Gazete Duvar yazarları yorumladı: Format sorunluydu, sıkıcıydı, heyecansızdı...

Gazete Duvar yazarları İstanbul seçimi ile ilgili Yıldırım ve İmamoğlu'nun ortak yayınının şifrelerini anlattı: Programın formatı çok sorunluydu, neredeyse hiçbir yeni sözün ortaya çıkmadığı bir oturumdu, İmamoğlu-Yıldırım karşılaşmasının sıkıcı içeriği, bu programı “tarihi” olmaktan çıkardı...

DUVAR – İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri öncesinde Binali Yıldırım ve Ekrem İmamoğlu Lütfi Kırdar Kongre Merkez’inde ortak yayındaydı. İki adayın ve moderatör İsmail Küçükkaya’nın canlı yayın performansını Gazete Duvar yazarları Kemal Can, Ali Duran Topuz, Ülkü Doğanay, Özlem Akarsu Çelik, İrfan Aktan, Sevilay Çelenk, Cem Erciyes, Hakkı Özdal ve Reyya Advan değerlendirdi.

 

‘Seçmen tercihlerini değiştirecek bir tablo oluşmadı’

Kemal Can: Günlerdir beklenen ve hazırlığı kendisinden fazla tartışılan adaylar buluşması, yenilenmiş seçim kampanyasının genel havasıyla fazlasıyla uyumlu ve elbette son derece sıkıcı geçti. Neredeyse, hiçbir yeni sözün ortaya çıkmadığı, bildik iddiaların artık hemen herkesin iyice ezberlediği cevaplarla karşılandığı bir oturumdu. Yapılan araştırmalardan anlaşıldığı kadarıyla son derece düşük kararsız oranlarına inen seçmen tercihlerini değiştirecek herhangi bir tablo oluşmadı. Bu tartışmada tanık oldukları nedeniyle bir tek kişinin bile oy tercihini değiştirmiş olabileceğin düşünmek mümkün değil. Ancak beklendiği gibi, Binali Yıldırım’ın kişisel performans açısından epey geride kaldığı oturum, her yeni durum için ortaya atılan “şapkadan tavşan çıkabilir”, “çok tehlikeli bir tuzak hazırlanıyor olabilir” görüşlerinin artık son bulması gerektiğini göstermesi açısından önemliydi. 31 Mart öncesinden başlayan, iktidarın ve Erdoğan’ın mutlaka bir yolunu bulup kazanmayı becereceği fikri, Erdoğan’ın bu oturumla ilgili beklentilerini dile getirdiği için tazelenmişti. Bu açıdan, oturumda Binali Yıldırım’ın sergilediği zayıflık, aslında iktidarın çaresizliğinin resmi olarak tarif edilebilir. Bir cümle de Ekrem İmamoğlu için söylemek gerekirse: Belki gerilim ataklarına verdiği reaksiyonlar nedeniyle, sakin kalmama eleştirisi yapanlar çıkacaktır ama kendi seçmenine “hak yedirmeyen” görüntüsü vermenin de önemli olduğu unutulmamalı. Benim değil ama birçok kişinin aklında, bir İstanbul adayının “Sayıştay raporunu okumadım” sözü olacak sanırım.

‘Binali Yıldırım, Ekrem İmamoğlu’na göre zayıf bir performans sergiledi’

