Prof. Füsun Üstel'den son ders: Mahkûm Vatandaşın Peşinde! 

Barış bildirisi imzacısı akademisyen Füsun Üstel, 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Üstel, cezaevine girmeden önce son dersini İstanbul Tabip Odası'nda verdi. Dersin başlığı 'Mahkûm Vatandaşın Peşinde' oldu... 
Prof. Dr. Füsun Üstel

Hacı Bişkin  hbiskin@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Mahkeme tarafından verilen 1 yıl 3 ay hapis cezası kesinleşen ‘Barış Bildirisi’ imzacısı Prof. Dr. Füsun Üstel, İstanbul Tabip Odası’nda ‘Mahkûm Vatandaşın Peşinde’ başlıklı son dersini verdi.

Üstel’e destek için HDP İstanbul milletvekilleri Hüda Kaya, Saruhan Oluç, Züleyha Gülüm, Garo Paylan, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve İbrahim Kaboğlu, HDP Muş Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, HDK Eş Sözcüsü Onur Hamzaoğlu, ihraç edilen birçok akademisyen ve öğrenciler son derse katıldı.

‘DEVLETİN İSTEDİĞİ MAKBUL VATANDAŞ’ 

Bugün saat 12.30’da İstanbul Tabip Odası’ndaki derste konuşan Üstel, 2000’li yıllarda yazdığı ‘Mahkûm Vatandaşın Peşinde’ kitabından esinlenerek dersin adını da, ‘Mahkûm Vatandaşın Peşinde’ koyduğunu söyledi. Üstel son dersinde İkinci Meşrutiyet döneminden Cumhuriyet dönemine kadar geçen süreçte müfredatta yer alan ders kitapları üzerinden devlet-birey ilişkisini anlattı. Üstel, konuşmasına, “Bu dayanışma benim için çok önemli. Dayanışmayla hepimiz daha çok büyüyeceğiz” diyerek başladı ve şunları söyledi, “Mahkum Vatandaşın Peşinde 2000’lerde yazdığım kitabıma bir gönderme. Bu nedenle bu başlığı buldum. Devletin istediği makbul vatandaşı nasıl istediği ve inşaa ettiğini anlatacağım. Meşrutiyet’ten, Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar bütün kitaplar ve öğretmenler aracılığıyla yurttaş olmaya çalışıyoruz. Bu kitaplar gerçekliğin bütününü anlatmaya kafi değil. Ama en azından devlet ne istiyor diye bir takım ipuçları veriyor. İkinci Meşrutiyet’e baktığımızda modern bir kamusal alan inşaa etme çabası bir aktör… Bu dönem dolayısıyla çok önemli. Kamusal yaşama değen her noktada yeni kanunlar ya da yönetmelikler çıkartılıyor. İkinci Meşrutiyet döneminde Osmanlıcı ideoloji çerçevesinde içselleştirilme dönemi ve en önemli şeylerden biri de ilk defa iştirak fikrinin ortaya çıkması.”

‘BİZ VE ÖTEKİLER AYRIMINI GÖRÜYORUZ’ 

Bu dönemde bireylerin etnik kökenlerinden bağımsız olarak siyasi özne yaratıldığına dikkat çeken Üstel şöyle devam etti, “En temel özelliği akılla aydınlanmış birey. Bütün doğru ve yanlış davranışlar akılla temellendiriliyor. Seküler bir egemenlik anlayışı var. 1908 ve 1912’ye baktığımızda daha sözleşme temelli ulus anlayışı var. 1912 ve 1913 çok kritik bir dönem. Arkadan vurulmuşluk duygusunu ve intikamcı milliyetçiliği, 1915’te yayımlanan kitaplarda ‘biz ve ötekiler’ ayrımını görüyoruz. Biz aslında giderek bir ırk birliğiyiz. Dolayısıyla Anayasal vatandaşlığın dışında bir köken vatandaşlığı başlıyor. 1927’den sonra yayımlanan kitaplarda tekrar o ‘biz’ kavramının içeriden bir daha güçlendirilmesi söz konusu. Çünkü ortak bir kimlik vurgusu oluşturulmaya çalışılıyor. Bunun vurgusu da Türklüktü. Artık Türkler adeta bir genetik topluluk olarak tanımlanıyor.”

.

‘1985 SONRASI…’ 

1985 sonrasına dairse Üstel, bu dönemde de kitaplarda 12 Eylül askeri darbesi ruhunun yansımasını gördüğünü söyledi. “Burada vatandaşlığın makbulu Türk ve Müslüman” diyen Üstel derse şöyle devam etti: “Artık organik bir ulus anlayışı var. Vatandaşlık tutumu açısından baktığımızda artık bir sivil vatandaşlık mümkün değil. Devletle özne arasına mesafe koymayan, kendini devlet gibi gören bir militan vatandaşlık anlayışı doğuyordu. 80 sonrası bütün müfredat kitaplarının tehlike içinde tanımlandığını görüyoruz. Vatandaşların sürekli teyakkuzda olmaları anlatılıyor.”

