Suriyeliler nasıl 'düşman yabancı' yapıldı?

Ekonomik krizin, artan işsizliğin, yükselen konut fiyatlarının, Kaz Dağları'nın altın ve siyanür aramak için tıraş edilmesinin ve Salda Gölü'nün TOKİ’ye devrinin Suriyelilerin suçu olmadığının en kısa zamanda anlaşılması ve en yakınımızdakine de anlamamışsa anlatılması gerekiyor!

Google Haberlere Abone ol

İlknur Bilir / ilknurbilir779@gmail.com

DUVAR - Son sekiz yıldır Türkiye’nin toplumsal yapısında Suriyeliler önemli bir yapısal unsur haline geldiler. Peki bu süre boyunca hükümet ya da devlet toplumsal yapıyı değiştirecek bu kalabalık nüfusa sahip insan topluluğu için ne yaptı? Örneğin bu insanların neden Türkiye'de oldukları devletin iletişim mekanizmaları kullanılarak halka anlatılmadı? Siyaset felsefecisi Hannah Arendt’in tabiri ile Suriyelilerden 'düşman yabancılar' yaratılmasına neden göz yumuldu? Topluma 'Suriyeliler'in ya da başka 'biz'den olmayanların yaşam haklarının da evrensel insan haklarına tabii olduğu nasıl unutturuldu? Suriyelilerin Türk vatandaşlarının 'eşiti' olmadığı fikri nasıl böyle yaygın kabul gördü, hatta mülteciler içinde bile bir Afgan mülteci ile bir Suriyeli mülteci arasında 'değerler hiyerarşisi' yaratıldı? İnsan, 'eşiti' olmadığını düşündüğünün yaşam, korunma, eğitim veya eğlenme hakkını savunur mu?

Hükümetin 'soft power' diye tabir edebileceğimiz siyasi manevra aracı haline getirdiği ve resmi rakamlara göre 3 buçuk milyondan fazla Suriyeli göçmenden söz ediyoruz. Onlar, Türkiye'ye geliş nedenlerini bile bilmeyen, dillerini ve kültürlerini tanımayan, pompalanan milliyetçilikle malul bir toplumla baş başa bırakıldılar. Şu anda Twitter’da, “Suriyelileriİstemiyoruz” ya da “kendi ülkelerinde savaşmadılar” etiketi altında bu zihniyet, bilinçli bir şekilde büyütülen düşmanlığın etki alanında var oluyor. Geldiğimiz noktada geri gönderme merkezlerinde yaşanan haksız ve insanlık dışı uygulamanın da bu siyasi manevra paletindeki karanlıktan başka bir şey olmadığını görüyoruz: Suriyelileri sadece rakamlarla ifade edilen ve yaşamın kendisinin biricikliğinin yitirildiği bir konuma düşürdüler.

Duvarda bir yazı: Gitmeden önce kalmak için elimden geleni yaptığımı bil...

Oysa buraya can pahasına gelen milyonlardan söz ediyoruz. Sadece yaşamak istedikleri için düşman ilan edilen milyonlarca insandan. Ve aslında 'mülteci' dediğimizde bile Türkiye’de yaşayan Suriyelileri tanımlamıyoruz. "Mülteci ya da göçmen dediğimiz kişi, gerçekleştirdiği bir eylem ya da sahip olduğu politik bir düşünce nedeniyle ilticaya yönelmiştir. Bizim de iltica talebinde bulunmak zorunda kaldığımız doğru; ancak biz bir eylemde bulunmadık ve çoğumuz hiçbir zaman radikal bir düşünce sahibi olmayı hayal etmedi."* Hannah Arendt’in mülteci kavramını sorguladığı Biz Mülteciler başlıklı yazısında Yahudileri tanımlamak için dediği gibi Türkiye’deki Suriyelilerin de çoğu burada olmalarına sebep olacak bir şey yapmadı. Bugün ise kendilerini bir toplumun öfkesinde görüyorlar. Suriyeliler Evrensel gazetesinde konuyla ilgili yazı ve haberler yapan Ercüment Akdeniz’in dediği gibi tarih bilinci gelişmemiş bir toplum olan Türkiye’de “toplumsal öfkenin aynası” haline geldiler.

Geçtiğimiz Haziran ayında Küçükçekmece’de Suriyeli bir gruba linç girişiminin ardından sahada gördükleri üzerine Akdeniz, "Bir önceki neslin göçmenleri Türkiye’nin yerlileri olanlar bu lince katılıyor. Aleviler, Kürt gençler Küçükçekmece’deki olaylara katılabiliyor. Aynı zamanda 3 Temmuz’daki Madımak Katliamı anmasına da katılabiliyor" diyor.

Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi direktörü Prof. Pınar Uyan Semerci

Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi direktörü Pınar Uyan Semerci Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları isimli araştırmalarında yaratılan bu yabancı düşman algısının araştırmada birebir sorulmamasına rağmen ortaya çıkan sonuçlarda kendini gösterdiğini söylüyor:

“Türkiye’deki kutuplaşmanın boyutları çalışmasında ortaya çıkan bulgular gösteriyor ki tüm siyası parti destekleyicilerinin ortak olarak rahatsız olduğu bir kesim Suriyeli. Bu yüzden Suriyeli düşmanlığı geniş kitlelerde toplumsal norm olarak rahatsızlık hissedilmeden ifade ediliyor.”

Toplumdaki “biz” algısının vatan, dil ve din üzerinden oluşturan siyasi iktidar, yaratılan bu suni 'biz’in dışındakileri dinlemeye değer görmüyor ve nefretinin nesnesi haline getiriyor. Biz algısının dışında kalanlarla diyalog eksikliğini de en fazla bugünlerde görüyoruz. Misafir olmanın çoktan aşıldığı ve neredeyse bir toplumsal lince dönüşen Suriyeli göçmen karşıtlığının derinde bir yerde diyalog eksikliğinin açtığı toplumsal bir yara olduğunu göstermemiz gerekiyor. Bunu yapabilmek için de en elzem olan çare, toplumsal diyalog yöntemi geliştirmek. Sağlıklı karşılaşma alanları yaratılmadığı için bu karşılaşmaların öğretileri ve çıktıları da sağlıksız bir anlamlandırma sürecini beraberinde getiriyor. Felsefeci Zygmunt Bauman’ın dediği gibi gerçek diyalog seninle aynı fikirde olmayanı da dinlemektir. Kutuplaşmanın giderek arttığı Türkiye toplumunda bizimle aynı düşünen ve aynı şeyleri savunan kişilerin oluştuğu cam fanuslarda yaşamanın sonucundan bu karşılaşma alanlarının da giderek imkansızlaştığını görebiliriz. Kadir Has Üniversitesi’nden Suncem Koçer ve Çiğdem Bozdağ’ın sosyal medyada yanlış bilgi ve haber konulu raporlarında tespit ettikleri gibi insanlar artık kendi siyasi görüşlerine yakın buldukları haber kaynaklarını tercih ediyor. Bu da farklılıklarla karşılaşma alanlarını en aza indiren bir konfor alanı olan fikirsel fanuslar yaratıyor. Peki bu diyalog eksikliği nelere sebep oluyor?

Sağlıklı bir entegrasyon politikası olmadığı ve 'zamanında gitmesini bilmeyen misafir' olarak gösterildiği için oluşturulan diyaloglar da yapıcı ve onarıcı değil daha ziyade günü kurtarmak adına yapılan ve deyim yerindeyse toplumun ağzına bir parmak bal çalmaktan öteye gidemiyor.

'8 YILDA ENTEGRASYONUN SAĞLANMASI GEREKİYORDU'

Ercüment Akdeniz 'karşılaşma alanları'yla ilgili olarak şunları söylüyor:

“Türkiye’de 8 yıldır Suriyelilerle yerleşik halkın entegrasyonunun sağlanması gerekiyordu. Almanya’nın 1960’lı yıllarda geliştirdiği göç politikalarında sadece oraya giden işçilerin değil aynı zamanda yerel halkın da onlarla uyum içinde yaşaması için politikalar oluşturulduğunu görüyoruz. Türkiye’de Suriyelilerle ortak yaşamı düzenleyecek uyum politikalarının eksikliğinden doğan bir sosyal karmaşa hâkim. Bunun sonucunda da ortak bir yabancılaşma söz konusu.”

Bu yabancılaşmanın bir başka sonucu da düşmanlıktan beslenen ırkçılık ve hedef toplumu radikal bir şekilde tehlikeye açık bir hale getirme. Emeklerinin 'değerli' olmaması, kültürlerinin 'barbarca' bulunması ve davranışlarının 'yobaz' diye tarif edilmesi ile sonuçta bir 'etnik ırkçılık'tan ziyade kültürel ırkçılıkla karşı karşıya kalıyoruz. Sosyal medyada, “Suriyelileri ülkemde istemiyorum ama ırkçı da değilim” diyen insanlardan tutun da ülkenin belli bir kesiminin gözünde 'saygın' olarak bilinen gazetecilere kadar bu kültürel ırkçılığın kaynağını 'karşılaşma eksikliği'nin sonucu olarak görebiliriz.

