Ali Ekber Doğan: Seçim oyununa katılmak tartışmalı ama HDP'nin taktiği isabetli

Akademisyen Ali Ekber Doğan, HDP'nin "AKP-MHP faşizmi karşısında kim varsa onu destekliyoruz” açıklamasını doğru bir taktik olarak değerlendirdi. Doğan, "Batıda 7 Haziran ve 24 Haziran'da HDP barajı geçsin diye oy veren yüzde üç oranında bir kesim var. HDP son seçimlerde kendisine oy veren bu kesimleri seçim sonrasında da kendisiyle birlikte hareket eden bir güç haline getirmeye çalışıyor. Doğru bir siyasi taktik izliyor" dedi.
Ali Ekber Doğan.

Ayşegül Karakülhancı Duman  aysekh2808@gmail.com

KÖLN – 31 Mart Yerel Seçimleri’ne sayılı günler kalmışken seçimin Türkiye gündemine getireceği yenilikler tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Seçim güvenliğinin tartışıldığı bir ortamda, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü mezunu Ali Ekber Doğan*, halkçı, devrimci, sosyal hedeflerle alternatif bir belediyecilik yapmanın imkanlarının çok kısıtlı olduğunu söylüyor.

Türkiye’de kent çalışmaları alanında doktorası bulunan Ali Ekber Doğan’la seçimlere az vakit kala bir söyleşi gerçekleştirdik. Seçimler, HDP, Ovacık Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu gibi pek çok konuda Doğan sorularımızı yanıtladı.

Yerel seçimlerde sol demokratik muhalefetin en çok tartıştığı konu Dersim oldu. Ovacık Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu’nun TKP’den adaylığını koyması içinde HDP’nin yer aldığı güç birliğine karşı atılmış bir adım gibi düşünülerek sert eleştirildi. Siyaset bilimci ve özellikle de yerel yönetimlerle ilgili çalışmış bir akademisyen olarak siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu tartışmaları?

Anlaşamamış olmaları bir talihsizlik iki taraf da anlaşabilmeliydi. Kötü bir durum oldu ancak buradan bir felaket çıkmayacak. Sonuçta faşist bir parti ya da aday kazanmayacak, ikisinden birisi kazanacak. Maçoğlu’nu ‘sol faşist’ olarak yaftalayanlar bile oldu ama bunlar yakışıksız sözler tabii…

HDP’nin belediye başkanlığımız gasp edildi, bunu geri alma mücadelesi veriyoruz. Bu ortadayken, bizimle dost olduğunu söyleyen hiç bir güç karşımıza rakip aday olarak çıkmamalı tutumu kendi içinde anlamlı olabilir. Ama Maçoğlu’nun geldiği siyasal çizgi daha önceki seçimlerde de HDP önceli partilerin en yakın rakibiydi. Özel durum var diye bu seçimde farklı bir tutum izleyebilirlerdi ancak Dersim söz konusu olduğunda HDP’yle anlaşamadıklarında adaylıktan vazgeçmek zorunda da değiller. Maçoğlu’nu adaylıktan vazgeçirecek olan HDP’nin “karşımıza Dersim adayı olarak çıkma” dışında dışında bir öneriyle gelmesiydi. Ona; “Siz başarılı kabul edilen, sempatiyle bakılan popüler bir belediye başkanısınız. Örnek gösteriliyorsunuz. Gelin bizim adayımız olun ya da sizi şuradan aday gösterelim” gibi bir yapıcı öneri götürüp, anlaşmaya çalışmaları gerekirdi.

‘MAÇOĞLU’NUN BEŞ YILLIK PRATİĞİNİ BAŞARILI BULUYORUM’

Maçoğlu sizin de söylediğiniz gibi çok örnek gösteriliyor. Gerçekten öyle mi? Yerel yönetimde başarılı olmak ne demek?

