Aydın Çubukçu: Sisifos bu kez kendini aşıyor

Sisifos bizim neyimiz olur? ‘Bir kayayı indir/kaldır’ hallerimizi yazar-eleştirmen Aydın Çubukçu ile konuştuk. “Sisifos bir yakınımız, akrabamız, uzaktan tanıdığımız bir isim değil, doğrudan doğruya biziz” diyen Çubukçu, siyasi iktidarın pozisyonunu yeniden tayin etmesi açısından belirleyici kabul edilen ‘İstanbul seçimleriyle’ ilgili notunu da düşüyor: “Yalnız bu kez kayayı zirveye taşımaya değil, dağı dümdüz etmeye niyetliyiz. Sisifos, kendini aşıyor.”
Aydın Çubukçu

Özlem Ergun

DUVAR – “Sisyphus’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken; yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanmıştı kayaya, habire itiyordu onu bir tepeye doğru, işte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam ama tepeye varmasına bir parmak kala, bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya, o da yeniden itiyordu kayayı, kan ter içinde…”

.

Bundan 2 bin 700 yıl önce Antik Yunan şairi Homeros, ‘Odysseia Destanı’nda Sisifos’u böyle tasvir eder. Yunan mitolojisinde tanrılar tarafından cezaların bu en büyüğüne çarptırılan Sisifos, Homeros’a göre insanların da en bilgesi, -ilk bakışta görünenin aksine- en uyanığıdır.

Albert Camus ise İkinci Dünya Savaşı yıllarında yayınlanan kitabı ‘Sisifos Söyleni’ ile bir ‘direniş’ hikayesi olarak yorumladığı anlatıda bilgelik ve zorunlulukla birlikte yaşamın anlamını da işaretler: ‘Yaşamın anlamı ancak dünyanın saçmalığını ve yenilginin daima tekrarlanacağını bile bile kötülüğe direnmek olabilir. İnsanlığa gerçek boyutlarını ancak bu başkaldırı kazandırabilir.’

AYDIN ÇUBUKÇU İLE SİSİFOS

Toplumsal mücadelelerin yuvarlanan kayanın her defasında sırtlanılarak yeniden yukarı taşınması çabası ile çoğunlukla özdeş tarihi, Sisifos’u da bu alanın başat metaforlarından biri haline getirir. Biliriz ki, her yuvarlanan kayanın bir Sisifos’u da vardır. 6 Mayıs akşamı Yüksek seçim Kurulu’nun (YSK) ‘İstanbul seçimlerini tekrarlama’ kararı vesilesiyle bu mitolojik kahramanı bir kez daha yad ettik. Aydın Çubukçu ile…

Yazar-eleştirmen Aydın Çubukçu, 12 Eylül askeri darbesinden önce girdiği cezaevinde 19 yılı aşkın süre tutsak edildikten sonra yayın hayatının 25’inci yılında bir KHK ile kapatılan Evrensel Kültür dergisini kurdu ve bu 25 yıl boyunca genel yayın yönetmenliğini yaptı.

“Sisifos’un serüvenini yaşamayan tek bir insan yoktur. Yalnız bireyler değil, toplumlar da aynı kayayı Olimpos’a itekleyerek ilerlerler. Önemli olan, kayanın tekrar ve tekrar aşağıya yuvarlanacak olmasını bilerek tırmanmaktır” diyen Çubukçu, siyasi iktidarın pozisyonunu yeniden tayin etmesi açısından belirleyici kabul edilen ‘İstanbul seçimleriyle’ ilgili notunu da düşüyor: “Yalnız bu kez kayayı zirveye taşımaya değil, dağı dümdüz etmeye niyetliyiz. Sisifos, kendini aşıyor.”

Sisifos’un ilk bakışta ‘yararsız’ ve ‘umutsuz’ görünen bu bitmek bilmeyen ‘mahkumiyeti’ mitolojinin en başat ‘direniş’ hikâyelerinden biri olarak da okunur. Sisifos’u ve sonsuz bir ‘ceza’gibi görünen bu faaliyetini bir ‘başkaldırı’, bir ‘karşı koyuş’hikayesi yapan nedir?

Sorunun son cümlesinden başlayayım. Sisifos’u bir sürekli ezilme ve ebedi ceza efsanesi olmaktan çıkarıp bir karşı koyuş hikâyesine çeviren, insan hayatının uzun acılar tarihidir. Yaşar Kemal, “insan umutsuzluktan umut yaratır” demişti. Yenilmeyi kabul etmemek, yalnızca pehlivanlara özgü değildir; biz hepimiz, yediğimiz gole itiraz ederiz, dayak yemişsek “ayağım kaydı da ondan” deriz, kaybettiğimiz bir ödül için “aslında benim hakkımdı ama torpil koydular” diye sızlanırız, sonra yeniden oynamaya, yeniden dövüşmeye, yeniden ödül peşinde koşmaya soyunuruz. Bile bile girişiriz yeniden çabalamaya. Bize özgü hale getirdiğimiz slogan, “bu kez daha güzel yenileceğiz” olmuştur. Bunu teşvik eden, boş ya da karşılığı olan bir umudun yanı sıra herkese ve kendimize varlığımızı kanıtlama isteğidir.

