İstanbul Barosu başkan adayı Çiğdem Koç: Baroya bir kadın başkanın zamanı geldi

İstanbul Barosu Başkanlığı'na aday olan avukat Çiğdem Koç, iki kadın adaydan biri. Seçime bağımsız aday olarak girecek Koç, "Baroya bir kadın başkanın zamanı geldi" diyor...
Çiğdem Koç (Solda gözlüklü) İstanbul Barosu'nun 10 başkan adayı arasında...

Hacı Bişkin  hbiskin@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – İstanbul Barosu başkanlığına aday olan isimlerden biri de bağımsız aday olan avukat Çiğdem Koç. Baro başkanlığı için yarışacak iki kadın adaydan biri olan Koç, “Baroyu artık kadınlar yönetsin” diyor. Gazete Duvar’ın İstanbul Barosu başkan adayları ile görüşmeleri avukat Çiğdem Koç ile devam ediyor.

‘SİYASETE DAİR DEĞİŞTİREMEYECEĞİMİZ ŞEYLER VAR’

İstanbul Barosu’na neden başkan adayı oldunuz, seçilirseniz en çok üzerinde duracağınız konular hangileri olacak?

Öncelikle çok teşekkür ederim bu sorulara yanıt verme olanağı tanıdığınız için. Malum; bu günlerde sözü olana, hele ki muhalifse, ona sözünü söyleyecek bir alan açmak çok kıymetli bir iş haline geldi. Bu nedenle yaptığınız bu söyleşileri çok önemsiyorum. Türkiye’de avukatların her dönem sorunları vardı tabii. Avukatlık zaten bir biçimde kendinize sıkıntı yaratabileceğiniz ve bu nedenle de size sürekli sıkıntılar yaratılmasına sebep olabileceğiniz bir meslek. Ama özellikle son zamanlarda hangisine önce yetişsek bilemediğimiz sorunlarla boğuştuğumuz bir sürece girdiğimiz gerçek. Birkaç başlıkta anlatmaya çalışayım. Aksi halde günlerce konuşsak bitiremeyiz bu sorunları.

Son zamanlarda her köşe başına bir Hukuk Fakültesi açılınca giderek çığ gibi büyüyen bir avukat sayısına sahip olduk. Ancak avukatın görev tanımının başka ülkelerdeki bazı görev alanlarına kapalı olması (noterlik yetkileri gibi mesela) ve ülkenin genel ekonomik durumunun geldiği nokta bu kadar çok avukatı maalesef kaldırmıyor. Avukatların çoğu özellikle de genç meslektaşlarımız çok ciddi geçim sıkıntısı çekiyorlar. Bir grup nedense hiç dokunulmayan ve bu avukatlık sermayesinin musluğunun başında duran avukat hariç hepimiz bu ekonomik kriz halinden payımıza düşeni alıyoruz. Vergi, ofis gideri ve diğer yaşamsal harcamalarımız karşılayamadığımız bir yük haline geldi. Elimizde bir sihirli değnek yok elbette, genel siyasete dair değiştiremeyeceğimiz şeyler var. Kabul. Ama bir takım toplumsal proje ortaklıklarıyla, yurt dışından sağlanacak bazı proje gelirleriyle avukatlara yeni kazanç alanları açılmasını sağlayabiliriz. Yasal düzenleme gerektiren ama siyasi iktidarın inisiyatifinde olan bazı sorunların çözümüne dair öneriler getirenlere gıpta ediyorum açıkçası. CMK ve adli yardım ücretleri meselesi, vergi indirimleri gibi sorunlar ancak yasal düzenlemelerle çözüm bulabilir. Buna dair girişimde bulunabilirsiniz ama nereye kadar etkili olabilirsiniz? Eğer eylem anlayışımızı değiştirmezsek hiçbir biçimde olamayız. Bu çok net.

‘KANDIRMACA HEPİMİZİ YOK EDECEK BİR KARA DELİĞE DÖNECEK’

İstanbul Barosu’na başkan olursanız öncelikleriniz neler olacak?

Meslektaşlarımız bu gün sadece avukatlık yaptıkları için avukatlık pratikleri sorgulanarak tutuklular. Yargılanıyorlar, soruşturmalara uğruyorlar, mesleklerinden yasaklanıyorlar. İşkence ve dayakla karşı karşıya kalmanız an meselesi. Duruşma salonunda görevinizi yapmaya çalışıyorsanız gerçekten her an bu tehditlerden biri gerçek olabilir hayatınızda. Avukatlık yapmanın suç sayıldığı bir zamandayız anlayacağınız. Bu ülkede sokak ortasında bir baro başkanı öldürüldü. Tahir Elçi’nin dosyasında hâlâ bir şüpheli yok. Tam üç yıl oldu. Bu hepimizin utancı. Ve yargının hali ortada… Olmayan bir yargı sisteminin içinde adalet kovaladığımızı sanıyoruz. Tekrar edile edile içi boşaltılmış kavramlar üzerinden tuhaf bir kandırmacanın içinde kendimizle alay eder gibiyiz. Gerçek bir yargı tartışması ve buna bağlı bir eylem planı geliştirmezsek bu kandırmaca hepimizi yok edecek bir kara deliğe dönecek. İşte benim önceliklerim bunlar. Geri kalan her şey sadece birer detay ve çözümleri de sır olmayan, her ortalama zekanın çözebileceği sorunlar.

