Sarı Yelekliler, kadınlar ve akış hareketi

Taşradan çıkmış olmasının getirdiği ideolojik farklılaşmaları bir tarafa bırakacak olursak, kent merkezlerindeki Sarı Yelek eylemlerinin yapısal olarak da Gezi ile hiç benzemeyen bir özelliği var: Bu bir işgal eylemi değil. Sarı Yelekliler her zaman hareket halinde.

Buket Türkmen*

Sarı Yeleklilerin dördüncü eylemi için çağrıları sosyal medyadan ve televizyondan duyduğumuz andan itibaren Fransa’da bir panik havası esmeye başladı. Yaygın örgütsel yapıları olan CFGT (Fransız Demokratik İşçi Konfederasyonu) ve CGT (Genel İşçi Konfederasyonu) gibi büyük sendikaların ve Adama Komitesi’nin (Adama Traoré’nin gözaltında sorguda ölümü üzerine kurulmuş olan inisiyatif) mahallelerle beraber destek vereceklerini açıkladığı günde, aynı zamanda aylar öncesinden programlanmış iklim yürüyüşü de yapılacaktı. Sarı Yeleklilerin ekolojik önlem paketinde yer alan benzin fiyatlarının yükseltilmesi ve bir dizi diğer düzenleme sebebiyle ‘sefiller’ olmaya isyan ederek sokağa çıkmış oldukları düşünülünce, iki grubun karşı karşıya gelmesi olasılığı da gerginlik yaratıyordu. Ancak böyle bir karşı karşıya gelme değil, birbirini destekleme, zaman zaman beraber yürüme, beraber şarkı söyleme, beraber çatışma söz konusu oldu… Çatışma, polise karşı oldu.

Bu çatışmalar ve birçok yağma, Sarı Yelekliler hareketinin sürekli olarak şiddet ile gündeme gelmesini sağladı. Herkesin her an altını çizdiği, neredeyse hareketi indirgediği şiddet iki eksende seyrediyor Sarı Yelek hareketinde: Polis ile karşılaşmada yaşanan şiddet (polisin şiddeti ve polise karşı yapılan karşı-şiddet) ve kapitalizm ve devletin sembollerine karşı yapılan şiddet. Medyanın ve siyasetçilerin harekete bakışının odağının sürekli şiddet eylemlerinde olması sebebiyle kolayca kriminalize edilen hareket, haklı ayaklanma sebeplerinin üzerinin örtülmesini getiriyor. Sokağın kriminalizasyonu, hareketin aktörlerinin öznelliğinin de yadsınmasını beraberinde getiriyor. Sanki sokak, bir avuç ‘çapulcu’ ile doluymuş gibi veriliyor haberler. Oysa sokak, ‘sefiller’ olmaya karşı ayaklanan, orta yaşlı ücretli çalışanlarla dolu. Şiddet olaylarının baş göstermesi, göstericileri ‘kırıcılar’ ve ‘iyi sarı yelekliler’ olarak ikiye bölmeyi ve kırıcıları cezalandırma adı altında yüzlerce gözaltı yapmayı meşrulaştırıyor. Tutuklanan ve gözaltına alınanların da çoklukla belki de ömründe ilk kez sokağa eyleme gelmiş bu çalışan kesim olması infial yarattı. Öfkenin ifadesi şiddet sürekli sözbirliği ile kınanırken, ‘öfkenizi anlıyoruz, ama şiddeti asla kabul edemeyiz’ deniliyor. Bunu söyleyenler sadece basın organları veya hükümete yakın çevreler değil, entelektüel kesimden de sık sık dile getirilen bir ifade bu. İfadesinden ayrışmış ve kontrollü bir öfke isteniyor. Diğer yandan bir önemli konu da bu ifadelerde görmezden geliniyor: Polis şiddeti.