Sosyal belediyecilik yaparak yoksul, emekçi kesimlerin yaşam koşullarını iyileştirmek, geçim sıkıntısını hafifletmek ve yerel halkı kentini değiştirerek kendini değiştireceği umudunu vererek iradeleştirmek. Yani, belediyenin sosyal ve fiziki olanaklarını halka ucuz ya da ücretsiz hizmet olarak yönlendirmek, ortak işler-üretimler etrafında müşterekleştirmek ve özyönetimci katılım mekanizmaları geliştirerek halkın sözünü söylemesine imkan sağlamak. 2011’de Ankara’da o zamanki adıyla Demokratik Haklar Federasyonu’ndan arkadaşların olanakları ve şehirci ve sosyal bilimcilerin katılımıyla Devrimci Halkçı Belediyeler konferansı düzenlenmişti. Ben de onun danışma kurulunda yer almıştım. Sayın Maçoğlu ile oradan tanışıyoruz. Maçoğlu ve danışmanları orada konuşulanların bir kısmını hayata geçiren bir pratik sergiledi ve Türkiye’de başarılı komünist başkan efsanesine dönüştü. Bu anlamda Maçoğlu’nun beş yıllık belediyecilik pratiğini başarılı buluyorum, takdir ediyorum. Belki çok sınırlı işler yaptılar, yerel halkı daha fazla yönetime katması, irade kılması gerekirdi ama önemli olan bu kapitalist-merkeziyetçi sistem içinde bir vizyon ve ideayla Ovacık ilçesini umut mekanı temsiline dönüştürdü. Ancak, Dersim çok politik, her aşiretin ayrı örgütten olduğu bir yer. Siyasetin zaman zaman aşiretlere göre de belirlendiği bir yer olması, bir sürü sekterlikler üretiyor ve sizi bütün ülke de takdir etse başka örgüt-aşiretten olduğun sürece seni istemeyen hatırı sayılır bir kesim oluyor.

HDP’nin belediyecilik anlayışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ali Ekber Doğan.

HDP’nin Dersim belediyeciliğine halkçı ve sosyal belediyecilik tanımı pek denk düşmüyor. Daha çok, Kürt sorunu-kimliği, kadın özgürleşmesi eksenli siyasi ve kültürel bir işlere ağırlık veren bir pratik sergilediler. Yani, Kürt hareketinin ana gövdesinin gündemlerine paralel biçimde siyasi veya konjonktürel gelişmelere ilişkin açıklamalara katılıp, onların yerellikte örgütlenmesine zemin açmaya, destek olmaya çalıştılar. İki dilli belediyecilik, kadın danışma merkezi, Sanat Sokağı, Seyit Rıza Parkı gibi Kürdi kamusal-sosyal mekan düzenlemeleri yaptılar. Festivali düzenledi, barajlara karşı mücadeleye destek verdiler. Yani, daha çok kentteki Kürdi kültür ve kimliğe katkı yapan, kadınların sosyal konumunu güçlendirmeyi gözeten işler yaptılar. Ama imar kararları alırken, ya da halkın temel ihtiyaçları olan hizmetleri üretirken sosyal olmayı çok da önlerine bir hedef olarak koymadılar. Bir halk ekmek, ucuz toplu taşıma, içme suyunun ucuz veya parasız olması vs. gibi. En azından bu tür konulara dair bir vizyon ortaya koymadılar. Yani, biz bunu istiyoruz ama yapamıyoruz bile demediler. Her seçimden sonra kent konseyi kurmak gündeme geldi. Geldiği gibi de kısa sürede rafa kaldırıldı. Mahalle toplantıları dışında halkı yönetim sürecine katan bir mekanizma geliştirmediler. Özellikle yeni kurulan üniversiteyle birlikte, ciddi konut kıtlığı olan kentte, süreci müteahhitlerin yatırım kapasitesi ve kar hırslarına bıraktılar. Kiralar ciddi biçimde arttı. Yoksul öğrencilerine, ihtiyaç sahibi halk kesimlerine barınabilecekleri, kalabilecekleri sosyal konut projeleri, konaklama tesisleri yapmadılar ya da bu doğrultuda kooperatifler kurulmasına ön ayak olmak, arsa tahsis etmek gibi şeyler hiçbir şekilde gündemlerinde olmadı. Belediye bu noktada imkanları ölçüsünde ufak da olsa adımlar atabilirdi. Sadece Dersim değil Kürdistan’daki belediyelerin hepsi bu şekilde sosyallikten ve katılımcılıktan uzak oldu. 1994-2004 yılları arasında dört beş tane tandır evi-çamaşırhane açtılar. Kadın üretici kooperatiflerini desteklediler ama bunlar kısa sürede piyasa çarkları arasında dağılıp, gitti. Sarmaşık gibi kent yoksullarına yardım kuruluşları kurdular. Bunlar da gıda-giyim marketleriyle ihtiyaç sahiplerine yardım etti. Son dönemde komünal ekonomiye ilişkin bir-iki yerde market açıldıysa da kayyımlarla onlar da sona erdi. Dolayısıyla, 2004’den beri özgün, halkçı bir belediyecilik geliştirmediler.

