Barbarlık koşulları altında medeni olanı savunmak: Tek derdimiz göçmenler mi?

Türkiye’deki dertleri yarıştırmak, acıların hiyerarşisini kurmak ya da yurttaşların “daha acil ve önemli” sorunları olduğunu, mültecilerin sorunlarının ise ikincil olduğunu, hatta yurttaşların haklarına zarar verdiğini söylemek insan haklarına, demokrasiye ve medeni olana ilişkin perspektifle ilgili sorunlu ve özcülükle malûl bir bakıştır.

Göç Araştırmaları Derneği

Türkiye’de giderek artan göçmen karşıtlığı ve daha özelde Suriyeli karşıtlığı bize ne söylüyor? Her gün gazete köşelerinde, sosyal medyada, televizyonlarda, söyleşilerde, sokakta ve gündelik hayatın her yerinde yeniden ve yeniden üretilen “istemiyoruz” tepkisi aslında ne anlatıyor? İnsan haklarından söz eden, hukuktan bahseden, insan onurunu dile getiren ve göçmen karşıtlığının neden olduğu risklere dikkat çekenlere efelenmek, onları küçük düşürmek istemek ve onları “duyar kasmak” gibi çirkin ifadelerle nitelemek ne anlama geliyor? Peki, Suriyeliler ya da genel olarak göçmenler hakkında “doğru bilinen yanlışlar”dan bahsetmek ya da “hakların hiyerarşisi olmaz” demek, bunu her yerde ve defalarca dile getirmek ayrımcılık, ırkçılık, ötekileştirme gibi kötülükleri ortadan kaldırmaya yetiyor mu?

Bu yazı yukarıdaki sorulara uzun ve nitelikli bir cevap vermeyecek. Yine de bu soruların düşünülmesi gerekiyor. Çünkü Türkiye’de yükselmekte olan göçmen karşıtlığının kaygı verici boyutlara ulaştığı aşikar.

Göçmenler söz konusu olduğunda onlardan nefret etmek, onlar aleyhine konuşmak dünyanın birçok yerinde çok kolay. Türkiye gibi birbirinden ve ötekinden nefret etmenin siyaset yapmanın neredeyse tek yolu haline geldiği bir yerde göçmenlerden söz edenlerin, onların haklarından bahsedenlerin de bu nefretten payını alması kaçınılmaz. Örneğin 31 Aralık gecesi Taksim’deki bir grubun sosyal medyada yayılan görüntülerinden sonra gittikçe hızlanan ve daha fazla görünür hale gelen mülteci düşmanlığı ürkütücü hale gelmekte ve kendini demokrat olarak tanımlayan kesimlerde bile gözle görünür biçimde nefret dolu ifadeler dile getirilmekte.

Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, egemen kimlik ve kültür dışında kalan kesimlere -özellikle göçmenlere- yönelik her türden ötekileştirici söylemin gündelik yaşamdaki karşılığı şiddet, nefret, ayrımcılık ve benzeri kötülüklerdir. Kendilerini korumak, savunmak ve ifade edebilmek için gerekli araçlardan mahrum olan kişilere yönelik bu tür tutum ve davranışlar, onları cinayet, tecavüz, gasp gibi ağır suçlar kadar ucuz işgücü, sömürü, aşağılanma ile karşı karşıya bırakmakta ve gündelik yaşamda görünmez hale getirmektedir.

Bu alanda çalışan, zaman ve emek harcayan sivil toplum örgütleri, akademisyenler, hak savunucuları, gazeteciler, siyasetçiler ve iz’an sahibi kişiler, Türkiye’nin bugünkü siyasi konjonktürü içinde göçmenler hakkındaki düşünceleri ve aşırı kutuplaşmış siyasal alan nedeniyle kutuplardan herhangi birine yakın gösterilip onlarla ilişkilendiriliyor. Bu bazen hükümet bazen de muhalefet olabiliyor. Oysa göçmenlerle ilgili çalışmak gündelik siyasetin dışında değil, üstündedir ve herhangi bir konjonktür ile sınırlanamaz.