Mitolojik bir kahraman olan Sisifos’la insanlık tarihinin akrabalığı nedir? Sisifos bizim neyimiz olur?

Sisifos bir yakınımız, akrabamız, uzaktan tanıdığımız bir isim değil, doğrudan doğruya biziz. Onun serüvenini yaşamayan tek bir insan yoktur. Yalnız bireyler değil, toplumlar da aynı kayayı Olimpos’a itekleyerek ilerlerler. Önemli olan, kayanın tekrar ve tekrar aşağıya yuvarlanacak olmasını bilerek tırmanmaktır. Çünkü kaya yuvarlansa da, yol boyu edindiklerimiz bizi, toplumları bir başka ve daha ileri düzeye taşır. Bir başka deyişle, kayayı değil, kendimizi itekleriz zirveye.

Önce 7 Haziran 2015 genel seçimleri şimdi de 31 Mart yerel yönetim seçimleri… İlkinde batılı seçmenin de desteğini alarak başta Kürtler olmak üzere toplumun‘barış’ ve ‘demokratikleşme’ umutlarını meclise taşıyan HDP’nin ‘Türkiye partisi’ olma iddiası… İkincisinde ‘toplumsal rıza üretme becerisi’nin dayandığı sınırda AKP’nin tüm büyük şehirleri kaybetmiş ‘hezimet’ görüntüsü var. Bu iki seçimi ve sonuçlarını son dönemin siyasi fotoğrafını belirleyen ve özetleyen dönemeçler olarak okumak mümkün herhalde.

Olup bitenlerin Sisifos söylencesini çağrıştırması ilginç. Fakat demin dediğim gibi, onu kendisini itekleyen ve zirveyi umut eden varlık olarak yorumlarsak politik süreçte üstlendiğimiz işlev daha anlaşılır olacak. Başarmak istiyoruz ve her seferinde yeniden deniyoruz. Ama efsanedeki adamcağızın aksine, biz ilerliyoruz. “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” demişti eski filozof. Taşıdığımız kaya da, tırmandığımız dağ da değişiyor, biz de değişiyoruz ve her seferinde biraz daha umudumuz artmış oluyor. Kayanın daha ağır, yokuşun daha dik olduğu durumlarda bile yılmamayı, geri çekilmemeyi öğreniyoruz. Son seçimlerin sonucundan ziyade, süreçte oluşan birlik ve kararlılık önemli. Seçim süreci, umutsuzluktan umut yaratmak için herkese güç verdi.

Sonra da muhalefet bloğu lehine sonuçlanan bu iki seçimin iktidar eliyle iptal edilmesini izledik. ‘Düşman yaratma, terörize etme’ politikalarının gelip dayandığı açmazda AKP’nin ‘Kaybettiğim seçimi tanımam’ hali bir ‘yönetememe krizidir’ diyebilir miyiz?

Teknik terimle, yönetememe krizi tam yerine oturuyor. Bir bütün olarak baktığımızda, yönetenlerin kendi içlerindeki çelişkilerin artması, ittifaklarının çatlaması, sorunlar karşısında hep en kısa vadeli çözümlere yönelmek zorunda kalınması, bir çırpınış hali sergiliyor. Şiddetin her türlüsünün pervasızca kullanılması başka bütün araçların tüketilmesinin işaretidir.

Türkiye’de demokrasi ezelden beri sorunlu ancak son dönemlerde hak ve yaşam ihlallerinin her türlüsüne her alanda tanık olduk. Bu kez YSK’nın ‘İstanbul seçimlerini iptal’ kararıyla temsili demokrasinin elimizde kalan tek görüntüsü olan ‘sandıkla ve seçmekle’ ilişkilenmemiz de tartışmalı hale geldi. Toplumun ‘hak ve özgürlük’ talepleri ile ‘demokrasi’ ihtiyaçları dikkate alındığında bu tabloyu nasıl yorumlarsınız?

Castro’nun güzel bir sözü var: “Biz yenilirsek bir daha deneriz, diktatörler yenildiklerinde bu sonları olur” diyor. Bunu, onlar da biliyor. “Tekçi iktidar” denilen şey, her yönüyle sıkışmış, son sınırına kadar daralmış bir iktidar demektir. Demirel, “demokrasilerde çare tükenmez” demişti. Bu her iktidar için doğrudur. Demokrasi yokluğu, hükmedenlerin de çarelerinin tükendiği anlamına gelir. Demokrasi, bizim için de daha özgür ve barışçı bir dünya için olanaklarımızın artması demektir. Buna karşıt olarak, onların demokrasiden uzaklaştığı her noktada, bizim taleplerimiz ve onları elde etmek için mücadele azmimiz ve gücümüz artıyor.