Ülkü Doğanay: Medyanın tarihi buluşma olarak sunduğu, İsmail Küçükkaya’nın ise “demokrasi meydanı” olduğunu iddia ettiği bir programın yapılması Binali Yıldırım’ın “ılımlı” kampanya stratejisinin bir parçasıydı. Yıldırım, programda yeni bir şey söylemedi; böyle bir beklenti de yoktu aslında. Programın gergin, atışmalı, sert bir üslupla geçmeyeceği biliniyordu. Burada önemli olan Cumhur İttifakı’nın özellikle Bahçeli ve Soylu eliyle dile getirilen ve hâlâ “beka”yı, kutuplaşmayı öne çıkaran sert söylemlerinden ürken seçmen tabanına olumlu mesajlar verebilmekti. Bu bakımdan başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak programın geneli değerlendirildiğinde, Binali Yıldırım, Ekrem İmamoğlu’na göre zayıf bir performans sergiledi; yavaş konuşuyor, A4 kağıda basılmış tabloların olduğu ve amatörce hazırlanmış izlenimi veren dosyayı gösterirken eli titriyordu. Daha sonra Canan Kaftancıoğlu’nun sosyal medya paylaşımından bu dosyadaki tablolardan birinin altında İzmir yazdığı anlaşıldı. Mal varlığı konusunda verdiği mesajlar da yanlış anlaşılmaya açıktı. Sayıştay raporunu okumadığını söylemesi, zayıflık göstergesiydi. İmamoğlu’nu sinirlendirmeye çalışırken kendisinin sinirlendiğine şahit olduk. İmamoğlu’nun sıkça sözünü kesti. Buna karşılık İmamoğlu, elinde çok sayıda raporla ve iyi hazırlanmış tablolarla katıldı. Kendinden emin ve sakin kalmayı başardı. Ancak İmamoğlu’nu bu programda öne geçiren nokta, bence konuşması sırasında birkaç kez seçimleri “demokrasi mücadelesi” olarak adlandırması ve karşı tarafa yönelik “kibir” ifadesini kullanması oldu. Bunların muhalefet blokunu bir kez daha birleştiren ve İmamoğlu’na oy kazandıran argümanlar olacağını düşünüyorum.

Yıldırım’dan tesbih, İmamoğlu’ndan kalem

İrfan Aktan: İmamoğlu-Yıldırım karşılaşmasının sıkıcı içeriği, bu programı “tarihi” olmaktan çıkardı. Fakat buna rağmen İmamoğlu üzerinden muhalefet, Yıldırım’ı “tartışma” masasına oturtmayı başardığı için zaten programın kazananı oldu.

Programın belli ve olabildiğince katı kurallara tabi kılınması, uzun süredir bağımsız gazetecilerle karşılaşmadığı bilinen Binali Yıldırım’ın agresif tavırlar sergilemesine, soru sorulmadan yanıt verme alışkanlığını sürdürme girişimlerine neden oldu.

Yıldırım’ın programın başında gizleyemediği heyecanı ise sadece ilk defa “çalışmadığı yerlerden” soru gelebileceği kaygısından değil, aynı zamanda arkasında epey defolu bir mazi taşımasından da kaynaklanıyordu. Fakat Yıldırım’ın büyük korkusu gerçekleşmedi. Programda Yıldırım ve dolayısıyla AKP iktidarıyla ilgili “eski defterler”, Fethullahçılarla ilgili dosyalar neredeyse hiç açılmadı.

Yıldırım’ın muhatabına karşı defalarca aşağılayıcı, yalancılıkla suçlayıcı, kendi tabiriyle “tevazuya lüzum” görmeyen agresif tutumu, “eski” Türkiye’nin egemenlerine özgü genel bir davranış.

Yıldırım’ın rakibine üstünlük sağlamak için sürdürdüğü agresif tavrın arkasında haklılık değil, devlet gücü, devletin sahibi hissiyatı olduğu çok açıktı.

Buna mukabil söz hakkını saniye saniye kullanan, belgelerle konuşmaya özen gösteren, şahsına yönelik hakaretamiz ifadelerin üstünden atlamayan tavrıyla İmamoğlu da “yeni” Türkiye’nin temsilcisi pozisyonu aldı. İmamoğlu bir TV programında sıkıcı görünme pahasına “saniye hakkını” kullanmakta ısrar etti.

Sıkıcı programın belki de 23 Haziran günü seçmene değecek tek yanı, Yıldırım’ın Suriyeli sığınmacılarla ilgili sorunun “çözümü” için Fırat’ın doğusunu hedef almasıydı. Böylece programın sonunda “gençler benim kankam” diyen Yıldırım, Kürtlerle “kanka” olunmayacağını net olarak ortaya koydu. Bu, İstanbullu Kürtlerin dikkatinden kaçmayacaktır. Muhafazakâr Kürtlerin oylarını almak için canla-başla çalışan Yıldırım’ın ekibi bu açıklama karşısında sinir krizi geçirse yeridir.

Bu arada her iki adayın, programın moderatörüne verdiği hediyeye mim koymak lazım. Zira adayların moderatöre verdiği hediyeler iki ayrı siyasi hattın özeti gibiydi: Binali Yıldırım’dan tespih, Ekrem İmamoğlu’ndan kalem.