Bugüne kadar birçok sosyal bilimci meslektaşım ve gazeteci bu hareketin çeşitli açılardan analizlerini yaptı. Ben ise bu yazıda sokakta neler yaşandığı ile ilgileneceğim. Eylem III (1 Aralık) ve Eylem IV (8 Aralık) sırasında (Sarı Yelekliler böyle numaralandırıyorlar cumartesi eylemlerini) Paris kent merkezindeki eylemlere gözlem yapma amacıyla katıldım. İnsan sosyolog olunca çalışma alanı olan toplumsal hareketlere her rastladığında elinde olmadan heyecanlanır. Ama bu heyecanı yaşarken bir yandan da kendi ülkesinde yakın tarihte yaşanılan sokak hareketleriyle sürekli bir karşılaştırma motoru da bakışının arka planında durmadan işler. Ben gözlemlerimi sadece Paris kent merkezindeki eylemlerde yapabildim ama bu hareketin taşrada başka bir dinamikle beslenen, farklı bir eylemlilik dili olduğunu da unutmadan, sokak eylemleri gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Sahada olabilmenin bana yüklediği görevi yerine getirme niyetiyle yazıyorum: Sokaktaki gözlemlerimi yapabildiğimce aktarmak istiyorum.

SOKAK EYLEMLERİNDE KADIN OLMAK

Gözlemlerimde bir nokta özellikle dikkatimi çekti: Kadınlar. Medyada izlediğim ve kendi şahsi gözlemlerimden gördüğüm kadarıyla hareketin yarısı kadınlardan oluşuyor. Bunlar işçi, memur veya emekli, yani istihdamda yer alan, genellikle orta yaşlı kadınlar. İsyana konu olan geçim zorluğunu sırtında taşıyan, üzerine bir de kadın olmanın getirdiği, eşit işe eşit maaş düsturunun çok da hayata geçmemesinden, çalışma koşulları ve iş saatlerinin annelik gereklerini göz ardı ederek düzenlenmesinden, cinsel tacizden ve daha birçok gündelik sorunlardan mustarip emekçi kadınlar. Kadınların sokak ile kurdukları ilişki, hele de söz konusu olan yer yer şiddeti de içeren sokak eylemleri ise, her zaman kırılgandır. Gezi direnişi kadınları ile yaptığım araştırmadan beri, eylemlerde kadınlar şiddeti nasıl deneyimliyorlar sorusu benim en fazla ilgimi çeken sorulardan biri. Şiddet, toplumsal cinsiyetin öğrenilmiş kalıplarını zorlayan, dönüştüren, eylemlilik anında kadın öznelliğinin inşasına müdahil olan, sokak eylemlerine katılan kadınları en fazla zorlayan unsurlardan biridir. Sarı Yelekliler eylemlerinde sokakta “kırıcılar” olarak isimlendirilen dükkanları yağmalayarak hem kamu mallarına hem özel mülkiyete zarar veren gruplar genellikle erkeklerden oluşuyor. Kadınlar, ancak polis ile çatışmalarda savunma amacı ile yapılan şiddet eylemlerinde görülüyorlar. Bu şiddet eylemlerinde kadınların daha az görülmesini şiddet filozofu Elsa Dorlin, toplumsal cinsiyet kimliğinin öğrenilmesi ile açıklıyor: Kız çocukları ile oğlan çocuklarının terbiyesi sırasında verilen beden kullanımı eğitiminde kızların ve oğlanların bedenlerine atfedilen farklı anlamlar bu kimliği belirliyor. Oğlan çocuğunun bedensel aktivitelere dayalı eğitiminde şiddet kullanımı daha fazla hoş görülür hatta cesaretlendirilirken, kız çocuklarına bedenini, öfkesini ve duygularını kontrol etmek, uslu olmak öğretiliyor. Kadının bedeni ve öfkesi ile kurduğu kontrollü ilişki, bu yaklaşıma göre biyolojik ve hormonal bir durumdan değil, toplumsal cinsiyet kodlarını içselleştirmesinden kaynaklanıyor(1).

