylı restorasyon tekniklerinin uygulanması (ör: yanmış dalları yere sererek Kızılçam tohumu takviyesi yapma), bu ormanların biyolojik çeşitliliğin korunarak yenilenmesi için en kullanışlı yöntemlerden birisi. Zaten Orman Teşkilatı da yanan Kızılçam ormanlarının yenilenmesi için çoğu durumda dolaylı restorasyon tekniklerini kullanmakta. Ağaç dikme ise sıklıkla ikincil bir yöntem olarak uygulanmakta. Ancak, kamuoyu ve politikacıların baskısı, ekonomik kaygılar ya da yerel orman şefinin tecrübesizliği bazen ağaçlandırma seçeneğinin ön plana alınmasına neden olabilmekte.

‘YANGIN SONRASI AĞAÇLANDIRMA EKOLOJİK OLARAK HATALI’

Bu doğrultuda, politikacılara ve sivil toplum kuruluşlarına önemli görevler düşmekte. Ülkemizde ve toplumumuzda ne yazık ki, bilim üvey evlat muamelesi görmekte, uyguladığımız politikalar akıl ve bilimle değil, para hırsı ve duygusallık ile şekillenmekte. Dolayısıyla, sivil toplum kuruluşları ve politikacılar, kamuoyunu doğaya yapılacak bir müdahale konusunda yönlendirirken, bilimi temel alan yaklaşımlar sunmalılar.
Politikacılar ve sivil toplum kuruluşlarının enerjilerini “yangın sonrası ağaçlandırma seferberliği” gibi ekolojik olarak hatalı projeler yerine, yangın alanlarının restorasyonu sırasında bu alanlara sahip çıkmaya yönlendirmeleri daha iyi olacaktır. Bu süreçte ormanın başarılı bir şekilde yenilenip yenilenmediğinin takibi, yangın alanında kaçak yapılaşma/arazi kullanımları vb. olup olmadığının izlenmesi ve toplumun yangınlar konusunda bilinçlendirilmesi için çaba harcamaları, emin olun ormanların korunması açısından çok daha faydalı girişimler olacaktır.