Bu söylediklerinizi gerçekleştirememiş olmalarının sebebi yeterince paralarının olmaması olamaz mı?

Kimi yerde borçlu belediye olmalarıyla, gelirlerinin bir kısmına iktidarın borçlarına mahsuben kaynakta, İller Bankası’nda el konuyor olmasıyla, kimi yerde muhalif kimlikleri yüzünden hükümetin borçlanmalarına izin vermemesiyle açıkladılar.

Bu inandırıcı değil mi? Sosyal belediyecilik yapabilmek için belediyenin gelir kaynaklarının olması gerekmiyor mu?

Borçlu olsa bile, borçlara mahsuben yapılacak kesintinin bir sınırı var. Yani belediyenin hizmet verdiği nüfus ve yerelde toplanan vergi gelirlerine paralel belli bir düzeyde sürekli bir geliri vardır. Olmuyorsa bu mahkemeye götürülür, gerekirse politize edilip, merkezi hükümet teşhir edilir vs. Bunların hiçbiri yapılmadı ama borçlardan kaynaklı gelir akışı sorunları bir mazeret olarak öne sürüldü. Ancak her zaman kaldırım, yol yapımı, altyapı gibi yapım-onarım işleri için bir paraları oldu. Belediyelerde dördüncü dönemlerinde kayyım atanan bu Kürdi belediyelerde, ikinci ya da üçüncü dönemin sonunda bu yatırım kalemlerinin ağırlığı arttırılmış olmalıydı ve yatırım bütçesinden hangi semte, sokağa ne yapılacağı konusunda katılımcı bütçe mekanizması oluşturulabilirdi. Hangi mahalleye ne hizmetin verileceğini, yatırımların nerelere yapılabileceğine dair bir halk mekanizması oluşturabilirdi. Oluşturulmadı.

‘HALKÇI MEKANİZMAYI HAYATA GEÇİREMEDİĞİNİZDE ALTERNATİF OLMAZSINIZ’

Bu bahsettiğiniz tarzda çalışmayı başaran belediye yönetimi örnekleri var mı?

İşte başta konuştuğumuz örneğe dönelim: Maçoğlu mesela içme suyunu mümkün olduğunca ucuza yapmaya çalıştı. Üretici, kaynak yaratıcı belediye olmaya çalıştı. Ovacık’tan Dersim’e ücretsiz otobüs koydu. Tamam ölçek çok küçüktü ve kapitalist bir sistem içinde belediyecilik yaptığınız için her zaman yaptıklarınızdan çok eksikleriniz olacak. Burada önemli olan nasıl bir ufka sahip olduğunuz. Neyi yapmak istiyorsunuz? Yapamıyor olabilirsiniz ama yapmak istediğinizi belli ölçülerde göstermeniz ve onun üzerinden bu eşitsiz-baskıcı sistemin dışında bir belediyeciliğin yapılabileceğini gösterebilmeniz gerekiyor.

HDP her zaman “kendimizi ve kentimizi biz yöneteceğiz” diyor. Bu siyasi öz yönetime dair haklı bir talep. Fakat bu yetmez. Bu sadece liberal demokratik bir hedef bunun ötesine geçmiyorlar. 15-16 yıl belediye yönetiyorsanız çoktan artık kent konseylerini kurmuş olmanız, sosyal belediyecilikte yeni örnekler geliştirmeniz gerekirdi. Bu süre zarfında bunu yapmamış olmanın bir gerekçesi olamaz. Burjuva demokratik anlamda bile katılımcı bütçe gibi halkçı mekanizmayı yaşama geçirmediğinizde AKP’ye, CHP’ye alternatif olmazsınız. Abdullah Öcalan da görüşme notları yayınlandığı 2010’larda bu belediyeciliği defalarca eleştirerek “Bari dört tane pilot belediye belirleyin ve oralarda alternatif bir belediyecilik yapın” dedi, ama yapılmadı.