Sarı yelek eylemlerinde ise kadınların şiddet karşısındaki tavırları ikiye ayrılıyor: Şiddete karşı olanlar ve şiddeti gerekli görenler. Şiddete karşı olanları da iki alt gruba ayırmamız gerek: Şiddet gerilimi ortaya çıkınca eylem yerinden uzaklaşanlar ve şiddete müdahale edenler, durdurmaya çalışanlar. Şiddete müdahale edenler deyince kaçınılmaz olarak sosyal medyada altyazılı olarak her yerde paylaşılan bir videoyu anıyoruz: Polise haykıran, belki de Sarı Yelek hareketinin ikonu olacak olan kadının polis ve eylemciler karşısındaki tavrının karma eylemlerdeki kadınların ikili mücadelesinin bir temsili olduğunu düşünüyorum. Polise, “Bunu neden yapıyorsunuz? Kendinizden utanmalısınız, yaralılar var, siz de bizim gibisiniz, gelin bizimle olun, gelin beraber ağlayalım, silahımız yok bizim!” diye ellerini açıp ağlayarak haykırırken, bir anda dönüp arkasındakilere müdahale ettiğini, onlar polise bir şeyler atmaya hazırlanırken “Yapmayın şunu!” diye bağırdığını görüyoruz. Onları durdurduktan sonra dönüp polise bağırmaya devam ediyor. İki tarafla da mücadele zorunluluğu, şiddete karşı olan ve önlemeye çalışan bu ikinci grup kadınların farklı hareketlerde en fazla yaşadığı deneyim.

Şiddetin eylemin başarısı için gerekli olduğunu düşünen kadınlar, bunu savunma amaçlı yaparlarken, korku eşiğini geçtiklerini anlatıyorlar:

– Dün gazlanacağınızı biliyor muydunuz?

– Tabii. Başımıza gelebileceklerin bilincindeyiz. Neden burada olduğumuzu biliyoruz. Başımıza bir şey gelmesi gerekiyorsa, gelir. Sürekli gerilim halindeyiz. Önceden korkuyorduk. Şimdi artık korkmuyoruz. Dün onlara dedim ‘Ben silahsızım, hiçbir şey yok üstümde. İsterseniz soyunayım, çıplak kalayım da görün’…

– Bunu iyi karşıladılar mı?

– Pek değil. Gaz attılar. Bizden güçlü olduklarını göstermek için tek araçları gazdı. Ama biz de geri çekilmedik.

Şiddete karşı olanlar arasında eylem yerinden uzaklaşan kadınlar, “yine de sokakta olmak lazım” dedikleri için, mümkün olduğunca şiddet alanlarından uzak kalmak kaydıyla sokağa çıkıyorlar. Yürüdüğüm kortej bir ara dar bir sokağa girmişti ve durduk. Önümüzde polis barikatı vardı. Ortam gerildi. Fransız milli marşı La Marseillaise söylenmeye başlandı oracıkta, “yürüyelim, yürüyelim, kirli bir kan yarıkları sulasın”, sallanan bayraklara önlerinden geçtiğimiz dükkanların kapısından siyah Fransızlar baktı, milli marşın saf kana yaptığı bu açık göndermeye mi yoksa başka bir şeye mi, dudaklarında çarpık bir gülümsemeyle baktılar… Ortalık gerildi, gerginliği hemen hissettik. Başka yola sapılıp sapılmayacağı tartışılırken, bir kadın “müdahale olacak” diye yakındı. Ona yaklaştım ve “burası Champs-Elysées’ye çıkıyor” dedim. O ise “O zaman polis bizi geçirmez, ortalık karışacak” dedi. Ben, “Ben buradan geri dönüyorum République’e gideceğim, orada sol gruplar toplanmış, müdahale de olmuyor pek, isterseniz benimle gelin” dedim. Beraber yürümeye başladık. Angoulême’den gelmişti, güney batıdan, epey uzaktan, sadece bu eylem için, orada ortaokul öğretmeniydi. “Neden Champs-Elysées’ye gitmiyorsunuz, asıl eylemler orada” dedim. O ise şiddetten korktuğunu, çatışma istemediğini söyledi. Yol boyunca şiddetten korktuğunu, ama buraya gelmesi gerektiğini düşündüğü için geldiğini söyledi. Sol görüşlüydü. Eylemlerde milli marşın söylenmesinden, kirli kandan bahseden bu marştan, bayrakların ve bütün diğer milliyetçi sembollerin eylemlerdeki hakimiyetinden nasıl rahatsızlık duyduğunu anlattı:

– Ama burada olmamız gerekiyor. Beni gördün değil mi, hiç katılmadım sloganlara. Ama burada olmak gerekiyor.
– Sloganlar rahatsız mı ediyor?
– Evet, ama küsüp gitmemek lazım, sokakta olmamız gerek, çünkü haklı talepler bunlar, hepimiz sokakta olmalıyız.
– Her an şiddet patlayabilir bu tür eylemlerde. Hem şiddetten korkuyorum diyorsun hem de geliyorsun. Ne yapacaksın şiddetle karşılaşınca?
– Kaçacağım. Patlayacağını hissettiğim anda kaçacağım. Şimdi olduğu gibi. Ama gelmemiz gerek. Şiddet var diye eve kapanamayız.

Kadınların sokak eylemlerindeki tavırlarına bakıldığında bir diğer önemli nokta, toplumsal cinsiyet kodlarının sokakta, şiddet ile karşılaşıldığında yeniden üretilmesi meselesi. Paris’e yakın bir rafineride nöbet tutan sarı yelekli bir grup kadın, eylem IV sırasında Champs-Elysées’ye gelmiş, orada gözlem yapan meslektaşım ile tanışmışlardı. Ona anlattıkları, cinsiyet rollerinin eylemde ve şiddet karşısında, eylemi güçlendirmek amacı ile nasıl yeniden üretildiğini/yorumlandığını gösteriyor:

– Eylemde kadın olmak çok acayip. Erkekler tarafından çok korunuyoruz. Polis ile çatışma esnasında bizi geriye alıyorlar mesela.
– Hareket şiddeti barındırıyor, şiddetsiz devrim olmaz. Ve bu işte sadece erkeklerin olmadığını, kadınların da bunu yapabileceğini göstermek önemli.
– Kadın rolünü üstleniyoruz. Eşitiz aslında. Birbirimizi tamamlıyoruz, eşitlik bu. Biz onlarsız, onlar da bizsiz bu hareketi gerçekleştiremezdik. Ama her zaman kadın-erkek rolleri var, burada da var. Erkekleri sürekli idare etmek lazım. ‘Beyler gidelim’, ‘Beyler durun’… Kadınlar örgütlüyorlar her şeyi. Kahveyi kadınlar yapıyor.
– O zaman rafinerideki eylemde siz hep arka planda mı kalıyorsunuz?
– Hayır tam tersine! Biz eylemi planlıyoruz, onlar ön cepheye gidiyorlar.
– Aslında bazen de biz öne geçiyoruz, çünkü ön sırada kadınları gören polis saldıramıyor. Bir kadına vurdukları zaman bunun nasıl ağır sonuçları olacak biliyorlar.

Yeniden üretilen toplumsal cinsiyet kodları, eylemin şiddet boyutu devreye girdiğinde daha fazla ortaya çıkabilirken, kadınlar da bu kodları eylemlere katkı amacıyla yeniden yorumlayarak hareketin kadın boyutunu inşa ediyorlar.