‘Anlamlı sorular ve makul gerilimlerden feragat edildi’

Sevilay Çelenk: Heyecansız bir program oldu. Olaysız, açık tarafgirliksiz, matematik anlamda eşit konuşma imkanı tanıyan bir program yapmaya o derece kilitlenildi ki bu tür bir programın içermesi gereken “anlamlı” sorular ve gerekirse “makul gerilimlerden” tümüyle feragat edildi.

Heyecansızlık yanında Binali Yıldırım programın ayrıca seviyesini de sürekli aşağı çekti. Kibirliydi. Hep söz kesti. Yalan ve algı yönetimi ithamı gibi, “yansıtmalarla” dolu klasik AKP tartışma adap ve edebini –ki son derece sıkıntılı bu tarzı anaakım medyada yıllardır izliyoruz- bir an olsun unutmamıza izin vermedi. Yıldırım’ın FETÖ ithamı da bu konudaki AKP pişkinliğinin devamıydı. Ekrem İmamoğlu “yalan” vs. gibi ithamlara tevessül etmeden de söyleyeceğini söyledi.

Bunun yanında Küçükkaya’nın soracağı mesela şu tarz bir iki soru çok anlamlı olabilirdi. “Bu kadar eşitsiz bir medya ortamında, anaakım medyanın muhalefete tümden kapalı olduğu bir ortamda yarışan taraf olmaktan rahatsız olmuyor musunuz?” Bu taraflı bir soru değil. Demokratik bir medya ortamı adına bu tür bir programı yöneten bir moderatörün boynuna borç olan bir soruydu. Bu soru iki tarafa sorulacak biçimde düzenlenebilirdi. Böyle sorular olmayınca program özel bir önem ve ağırlık da kazanamadı.

‘Kültür-sanat konuşulmadı’

Cem Erciyes: İmamoğlu-Yıldırım karşılaşması için bir derbi maç heyecanıyla ekran başına geçenlerin sanıyorum ki tamamı kesin bir galibiyet ya da sıkı bir tartışma göremediği için bir nebze tatminsiz kalktı ekran başından. Binali Yıldırım’ın sürekli müdahaleleri, hakarete varan ithamlarına karşın İmamoğlu’nun seçim süreçleri boyunca sergilediği kavgadan kaçınan barışçı görüntüsünü korumakta kararlı davranması da oturumun sakin tamamlanmasında etkili oldu. Tabii ki kültür ve sanat konuşulmadı. Adı bile geçmedi. Sadece gençlik konuşulurken Yıldırım ‘müze ve tiyatrolar gençlere ücretsiz olacak’ dedi. İşin sanat kısmının siyasetçiler için öncelikli olmamasına alıştık, ama konu İstanbul olduğunda kent kültürünü, kentleşmeyi konuşmaları gerekiyordu. Yeşil alan konusu gündeme geldi, park bahçe vaatleri yarıştırıldı ki, bu iyi. Ama imar politikaları ve kentin kültürel mirası konu edilmedi. Ne gökdelenler, ne usulsüz yapılaşma ne yenileme alanları ne çöküntü alanına dönüşen Süleymaniye, Balat gibi semtlerden söz edildi. Kentin gündelik yaşam kültürü, kamusal alanlar, meydanlar, sosyal tesisler pek söz konusu olmadı. Neticede yine hepimiz aylar önce tuttuğumuz tarafa oy vermeye devam edeceğiz. Tabii ki bu oturum Pazar akşamımızı hareketlendirdi, o kadar.

‘Kürt kökenli İstanbullu seçmen sorusunu iki aday da savuşturdu’

Ali Duran Topuz: Hediyeleşme faslını Ekrem İmamoğlu başlattı, Mustafa Kemal imzalı kalem kendince ince bir ideolojik göndermeydi.