Size göre niye yapmadılar?

Çünkü ulusal demokratik mücadelemiz öncelikli, ulusal birliği zedeleyecek şeylere yönelmemiz çok fazla mümkün değil diyorlar. Yani, belediyeci ve yerel siyasetçi kendi fırıncısıyla, bakkalıyla, esnafıyla, dolmuşçusuyla ters düşmemesi gerektiğini düşünüyor. Ama bu da halkın kentte yaşam maliyetini ucuzlatarak ona dolaylı destekler veren, hayatını kolaylaştıran, onu özne yapan bir belediyecilik yapmaktan alı koyan bir durum yaratıyor. Ulusal demokratik mücadeleyle, sosyal-sınıfsal mücadele iç içe gitmediği koşullarda ortaya çıkması doğal bir sonuçla karşı karşıyayız. Bu durumda Kürdi belediyelerin sistem partilerinin belediyelerinden ne farkı kalıyor.

‘SEÇİMLER UZUN SÜREDİR KASANIN KAZANDIĞI BİR KUMAR’

Önümüzdeki bu seçimlere gerçekten yerel yönetim seçimleri olarak bakabiliyor muyuz ki, belediye, belediye yönetimi gibi konuları konuşuyoruz?

Çok yerinde bir soru. Kentleşme, belediyecilik alanında uzun yıllardır çalışan birisiyim. 2004’den beri de bütün seçimlerde öncesinde ve sonrasında değerlendirmeler yazmaya çalışırım. Bu seçime seçim vasfını veren nitelikler çok sınırlı. Seçimler uzun süredir güçlü tek adam yönetimi sisteminin inşası ve oturtulması için ara sıra başvurulan bir rıza türetme mekanizması. Her seferinde kasanın kazandığı bir kumar. Kasaya taht kurmuş kişinin kim olduğu ortada. Belediyelerin bütçelerinin denetimi saraya bağlanmış, yürütme istediği belediye yönetimini istediği zaman görevden alabiliyor. Zaten seçimler uzun süredir adil değil hilelerle dolu. Böyle bir durumda adil bir seçimin yapılmasını kimse beklemiyor ama ana siyasi aktörler yine bu kumara dahil olmuş durumda. Bu koşullarda, belediyenin başına gelenler halkçı, devrimci, sosyal hedeflerle alternatif bir belediyecilik yapmaya girişse bunun önünün kısa sürede kesileceği neredeyse kesin görünüyor. Bunları niye tartışıyoruz denilebilir. Bunlar yine de bizlerin yerel yönetimlerden, neyi bekleyip bekleyemeyeceğimize dair fikirlerimizi dile getirmemize engel olmaması lazım. Ama kendimizi kaptırıp, bir şeyler normal seyrinde gidiyormuş gibi tartışmak, değerlendirme yapmanın ahmaklık olduğunu da unutmadan konuşmalıyız.

Uzun zamandır Türkiye’de yapılan her seçim normal bir anlamın ötesinde ‘bir var olma yok olma’ konusu gibi değerlendiriliyor. Bu seçimlerde öyle değerlendiriliyor. Bu yerel seçimlerin gerçekten yerel seçimlerin ötesinde bir anlamı var mı?

Çok fazla bir şeyi değiştirmeyecek gözüküyor. Fakat, Ocak başından beri yaşanan bazı gelişmeler, iktidar blokunun daha seçimler olmadan bir zafer kazandığına işaret ediyor. Son beş yıldır kurmaya çalışılan rejimin ve Erdoğan’ın konumunun normalleştirilmesi noktasında CHP-İYİ Parti ortak adayının saraya gidip Erdoğan’ı ziyaret etmesiyle başlayan, Fazıl Say konserine davet ve katılımla süren bir takım gelişmeler yaşandı. Dikkat çekici olan şey muhalefet partilerinin Erdoğan’ı cepheden eleştirmekten kaçınıyor olmaları. Bu da Erdoğan için bir kazanım. Belki de bu yüzden kendisi de konuşmalarında, HDP dışındaki muhalefet blokunu eskisi kadar şeytanlaştırmıyor.