Fakat kadınların bu aktif varlığı, eylemlerin dili ve kullanılan sembollere müdahale edilebildiği anlamına gelmiyor. Eylemlerin dili önemli mesele kadınlar için: hemen hepsi eylemlerin dilinden rahatsızlardı. Ben ve farklı alanlarda gözlem yapan sosyolog arkadaşlarım bunu birçok farklı görüşmede tespit ettik. Sloganlar cinsiyetçi küfürlerle atılıyor. Macron’a karşı aşağılama amacıyla savrulan cümlelerde cinsiyetçi küfürler uçuşuyor. Kadınlar da bu sloganlara zaman zaman katılsalar da, konuştuğumuz bütün kadınlar bunun konusu geçince rahatsız olduklarını, ama farklı bir dili tartışacak ortamın ve zeminin olmadığını söylediler. Sırtına gökkuşağı bayrağını pelerin yapmış kadınla konuştuğumda bana LGBTI’lerin çok azınlıkta olduğunu, “biz de buradayız” demek için geldiğini, gelinmesi gerektiğini düşündüğünü söyledi. “Daha çok olsak, sloganlara müdahale edebilirdik, bizi rahatsız ediyor bu sloganlardaki ‘nique, nique, nique (s.k, s.k, s.k) ama azınlıktayız, bu halde müdahale edemeyiz” dedi. Sık sık tekrar etti “burada olmamız gerek, herkes burada olmalı“. Gezi direnişi sırasında kadınların sloganlara müdahaleleri sonucunda nasıl bir eylem dili değişimini yaşadığımızı anımsayınca bu söylenenlerin önemini daha iyi anladım. Gezi direnişi sırasında feminist kadınların parktaki örgütlü varlığı sayesinde, eylemin erkek egemen yapısı kırılabilmişti. Gezi Parkı içinde ve Taksim meydanında, kadınlar cinsiyetçi küfürlere müdahale etmişler, bu küfürleri duvar yazılarında gördükleri anda üzerini mor boyalarla boyamışlardı. Bu açık müdahale kısa zamanda meyvelerini vermiş ve birbirinin uyarlılıklarına/yaralarına/hafızasına saygılı olma çabasını gerektiren ‘mücadelelerin bir aradalığı’ içerisindeki Gezi aktivistleri, dillerine dikkat etmeye başlamıştı. Bu LGBTI genç kadına küfürleri bir şiddet gibi mi yaşadığını sordum, o ise fazla sorun yapmadığını, vaziyeti kabul etmek zorunda olunduğunu söyledi: “Örgütlü katılımımız olamadı. Ben birkaç arkadaşımla geldim. E böyle olunca da tabii fazla müdahil olamıyorsun.

AKIŞ HAREKETİ

Türkiye’de birçok gözlemci, Sarı Yelek hareketini Gezi direnişine benzetti. Örgütsüzlüğü, eylemlerin sosyal medya üzerinden örgütlenmesi, yatay mekanizmalar üzerinden alınan kararlar, farklı mücadeleleri bir araya getirmesi ve spontan eylemliliği ile Sarı Yelekliler, Türkiye’den bakanlara tanıdık geliyordu. Ancak taşradan çıkmış olmasının getirdiği ideolojik farklılaşmaları bir tarafa bırakacak olursak, kent merkezlerindeki Sarı Yelek eylemlerinin yapısal olarak da Gezi ile hiç benzemeyen bir özelliği var: Bu bir işgal eylemi değil. Sarı Yelekliler her zaman hareket halinde. Bu farklılık esasen hareketin gelişiminde de çok farklı bir karakter edinmesini getiriyor.

İşgal eylemlerinde oluşan kamplarda müşterek kullanıma dayalı otonomlarda oluşturulan “başka bir dünyayı bugün burada kuruyoruz” dinamiği burada mevcut değil. Burada mücadelelerin ortaklığı, kurulan ortak alanı paylaşarak ve zamanda ve mekanda ortaklık içinde birlikte yaşama pratikleri inşa ederek değil, birlikte devinim içinde karşılaşmalar ve iç içe geçmelerin geçiciliği ile yaşanıyor. Eylemlerin yüzü geleceğe dönük, bugüne değil. Elde edilmek istenen dönüşümü bugün burada, devlet kurumlarının müdahale edemeyecekleri otonomlar kurarak inşa etmekten çok, devlet kurumlarından ve siyasal otoriteden talepler ile farklı bir gelecek kurma amacı hareketin motoru.