Günümüz Türkiye’sinde muhalefetin önemli bir kısmı seçmenlerin korkusunu ve nefretini oya dönüştürebilmek için göçmenleri ve özellikle mültecileri, parmakla gösterip onlara karşı hamasi, milliyetçi, ırkçı, ayrımcı söylemleri kışkırtıyor. Hükümet ise bu konudaki sorumluluğunun üstünü örtmeye çalışarak kendisini sevecen ve müşfik bir hami gibi sunmaya çalışıp gerek gördüğü anda bütün göçmenleri Türkiye’den göndermekle tehdit ediyor. Şu an için Türkiye’de göçmenlerin haklarından söz etmeyi lüks gören, bundan söz etmeyi Türkiye’nin gerçekliği ile bağdaştıramayan, sürekli bir olağanüstü hal hissiyatıyla hareket etmeyi siyaset üretmek zanneden bu iki kutbun da görmek istemediği şey göçmenlerin insan olduğudur. Göçmenler, en az Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kadar insandır ve insan olmaktan kaynaklanan evrensel ve meşru hakları vardır.

Türkiye’de yaşayan kişilerin bildiği üzere, yaşam hakkı, barınma, çalışma, sağlık, güvenlik, eğitim, adil yargılanma ve benzeri hakların tanınmaması, ya da ihlal edilmesi, sadece göçmenlerle sınırlı değil. Bugün Türkiye’de hepimiz için başta hukuk ve ekonomi olmak üzere birçok sorun olduğu açıktır. Bu sorunlardan hiçbiri göçmenlerin yaşamakta olduğu sorunları azaltmadığı gibi onlar nedeniyle de ortaya çıkmış değil. Onların derdi, acısı, kederi nasıl bir başka kesimin derdi, acısı, kederinden önemli değilse tersi de geçerli. Türkiye’deki dertleri yarıştırmak, acıların hiyerarşisini kurmak ya da yurttaşların “daha acil ve önemli” sorunları olduğunu, mültecilerin sorunlarının ise ikincil olduğunu, hatta yurttaşların haklarına zarar verdiğini söylemek insan haklarına, demokrasiye ve medeni olana ilişkin perspektifle ilgili sorunlu ve özcülükle malûl bir bakıştır. Çözüm üretmediği gibi sorunların boyutlarını derinleştiren bu bakış açısının ortadan kalkması ise yine evrensel, eşitliği ilke edinmiş, hak eksenli bir yaklaşımın siyasetten eğitime bütün toplumsal alanlarda egemen hale gelmesiyle mümkündür.

Eşitliği ilke edinmiş kişiler mültecilere üzülmek, acımak gibi bir yükümlülük ya da sorumluluk taşımazlar, ancak onların da en az diğer insanlar kadar haklarının, hürriyetlerinin ve onurlarının korunmasının sorumluluğu taşırlar. Mültecilerin ya da başka herhangi bir gruptan birinin temel haklarının ve onurunun korunması için bütün mekanizmaların işletilmesini sağlamak ve bunu takip etmek, herkes için eşitliği ilke edinmenin bir gereğidir ve gücünü vatandaş olmaktan alır. Göçmenlere, mültecilere, hatta evi yıkılmış ve yaşadığı yerden sürülmüş yurttaşlara üzülüp üzülmemek kişinin vicdanıyla ilgiliyken bu kişilerin haklarını savunmak ve bunu mesele etmek, eşitliği ilke edinmekle ilgilidir.

Son söz göçmen ve mülteci hakları alanında çalışan, gönüllü ya da ücret karşılığı zaman ve emek harcayan, tüm bu ayrımcı ve ötekileştirici pratiklere rağmen bu meseleyle ilgili gayret gösterenlere şükranlarımızı sunmak olabilir. Onlar ki, bu ülkede ve bu dünyada eşit, özgür, kardeşçe yaşanabileceğine ilişkin en büyük umuttur.