Neden böyle bir sürece girmiş olabilir? Erdoğan’ın elini zayıflatan bir şey mi var?

Burada bana kalırsa bir kırılma oldu. Erdoğan’ı bu normalleşme çizgisine çeken de muhalefete böyle davranmalarını söyleyen de tek adam rejimini destekleyen, parlamenter demokrasiye göre daha otoriter, tekçi yönetimi isteyen derin güçlerin arzusuyla kotarılmaya çalışılan bir süreçten geçiyoruz. Bunun karşılığında CHP-İYİ Parti koalisyonunun Ankara veya İstanbul’dan birini kazanmasına izin verilebilir. Karşılığında da Millet İttifakı da seçimleri ne mevcut iktidar blokunu geriletmeyi hedefleyen bir kampanyaya dönüştürmeyecek. Eğer Erdoğan’da yeni çıkışlar olmazsa tabi. Özellikle Rojava bölgesine askeri operasyon yapamadığından beri Erdoğan’ın derin devlet merkezleri karşısında eli zayıflamış gibi gözüküyor. Ocak başlarında biraz Gezi’yi ısıttı ve sanatçılarla uğraştı fakat buradan da bir şey çıkmadı. Şu anda zapturapt altına tutulan bir güce dönüşmüş görünüyor. Tek adam rejimini kurmaya çalışırken, bütün ülkeyi tek bir belediyeye dönüştürmeye çalışıyordu. Türkiye’nin tek bir belediye başkanı olsun, her yere inşaatlar yapsın böylece de ekonomi düzelsin. Bu işlemiyor. Şimdi işleyen şey Erdoğan’ın biraz daha derin devlet tarafından kontrol edildiği bir otoriter rejim. Kontrol edenlerin Erdoğan’la işleri biraz daha sürecek. O, ekonomik kriz derinleştikçe, kendisine oy veren en yoksullar başta olmak üzere halka acı ilacı içirmekten sorumlu bir unsur olacak. Fakat kriz derinleştikçe, arabanın devrilme emareleri artıyor ve hem partisi/hareketi içerisinde birileri hem de diğer muhalefet partileri Tayyip Erdoğan sonrasına tahkimat yapıyor gibi görünüyor.

‘CHP SAFLARINDA SANDIĞA GİTMEME EĞİLİMİ OLABİLİR’

Ekonomik kriz, hayat pahalılığı seçimlerde belirleyici bir faktör olacak gibi görünüyor. Hatta AK Parti seçmeninin bir bölümünün hükümete karşı tepki oyu kullanma ihtimalini yüksek olduğu belirtiliyor. Peki, bu seçimlerin başka belirleyici bir noktası daha var mı?

İşte bu noktada AKP’ye küskün olan seçmen boyutunun yanında bir de CHP seçmeninin kendi partisine küskünlüğünün ne boyutta olduğu da seçimi belirleyici bir faktör olacak. Bahsettiğiniz gibi hayat pahalılığı nedeniyle AKP seçmeninin bir kısmı sandığa gitmeyeceğiz ama bu Erdoğan’ı sevmediğimiz için değil diyorlar. Partiyi cezalandırıyorlar. CHP-İYİ Parti Ankara veya İstanbul’u kazanırsa bu AKP seçmeninden oy aldığı için olmayacak bu çok açık. Bu seçmen merkez bir yere gitmeyecek sadece sandığa gitmeyerek tepkisini gösterecek.

Bu durumda CHP’nin hâlâ kan kaybettiğini düşünmek doğru olur mu?

Evet, çünkü CHP’de de büyük bir küskün kesim var. CHP-İYİ Parti koalisyonu sadece adaylar açıklandığında gündeme geldi. Adaylarının öne çıkan söylemleri yok, liderler pek fazla ortalarda görünmüyor. Çok kısa zaman öncesine kadar toplum ikiye bölünmüştü. Bunun yarattığı gerilim konuşuluyordu. Bu gerilimin çok da ortadan kalktığını söyleyemeyiz. Bu seçim performansı yüzünden CHP saflarında da sandığa gitmeme eğilimi olabilir. Ya da bir başarısızlıkta yeni oluşumlar ortaya çıkabilir. CHP ne adaylarıyla, ne söylemleriyle ne de genel programıyla hiçbir şey söylemiyor. Halka “biz bir şey demiyoruz siz biliyorsunuz” gibi bir mesaj verilmeye çalışıyor ama bu Ankara veya İstanbul’dan birini kazanamazsa ve oyunu yükseltemezse, ki bunlar çok büyük ihtimaller yeni krizler, arayışlar oy kaymalarını getirebilir.