Binali Yıldırım’ın gözleri kayıyordu arada. Geriliyordu. Yıllardır üst konumlarda görev yapmış biri olarak, böyle bir eşit konumu yadırgadığı açıktı. Binali Yıldırım’ın sürekli söz kesmesi, eşitlik durumuna tahammül edemeyen iktidar ruhunun musallat oluşundan bireysel bir hal değildi yani. Yıldırım’ın Anadolu Ajansı’nın seçim gecesi tutumunun açıklanması gerektiğini kabullenmesi, İmamoğlu’nun başarılarından biriydi. 23 Haziran seçiminin bir demokrasi, hak-hukuk seçimi olduğunu dile getirmesi Binali Yıldırım’ı sinirlendirdi, demek ki yerindeydi.
Evrak kopyalama tartışması uç ve uçuktu. Ekrem İmamoğlu, yaptığı işlemin masum olduğunu söylemesi normal ama yetkisinde olduğunu açıkça söylememesi tuhaftı. Sanırım, hukuki açıdan bilgilendirilerek çıksaydı programa çok daha etkili cevaplar verebilirdi.

Moderatörün, soru sorduğu Sayıştay raporunu okumamış olması gazetecilik açısından kabul edilmesi zor bir haldi. İmamoğlu’nun raporu çıkarıp okuması iyi hazırlıktı.

Binali Yıldırım’ın belediye alt yapı hizmetlerini anlatırken kullandığı bilgi kartında İzmir’i (okumadan geçti ama) listelenmiş olması, daha önce kaybettiği bir seçimden kalma ukteden olsa gerekti. Lafı “FETÖ”ye getirme gayreti, seçmene yönelik bir hareketti ama bu hareket, İmamoğlu’na teşekkür etmesine vardı. FETÖ sorularının ilk serisi açıkça taraflıydı: İmamoğlu’na örgütten olup olmadığı, Yıldırım’a mücadele için ne yapılacağı. Sonra bu durum bir başka gazetecinin eleştirisi moderatöre ulaştırılınca “düzeltildi.”

“Kürt kökenli İstanbullu seçmen” sorusunu iki aday da savuşturdu.

Değinmeden olmaz: Programın formatı çok sorunluydu. Eşitlik denilen şeyi sadece süreyle bağlantılı bir kesinlik olarak alırsanız, üç dakikada cevabı verdin verdin vermedin geçmiş olsun derseniz iki sonuç çıkar ortaya: Biri, bazen süre cevap vermeye yetmez ve bu adaletsizdir. İkincisi, bazen cevap vermek istemez, kaçma kapısı açılır. Gazetecilik ve tartışma teknikleri açısından kötü bir formattı bu. Hasılı, İstanbullu bir seçmen olarak, kime oy vereceğime karar vermemi belirleyecek bir düzey ve içerik gördüğümü söylemem zor. İmamoğlu’nun daha başarılı görünmesi seçmeni ne kadar etkiler, göreceğiz.

‘Program Erdoğan’ın amacını hasıl etti’

Hakkı Özdal: Çok sayıda izleyici çektiği anlaşılan, eşzamanlı olarak sosyal medyadan da yorumlanan bu TV programı, öncelikle Erdoğan’ın bir amacını hasıl etmiş oldu: İstanbul seçimi, İmamoğlu ile Erdoğan arasında değil, İmamoğlu ile Yıldırım arasında geçen/geçecek bir yarış olarak vurgulandı. Bu, olası bir yenilginin Erdoğan yerine Yıldırım’a yazılması yönündeki birincil niyeti kısmen yerine getirdi. Ama kanımca, mukadder yenilgi gerçekleşirse, şimdi yaratılan yanıltıcı tablonun sisi dağılacak ve Bu geceye rağmen, “gerçek mağlup” açıkça görünecektir.

İçerikle ilgili olarak, Ekrem İmamoğlu’nun 31 Mart sonuçlarının tanınmamasına ve bu konudaki gerekçelerin zayıflığına dair vurgularına karşılık, Binali Yıldırım’ın “bir an önce vaatlere geçelim” savunması dikkat çekiciydi. Bu sabit pozisyonlar, seçim iptali tartışmalarına yönelik ahlaki ve moral üstünlüğün halen muhalefette olduğunu teyit etti.

Programın toplamına bakıldığında ise belki yakın zamanda daha detaylı konuşmamız gerekecek bir olgunun iyiden iyiye görünür hale geldiğini düşünüyorum: Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik, siyasi ve toplumsal sıkışmışlıkta, egemen siyasetin merkezinin, geleneksel tabirle ‘merkez sağ ve sol’ denen alanın ‘el değiştirmesi’ yönündeki ihtiyaç, kendi maddi koşullarını yaratarak harekete geçmiştir. Eski statükonun, onun bir türevi olacağı anlaşılan yeni bir ‘merkez söylem’ karşısındaki açmazları ve çaresizliği daha açıkça görülmüştür.