Sarı Yelekler sürekli hareket halinde, neredeyse bulutların hareketine benzetilerek kavranabilecek bir sürekli devinim var. Farklı birçok grubun spontan olarak değişen, yan yana gelen, sonra ayrışan, sonra tekrar iç içe geçen, bazen aynı anda farklı meydanlarda beklenmedik anda yoğunlaşıp polisi üzerine çeken, ama sonrasında tekrar dağılan, ardından farklı bir alanda yeniden farklı gruplarla birleşen ve yoğunlaşan parçalı ve devingen yapısını takip etmek oldukça güç. Sarı Yeleklerin her meydanda iç içe geçmeler, yoğunlaşmalar ve sonra dağılıp tekrar ayrışmalar arasında karakterini, oluşumlarını, sloganlarını ve eylemliliğini anlamaya çalışırken kendinizi oradan oraya koştururken, her alanda farklı sloganların, siyasal sembollerin ve marşların iç içe geçen gruplarda yan yana gelmesini ve iç içe geçmesini izlerken buluyorsunuz. Sarı Yelekliler eylemi bir akış eylemi. Kentin alanlarında sarı yelekli yoğunlaşmalarının olduğu her anda polislerin de hemen o alanlara yoğunlaşmasını izliyorsunuz. O esnada, birbirinden farklı, geçmişte birbirine düşman olmuş olan semboller, marşlar ve sloganların birleşmesini, tek bir mücadele ekseninde buluşmasını gözlüyorsunuz: Polisle mücadele. Polisin algısı, siyasal erkin temsilcisi olmak ile ‘bizden, halktan biri’ olmak arasında gidip-geliyor. Gazı attığı, gözaltına aldığı ve copladığı anda siyasal erkin düşman yüzü oluyor. Copladıkları, gözaltına aldıkları, “bizden biri” haline geliyor. Bu “bizden biri”, geçmişte düşman gruba mensup da olsa bu bir şeyi değiştirmiyor. Birbirine düşman mücadeleleri bir arada tutan kırılgan tutkal, polis şiddetini artırdıkça sağlamlaşıyor. Sokak hareketleri üzerine yapılan çalışmalarda polisin şiddeti ile hareketin yoğunlaşması ve devamı arasındaki bağlantı birçok örnekte de tespit edilmiştir (2).

Bu şiddete birlikte direnme zorunluluğu, karşıt grupları birbirine yaklaştırdığı gibi, farklı bir birey tanımının da ortaya çıkmasını sağlamıştır yatay direnişlerde: Dayanışmacı birey. Bu yeni birey oluşumu, özellikle de kamp kurma, işgal alanlarında ortak yaşam alanı kurma pratiklerinde açığa çıkan bir toplumsal dönüşümü işaret eder. Neo-liberal rejimlerde sosyal kurumların çöküşü ile korunmasız kalmış ve yalnız bırakılmış bireyler, rekabetçi sistemlerde karşılaştıkları bütün güçlüklerden ve başarısızlıklardan kendilerini sorumlu tutmaya mecbur kılınırlar. İşte 2010’lardan beri dünyayı dolaşan yeni isyan dalgalarında bu bireyler, bu yalnız bırakılmışlığa da isyan ederlerken, bireysel özgürlüklerini ve tekil alanlarını ancak dayanışma yolu ile koruyabileceklerini kavradılar. Kolektivizme teslim edilen bir tekillik değil, bireysel alana saygılı bir dayanışma üzerinden inşa edilmek istenen yeni bir toplumsal tahayyüldü bu isyanların getirisi. Mahalli dayanışmalarda, forumlarda veya başka formlarda oluşan yatay örgütlülüklerde hep bu dayanışmacı bireycilik anlayışı üzerinden kurulmaya çalışılan yeni örgütlenmelerin izini sürmek mümkün oldu. Bu toplumsal dönüşümü açığa çıkaran en önemli unsur ise işgal alanlarıydı. İşgal alanlarında kurulan kamplarda ve müştereklerde birlikte yaşamak dayanışmayı ve karşısındakinin tekil farklılığına saygıyı gerektirdi çünkü.