‘HDP DOĞRU BİR SEÇİM TAKTİĞİ İZLİYOR’

HDP’nin seçim politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kayyımlar meselesinde Erdoğan’la görülecek bir hesabı olduğunu düşünerek, tüm hile ve adaletsizliklere rağmen bu seçim kumarına girmeyi kabul eden HDP, “AKP-MHP faşizmi karşısında kim varsa onu destekliyoruz” dedi. Hemen ardından, Erdoğan-Bahçeli ve müttefikleri, CHP-İYİ Parti ikilisine “teröristlerin size verdiği bu desteği niye reddetmiyorsunuz” şeklinde bir kampanya yürüttü. Hatta bunu gerekçe göstererek, İYİ Parti’den istifa eden milletvekili bile oldu. HDP’nin kendi içerisinde dar yaklaşıp tepki gösterenler de var ama bu doğru değil. HDP bu seçimlerde batıda, CHP’nin politikasız ve iktidarı eleştirmekten kaçınarak yürüttüğü seçim politikasından dolayı yaşanacak kırılganlıklara oynuyor. Zaten batıda 7 Haziran ve 24 Haziran’da HDP barajı geçsin diye oy veren yüzde üç oranında kentli-eğitimli-modern bir kesim var. HDP bu kesimleri de gözeten bir taktik güdüyor. Dillendirilen şey, AKP-MHP bloku karşısında kim güçlüyse onun önünü açmak. HDP son seçimlerde kendisine oy veren bu kesimleri konsolide etmeye, seçim sonrasında da yeni süreçte bu kesimleri kendisiyle birlikte hareket eden bir güç haline getirmeye çalışıyor. Doğru bir siyasi taktik izliyor. Hiçbir parti-adaya aproi bir destek beyan etmiyor. Adaylara göre, programa göre, yerelliğin özelliklerine göre davranın diyor. Bu onun elini olabildiğince güçlendiren bir şey. 7 Haziran ve 24 Haziran seçimlerindeki çizgisiyle de daha uyumlu diye düşünüyorum. Ama ne hilelerle karşılaşacağımızı bilmediğimiz adaletsiz bir seçimin devleti ve kurumlarını zapturapt altında tutanların iradesi ve arzusu hilafına bir sonuç üretmemesi durumunda ne yapacağını HDP de bilemiyor. Erdoğan ve Bahçeli yine atı alan Üsküdar’ı geçti, sıkıysa sokakta karşıma çıkın dediğinde bir şey yapamadığını 16 Nisan referandumunda da 24 Haziran seçimlerinde de gördük. Dolayısıyla bu taktiğin olasılıklar arasında en iyisini söylemek de kendini kandırmak olur.

Nasıl işleyecek yerel seçimler açısından bu stratejinin sonuçları ne olacak?

Öncelikle HDP kayyım atanmış belediyelerinin çoğunu geri kazanacak. Batıda mesela Mersin’de Akdeniz’de adayı olacak. CHP’li büyükşehir belediye başkanı adayı, ben Akdeniz’de HDP’li biri ile çalışırım demezse ona oy vermeyecek. Taktik içinde taktik geliştirme imkanı sunan bir çerçevesi var çünkü. Yanı sıra, CHP’nin Bakırköy, Kadıköy, Esenyurt’taki Kürtlerin gönlünü okşayabilecek adayları diğerlerinden çok oy alabilecek. Böylesi adayların olmadığı yerlerde HDP aday gösterecek ya da sandığa kimseyi taşımak için çaba göstermeyecek. Yani, bir nevi top saray karşıtı adaylarda olacak. Çünkü Mersin’de, Adana’da, İstanbul’da başka türlü kazanmaları mümkün değil.