.

Önümüzde AKP’nin pozisyonunu yeniden düzenleyeceği kabul edilen ve ikinci kez tekrarlanacak bir ‘İstanbul seçimi’ var. Seçime ve sonuçlarına dair öngörüleriniz nelerdir?

Daha önceki seçim tekrarlanması süreci, kan-revan içinde geçmişti. Yenildiği bir seçimi kendince zafere çevirme süreci yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlandı. Açıkçası, aynı “başarı yolunu” deneyebileceklerini düşünüyorum. Seçim kazanmak ya da kaybetmeyi bir “beka sorunu” olarak koyduklarına göre, ölümüne çatışmayı göze almışlar demektir. Olağan koşullarda seçim, bütün göstergelerden anlaşılıyor ki, öncekinden daha büyük bir yenilgiyle sonuçlanacak onlar için. İstanbul, çok büyük bir arpalık. Yem deposu… Yıllarca beslendikleri bu kaynağın kaybedilmesi, sıradan bir kayıp olmayacaktır. Merkezleri dağılacak ve parçalanmaya başlayacaklar. AKP’nin “beka sorunu” olarak gördüğü budur. Shakespeare’in lafını bozarak söylersek, “Olmak ya da olmamak, bütün mesele İstanbul’dur!”

Sadece Türkiye’de değil dünyada da ‘milliyetçiliğin’ yükseldiğini, benzer otoriter rejimlerin benzer baskı-yıldırma ve ayrıştırma politikalarını dolaşıma soktuklarını biliyoruz. ‘Kapitalizmin kaçınılmaz krizi’nin sonucu olarak tarif edilen bu siyasi tablonun Türkiye’deki görüntüleri nelerdir? Gelir adaletsizliği ve yoksulluk ile yükselen faşizm arasında nasıl bir ilişki var?

Biraz önce söylediğim gibi bir çaresizlik çırpınışı, yalnız bizde değil, bütün yoksul ülkelerin, hatta kapitalist metropollerin yönetiminde de görülüyor. Devletlerin iki başlıca yönetme aracından söz edilir: Şiddet ve ideoloji. Bizde bu hem devlet şiddeti, hem de sivil örgütlenmeler aracılığıyla yürütülüyor. Ancak kalabalıkların şiddete yönlendirilebilmeleri için, güçlü ve derin etkileri olan bir ideolojik kampanya gereklidir. Bu ideoloji, bir yandan kitlesel şiddet için gerekli bir ruh hali yaratırken, diğer yandan kalabalıkların yönetene bağlanmasını sağlar. İki temel motifi vardır; din ve milliyetçilik. Her ikisi de özünde şiddeti zorunlu ve meşru kılan inanç biçimleridir. Dolayısıyla böyle bir ideoloji, çaresizlik durumları için çok elverişlidir. Yoksulluk, yalnızca yaşam şartlarının değil düşünce ve inanç dünyasının da karanlıklaşmasına yol açar. Böylece faşizmin kitle gücünü büyük ölçüde en yoksullar, işsizler, umutsuzlar oluşturur. Saldırmaya hazır, ancak hedefleri bakımından tam bir bilinç yoksunluğu içinde bulunan bu kitleler, kolayca kendi temel çıkarlarına karşı harekete geçirilebilirler. Ne var ki, bugün ülkemizde durum bu kadar basit değil. Kamuoyu yoklamalarında, sokakta, pazarda yakınmalarda ve öfkede, ekmek sorununun yakıcı bir biçimde tercihleri etkilediğini görüyoruz. “Ekmek yoksa oy da yok” diyenler çoğalıyor ve sonucu tayin edici bir güç ortaya çıkıyor. Sadakayla yetinme hali ortadan kalkıyor ve bu, dinci ve milliyetçi ideolojinin de gücünü kırıyor.

12 Eylül darbesinin üzerinden yaklaşık 40 yıl geçti. Ekonomik, sosyal, siyasal sonuçları bir yana çok acılar çekildi, kişisel hayatlarda kapanması güç yaralar açıldı. Bugün benzer bir durum, başka bir şekliyle yine tekrar ediyor. ‘Hep yeniden başlayabilmenin’ o direngen bilgeliğini mitolojiden insanın kişisel ve toplumsal deneyimine taşıyan Sisifos’un bilgisine bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var herhalde…

Son sözü sen söylemiş oldun. Yalnız bu kez kayayı zirveye taşımaya değil, dağı dümdüz etmeye niyetliyiz. Sisifos, kendini aşıyor.