Akış hareketi olarak adlandırıp anlamaya çalıştığım Sarı Yelek hareketinde ise henüz dayanışmacı bireyselciliğin oluşmadığını gözlemlemek için sosyolog olmaya bile gerek yok. Atılan gaz karşısında başının çaresine bakmaya çalışan bireyleri görünce eylemlere katılan her Türkiyeli tavrın farklılığını fark eder. Gezi direnişi sırasında gaz, insanları birbirine kenetlerken, buradaki gibi bu kenetlenmenin tek göstergesi polise birlikte direnmek değildi. Gazın hemen akabinde kolektif bir dayanışma ile birbirini tedavi etme, gerekirse apartmanların kapılarının açılması, yaralıları veya solunumu tıkananların evlerde misafir edilmesi, göstericilere evlerden ve esnaftan verilen sular, kapı önlerine konulan sıvı talcidler, pencerelerden atılan yardım malzemeleri, apartman kapıları üzerine bırakılan anahtarlar ve daha birçok örnek, önce parkta deneyimlenen, ardından bütün kente yayılan, metropol hayatında eşi görülmemiş bir dayanışma ağı ortaya çıkarmıştı. Oysa Gezi direnişine verilen bu görünür destek ile halkın bütününün istatistiksel desteği arasında epey fark vardı. Fransa’da sarı yelek hareketine nüfusun verdiği destek en azaldığında bile yüzde 70’in altına hiç düşmedi. Gelin görün ki bu desteğe rağmen sokakta direnenlerle somut dayanışma, katılmayan “ama destekleyen” kentlilerden pek görülemiyor. Bireysel alanın ve bağımsızlığın kurumsal olarak korunduğu Fransa devlet sisteminde, henüz kimse o derece bir baskı hissetmiyor. Direniş, bireysel özgürlüklerin korunması için değil, içine hapsedilen “sefillik”e karşı. Bu durum önümüzdeki günlerde, özellikle de önleyici gözaltı ve tutuklamaların gitgide sıradan yurttaşları da içine alır şekilde yapılması karşısında değişir mi göreceğiz. Diğer yandan atılan gazların daha önceki sokak eylemlerinde atılandan fazla olduğu tespit edilmiş olsa da, İstanbul’daki eylemlerdeki solunum yollarını tıkayıcı gaz değil bu, öncelikle daha hafif olan buradaki gaz gözlere ve buruna acı veriyor. Türkiye’deki bayılmaların ve krizlerin sebebi gazın solunuma engel olmasıydı.

Sokakta bütün bunlar yaşanırken, bu hafta başında Macron bir dizi geri adım atarak ayda 100 avro zam vaadinde bulundu, emeklilere vaatlerde bulundu. Dün itibari ile liseliler sokağa çıktı. Bugün itibariyle sarı yelek hesaplarından mücadeleye devam çağrıları, Macron ile dalga geçen videolar paylaşılıyor. Cumartesi Eylem V çağrısı yapılıyor sosyal medya hesaplarından. Bu hareketin nereye varacağını zaman gösterecek. 68 Mayısı’ndan beri bu ölçekte yaşanmayan ve böyle yan yana gelmeyen sokak hareketlerinin sonuçları ise asla “elde edilen siyasal ve ekonomik kazanımlar”a indirgenemez. Bu sonuçlar sokak ve toplumsal hareket tecrübesinden geçmiş yurttaşların farklı bir öznellik ile yola devam etmesinde, ortaya çıkan bu yeni özneler ile siyasal rejimin kuracağı yeni ilişkide gözlenecektir. Bu ise daha uzun vadeli bir gözlemin sonucunda tartışılabilir.

Doç. Dr., Paris Yüksek Araştırmalar Enstitüsü (Institut d’Etudes Avancées de Paris)

(1) Elsa Dorlin, Se défendre: Une philosophie de la violence, Ed Zones, 2017.
(2) Donatella Della Porta & Olivier Fillieule (2006) Police et manifestants : maintien de l’ordre et gestion des conflits, Paris: Presses dela Fondation des Sciences Politiques; Ayşen Uysal, (2013) “Polis Halkı İsyana Teşvik eder mi?: Protesto Eylemlerinin Kaynağı Olarak Polis Şiddeti”, Birikim, 291-292.