1990’lı yıllara gelindiğinde artık dilin değiştiğini anlatan Üstel, “Sürekli olarak bireylerin ve kurumların aldanabilirliğinden söz ediliyor. Vatandaşlarını cepheyle örgütleyen, birbirlerine karşı sürekli teyakkuz halinde bekleyen bir hal söz konusu oldu. Sistemle, devletle açıklanmayan, bireylerin üstüne atan ‘siz sorumlusunuz’ diyen bir anlayış var. Devletten kaynaklanan ve içselleştirilmesi gereken bir makbul vatandaşlık anlayışı var. Sürekli devletin bekasına çakılacak özellikler gibi” dedi.

Mahkemenin hakkında verdiği ceza için de konuşan Üstel son olarak şunları söyledi, “Mahkemelerde HAGİB (Hükmün açıklanmasının geri bırakılması) dışında kişilik özelikleri yazıldı. ‘Pişman olmayan kişiliği’, ‘tekrar suç işleyebileceği’ gibi.. Benim için de bu yazıldı. Mahkumiyet daha gerçekleşmedi. Bu fikri de üstümüze almamamız lazım.”

İbrahim Kaboğlu

KABOĞLU: SONUNA KADAR BİLGİ PAYLAŞIMI

Konuşması büyük alkış alan Üstel daha sonra kendisi de KHK ile ihraç edilmiş, anayasa profesörü ve CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu’nu kürsüye davet etti. Kaboğlu, sonuna kadar bilgi paylaşımına devam edeceklerini söyleyerek Anayasa Mahkemesi sürecine dikkat çekti ve şunları ifade etti: “Kesinlikle özgürlükten alıkonulmayı ve hapsedilmeyi ağzımıza almamalıyız. Biz onu hak etmiyoruz. Çünkü suç işlemedik. Başından beri bu bir kurgudur. Bu gerçekten anayasamızda yeri olmayan bir durum. Ben Anayasa Mahkemesi sürecini önemsiyorum. Böyle bir infaza gidilmemesi gerekiyor. Anayasa Mahkemesi buna sessiz kalmayacaktır. Tedbir kararı alması beklenir. Burada sonuna kadar bu yolları kullanmamız gerekir. Bu süreç bitmedi. Sonuna kadar özgürlük ve bilgi paylaşımı diyelim.”

‘BARIŞ TALEBİMİZ, TERÖR PROPAGANDASI OLARAK TARİF EDİLİYOR’ 

Üstel’in son dersinde ayrıca, Barış İçin Akademisyenler adına Elif Ege ve Aslı Takanay bir basın açıklaması okudu. Elif Ege, son sürece ilişkin şunları söyledi: “Bu Suça Ortak Olmayacağız metnine imza veren 2 bin 212 akademisyenden 691’i hakkında dava açıldı, yeni davalar da  açılıyor. 18’i İstanbul olmak üzere, yaklaşık 40 ayrı ağır ceza mahkemesinde yargılanıyoruz. Bu zamana dek, 194 günlük Çağlayan mesaisinde bin 646 duruşmaya tanıklık ettik. Her hafta en az iki, çoğu zaman dört gün bulunduğumuz mahkeme salonlarında saymakla bitmeyecek türlü keyfi ve hukuksuz uygulamalarla karşılaşıyoruz. Barış talebimizi ve hukukdışı uygulamalara eleştirimizi içeren bir metin, ne yazık ki, bu ülkenin hukuk sisteminde ‘terör propagandası’ olarak tarif ediliyor. Tek bir iddianameyle 691 akademisyen yargılanıyor ve mahkemeler de birbirinden oldukça farklı cezalar veriyor.”

‘BARIŞ İSTEYEN AKADEMİSYENLERİN YERİ CEZAEVİ DEĞİL, ÜNİVERSİTEDİR’ 

Takanay ise şunları söyledi: “İddianame aynı, mütalaa aynı, ek bir bilgi ve belge yokken ve her duruşmada delil toplamaya yönelik taleplerimiz reddedilirken böylesi hukuk dışı ve keyfi uygulamalar neden? Bu soruyu soruyoruz, sormaya da devam edeceğiz. Çünkü, bugün itibariyle 184 arkadaşımızın davası tamamlandı. 148 arkadaşımızın 15 ay hapis cezası hükmün açıklanmasının geri bırakılmasıyla ertelendi. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması uygulanmayan 3 arkadaşımıza verilen 15 ay hapis cezası ve bir arkadaşımıza verilen 18 ay hapis cezası ertelendi. 32 arkadaşımız, 15 ay ile 36 ay arasında değişen cezalar aldı. Kimileri hükmün açıklanmasını reddettiği için, kimileri ise iki yılın üzerinde ceza aldığı için hapse girme riskiyle karşı karşıya. Bu ceza kararına yapılan itirazlardan şimdiye kadar Füsun Üstel hocamızın kararı kesinleşti ve ne yazık ki yakında hapse girecek. Bunu engelleyemedik. Bu yaşam hakkının kutsallığı çerçevesinde vatandaşlık haklarının kullanımı ve barış talebini toplum olarak etkince koruyamadığımız anlamına geliyor. Tüm bu soğuk ve korkutucu rakamlar, bu ülkede savunduğumuz yaşam hakkına vurulan saldırıların su yüzüne vuran yansımalarıdır. Barış isteyen akademisyenlerin yeri cezaevi değil, üniversitedir.”