‘SEÇİMDEN YAKIN ZAMANDA DEMOKRATİK GELİŞME SAĞLAYACAK SONUÇ ÇIKMAZ’

CHP-İYİ Parti koalisyonu ve HDP kazanabilecekleri her yerde kazansa ve hatta kimi yerlerde sürpriz sonuçlar da çıksa ne olacak sonrasında? Bir erken seçim mi olur? Veya AK Parti psikolojik olarak çöker mi? Ya da Avrupa o zaman muhalefete doğrudan destek mi verir?

Psikolojik bir etkisi olur. Ama ne ölçekte bir değişiklik getireceğini öngörmek mümkün değil. Erdoğan kötü bir devlet yöneticisi olsa da risk alan, kartlarını iyi oynayan, rakiplerinin kartlarını kendi lehine çeviren, gerektiğinde rest çeken, restleri görünmediğinde de kazanan iyi bir siyaset kumarbazı. Bu seçimlerde düşük olasılık görülen gerilemesinin, krizin derinleşmesiyle birleşince Erdoğan iktidarının sona ermesi gibi bir sonucu olur. 12 Eylül’den beri kurulmaya çalışılan güçlü yürütme erkine dayalı sistem, Erdoğan’ın karizması ve siyasi yetenekleri sayesinde, Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi adı altında kurulmuş durumda. Bundan sonra seçilecek kişi de benzer biçimde parlamentonun üzerinde bir güç sahibi olacak. Erdoğan’ın bunu yapmasının önünü açan, ona destek veren parçalı derin devlet bloku, ona kendi anlı şanlı belediye başkanlarını bile görevden aldırtabilmiş bir güç. Arkada az çok kimlerin olduğunu sıralayabileceğimiz bir uzun gölgeler/derin gırtlaklar ittifakı bu süreci işletiyor. Erdoğan bazen geri adımlar da atabiliyor. Bundan sonra Tayyip Erdoğan’ı ekonomik krizin derinleşmesi ve Suriye’de Kürtlerin statü kazanması zorlayabilir, iktidarının sonunu getirebilir. Bu seçimlerde HDP’yi de CHP’yi de tatmin edecek kimi sonuçlar çıkabilir ama bunlar yine de sınırlı seviyede olur. Yani, bu seçimlerden yakın zamanda Türkiye’de demokratik bir gelişme yaşatacak bir sonuç çıkmaz. Bu beklentinin karşılığı yok. Halk da aydınlar da bunu bildiği için çok fazla seçim gündemini önemsemiyor. Şu anda Türkiye’de demokrasinin önünü açma potansiyeli taşıyan gelişme yerel seçimlerden ziyade, Kuzey Suriye’de Kürtlerle Suriye yönetiminin anlaşması olacaktır diye düşünüyorum. O durumda inkarcı, milliyetçi, statükocu devlet partisinin Erdoğan’a çıkaracağı faturanın ağır olacağını bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Kısa vadede bugünkü iktidar bloku iç bütünlüğünü kaybeder. Kürt sorununun barışçıl biçimde çözülmesini isteyenler, daha demokratik-sosyal bir cumhuriyet isteyenler, Türkiye’nin laik bir ülke olmasını isteyenler son 5-6 yıldır birlikte duruyorlar. Mevcut iktidarı da yerinde rahat oturturmuyorlar. Bu da umutlu olmak için bir neden diyerek bitireyim.


*Ali Ekber Doğan, ODTÜ Siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümü mezunu. Ankara Üniversitesi SBF Kentleşme kürsüsünde doktorasını yaptı. “Eğreti Kamusallık: Kayseri Örneğinde İslamcı Belediyeciliğin 10 Yılı”, “Birikimin Hamalları ve Tarih Sınıflar ve Kent: Sevilay Kaygalak’a Armağan” (Derleme) başlıklı kitapları bulunmaktadır. Praksis Dergisi Yayın Kurulu Üyesi olan Doğan, Mersin Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesiyken, ”Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza attığı için Aralık 2016’da sözleşmesi yenilenmeyerek işten çıkarıldı. İki yıldır Almanya’da bir üniversitede misafir araştırmacı olarak görev yapıyor. Makaleleri kent-mekan-belediyecilik üzerinde yoğunlaşan Doğan şu anda “Erdoğan Yönetiminin Metamorfozu” konulu bir kitap üzerine çalışıyor.