Neden Suriyelilerin ucuz emek iş gücü olarak kullanıldıkları ve sömürüldükleri tüm ülke tarafından normal olarak karşılanan ve merdiven altı iş yerlerinde yok denilecek ücretlere çalıştırılmalarına çok azımız ses çıkardı? Neden emek örgütleri veya sendikalar Suriyeli işçiler için de eyleme gitmedi? Ayşe Düzkan’ın 29 Temmuz tarihli yazısında belirttiği gibi 'sol’un göçmen politikası var mıydı? Açıkladıkları son raporda görece başarılı ve tarafsızca sahada yaşanan hak ihlallerini belgeleyen CHP bu konuda bir örnek sayılabilir fakat yerelde CHP belediyelerinin hangi motivasyonlarla hareket ettiği de Gazipaşa, Bolu ve Mudanya belediyelerine bakıldığında anlaşılıyor.

'EKONOMİK KRİZLE GELEN BİR LİNÇ VAR'

Ercüment Akdeniz’e ucuz Suriyeli iş gücünü sorduğumuzda ise sonuçlar tutarsız bir göçmen politikasının yarattığı derin sosyal ikiyüzlülüğün şiddetini gösteriyor. Akdeniz şunları söylüyor,

"Atölyelere girip insanlarla konuştuğumuzda; Arap, Alevi ve Kürtler arasında kültürel ırkçılığa kapı aralayan bir ön yargı ve temas etmeme hali olduğunu görüyoruz. Önce mülteci öfkesi ile başlayıp sonra düşmanlığa sonra ırkçılığa dönüşecek bir izlek görebiliriz. Çünkü insanlarla konuştuğumuzda şu anda ırkçılık olmadığını sadece bilgiden yoksun bir öfke olduğunu görebiliyoruz. Ekonomik krizle gelen bir linç dalgası var. Hükümete karşı taleplerini dile getiremiyorsa, baskı ortamında yaşıyorsa, siyasi haklar, gösteri ve protesto haklarını kullanamıyorsa, o zaman  derdini en mazlumun üstünden anlatıyor. Burada da hedef Suriyeliler oluyor."

'SERMAYE SURİYELİLERİ EKONOMİK KRİZ İÇİN VAZGEÇİLMEZ OLARAK GÖRÜYOR'

Ekonomik krizin derinleştirdiği bu yabancılaşma ve sömürü zincirini Ercüment Akdeniz şöyle anlatıyor, "Türkiye Tekstil İhracatçıları Genel Birliği Başkanı Hikmet Tanrıverdi, bir açıklama yapmıştı. 'Biz 2008 krizinden önce hükümete bir proje sunduk. 500 bin Bangladeşli işçiyi Türkiye’ye getirmek için.  Suriye savaşı çıktıktan sonra gelen 2 milyon Suriyeli işçiden sonra bu projeyi durdurduk. Bizi, Marmara bölgesindeki teksti sanayisini ekonomik krizden Suriyeliler kurtardı' demişti. Bugüne kadar Suriyelilerin emeğinden kayıt dışı endüstriler yararlandı bu da haksız rekabet yarattı. Bu yüzden büyük fabrikalara girebilmeleri için her 100 Türk işçi için 10 Suriyeli alındı. Ve bu yasalaştı. Bununla ilgili teşvik paketleri devreye konuldu. Yeni getirilen yasa ile de 400 bin işçi valilerin verdiği hakla sigortasız kayıt altında çalıştırılabilecek."

Ekonomik krizin, artan işsizliğin, yükselen konut fiyatlarının, Kaz Dağları'nın siyanürlü çözeltiyle altın aramak için tıraş edilmesinin ve Salda Gölü'nün TOKİ’ye devrinin Suriyelilerin suçu olmadığının en kısa zamanda anlaşılması ve en yakınımızdakine de anlamamışsa anlatılması gerekiyor. Doğru soruların da doğru muhataba sorulması gerekiyor. Bizden olmayanın da sesini duyabileceğimiz kadar sağduyulu olmak için en kısa sürede dinlemeyi öğrenmeye başlamalıyız. Bir yasa olmaması ya da Suriyelilere karşı nefretin sonucunda bir ceza alınmamış olması değil; bunu düşünmenin bile bir suç olduğunun ayrımına varılması adına son olarak sözü Hannah Arendt’e bırakmak istiyorum: “İnsan toplumsal bir hayvan ve toplumsal bağlar koptuğunda hayat onun için kolay olmuyor. Ahlaki standartlar toplumun dokusunda daha kolay tutunur. Çok az insan toplumsal, politik ve hukuki statüsü tamamen karıştığında kendi bütünlüğünü koruma gücüne sahiptir. Toplumsal ve hukuksal statümüzü değiştirmek için gereken savaşma cesaretinden yoksun olarak bizler, birçoğumuz, kimlik değiştirmeyi denemeye karar verdik. Ve bu acayip davranış, işleri daha da kötüleştiriyor.”

* Hannah Arendt – Biz Mülteciler