‘Netameli yayında sürpriz yoktu’

Özlem Akarsu Çelik: Program öncesi yayılan rivayete göre Binali Yıldırım yayına yeni belgelerle çıkacak, Ekrem İmamoğlu’nu köşeye sıkıştırarak seçimin kaderini belirleyecekti. Böyle bir sürpriz gerçekleşmedi.

İsmail Küçükkaya’ya yönelik ithamlarda bulunanlar da vardı. Bu kadar büyük beklentilerle gerçekleşen netameli bir yayında tüm gözlerin üzerinde olduğu moderatör Küçükkaya, bu işi olabilecek en iyi biçimde kotardı.

Ekrem İmamoğlu, her konuya karşılık grafikli kartonlarla gelmişti. Binali Yıldırım ise daha az hazırlanmış gibiydi. Yıldırım, AK Parti’nin büyük şehirlerde beklediği oyu alamadığı genç seçmenler için vaatlerini anlatırken “Gençler benim kankam. Gençlere 10 GB internet bedava olacak. Bu en baba müjde!” derken acaba kaç izleyici o an aklından “metal yorgunluğu” eleştirisini geçirdi? Yayına geç gelmesinde de hazırlıksızlığında da 17 yıllık iktidarın “özgüveni”nin etkisi vardı.

Ekrem İmamoğlu birkaç kez “kibir” hatırlatması yaptı. Yıldırım ise sık sık “yalan” sözcüğünü kullandı. Rakibinin sözünü çok sık kesti. Hem gergindi hem de rakibiyle eşit koşullarda yan yana olmayı unutmuş gibiydi.

Yıldırım tatsız, İmamoğlu tatmin olmuş ayrıldı yayından. İkisi de kararsız seçmeni heyecanlandıracak yeni bir söz söylemedi.

‘Programa birlikte çıkmalarının amacı gizemini koruyor’

Reyya Advan: Ekrem İmamoğlu’nun eşiyle el ele, Binali Yıldırım’ın ise ellerini sallayarak ve eşinden birkaç adım önde yürüyerek geldiği programda, sınava gelmiş iki öğrenci vardı sanki.

İmamoğlu, sınava kendi notlarından çalıştığı için biraz daha rahattı. Daha dinamik, heyecanlıydı. Işıkta parlamayan, eğilip bükülmeyen mat kartonları vardı. Hazırdı.

Yıldırım ise gergindi, tedirgindi, yorgundu, göz teması kurmuyordu. Sınava başkasının ders notlarıyla çalıştığını fazlasıyla belli etti. Kameralara tuttuğu kuşe kağıtlarını, ilk kez okuyor gibiydi. Yayın başladıktan sekiz dakika sonra, terlemeye başladı. “Kamera sana döndüğü an, alay eder gibi gülümse” işini de biraz abarttı. Yerli yersiz gülümsedi ilk yarı boyunca.

Beden dili konusunda, İmamoğlu çok daha başarılı olsa da Yıldırım, tribünlere oynama taktiklerini çok daha iyi biliyordu. Soruları anlamamış gibi yapma, soruya cevap vermek yerine başka başka konulara girme, söz kesme, laf çevirme alanlarında uzmandı. İmamoğlu, kararsız seçmen ve AK Parti seçmeni tribünlerine oynayamadı. Arada nefis imalar dolu oklar gönderdi ama bu üstü kapalı okların, hedefine ulaştığını hiç sanmıyorum.

İmamoğlu’nun, “Demokrasi sürecini sıkıntıya uğratanlar” derken, eliyle Yıldırım’ı işaret etmesi dışında, ilginç hiçbir şey olmadı.

Üç dakika konuşma kuralı gereği, iki adayın da cümleleri yarım, elleri boş kaldı. Kendilerini ifade etme fırsatı bulamadılar. Süre yüzünden paniklediler, gerildiler. Karşılıklı konuşmalarına izin verilmediği için, bugüne kadar meydanlarda söylediklerini tekrar ettiler. Bu nedenle programa birlikte çıkmalarının amacı, gizemini koruyor.