‘ARKAMDA BİR GRUP DESTEĞİ YOK…’

Kendinizi anlatırken diğer adaylarla farklarınızı nasıl açıklayacaksınız?

Bu soruya yanıt vermek o kadar kolay değil aslında. İnsanın kendi farkını anlatma çabası, kendi içindeki çatışmaların ve uzlaşmaların ortak sonucudur çünkü. Ben bu yola tek başıma çıktım. Arkamda bir grup desteği yok. Öncelikli fark bu… Bunu belki birazcık bütün bu yaşananlardan delirdiğim için yaptım. Bunu düşünenler var. Show yaptığımı düşünenler olabilir ama bu reklam ya da show yapmak için çok akıllıca bir yol değil; çünkü çok sevimsiz şeyler söylemek durumundasın ve itici bir hal alabiliyor insan. Bu arada hiçbir şey yapmayıp, klavye kahramanlığını marifet sayan ama sürekli şikayet edenlerin, tek başına da olsa çaba gösteren insanların niyetini okuma telaşıyla ‘show yapıyor’ yakıştırması yapmasını çok zavallıca bir hadsizlik olarak görüyorum. Çok kolay görünüyorsa, kaldır poponu sen de yap.

Ben bir direniş alanı yaratmaya çalışıyorum baro siyasetinin kastlaşmış ve etrafı dikenli tellerle çevrili yapısına karşı bir hattı kırmak adına baş kaldırıyorum ve ses çıkarıyorum. Benim gibi mesleğin cefasıyla boğuşan, baro siyaseti hayatında bir lüks haline gelen ama ses çıkarmanın yolunu arayan avukatlara ‘tek başına da olsa sesini çıkar, o sesler birleşir ve biz bir direniş hattı kurabiliriz’ demeye çalışıyorum. Çünkü düzeni değiştirmeden ve sorunun parçasını, çözümün parçası yapmak gibi bir kısır döngünün içinde yuvarlanarak varabileceğimiz bir yer yok. Düzeni değiştireceğiz ve ben adına seçim dediğimiz ama aslında kendisi de başka bir kandırmaca ve dayatma haline gelmiş bir aracı kullanarak bunu yapmanın mümkün olduğunu göstermek için aday oldum. Bence benim farkım bu.

‘BARODA BİR KADIN BAŞKANIN ZAMANI GELDİ’

İstanbul Barosu’na başkan olmak için iki kadın adaydan birisiniz…

Evet. Ben bir kadınım ve İstanbul Barosu’nda bir kadın başkanın zamanı geldi de geçti bile. Her toplumsal alanı erkeklerin doğal hakkıymış gibi sırf onlara ait bir oyun alanına çeviren, makul ve meşru kalıplar içine sıkıştırabildikleri kadınlara da lütfedip küçük kum havuzlarında oynama izni veren eril düzen kimseye hiçbir şey vaat etmez, hiçbir sorunun çözümü de olmaz. Bu eril yapı yıkılmadan, toplumsal cinsiyet ayrımcılığının yarattığı ve yaşattığı şiddet de son bulmayacak. Bu anlattıklarım bir fark mı? Bence öyle. Birkaç aday dışında bu sistemin içinden gelmeyen ve söyledikleri bir diğerinin farklı biçimlerde söylenişi olan hiçbir grup yok bence. Yüzlerine de söyledim: Rahatım. Hepiniz oradaydınız.

Peki mevcut baro yönetimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mevcut başkan ve yönetim de dahi bütün adaylara dair asla bir niyet sorgulaması yapmıyorum. Bunu da kendime yakıştıramam. Eminim her biri iyi niyetle çaba gösteriyorlar. Her birine ayrı ayrı saygı duyuyorum ve teşekkür ediyorum. Mevcut başkanımızı elbette çok eleştiriyoruz. Ancak elinden geleni yapmaya çalışmıştır. Ayrıca kendisi saygı duyduğumuz bir meslek büyüğümüzdür. İki adayı ayrıca değerlendirmek isterim. Farklı avukatlık pratiklerinden geldikleri için. Eren Keskin ve Fikret İlkiz. Her ikisi de takip ettiğim ve çok büyük saygı duyduğum, hem meslek yaşamlarını, hem de bizzat insan olarak varlıklarını birer hak mücadelesine çevirmiş iki meslek büyüğümdür. Adaylıklarını çok önemsediğimi söylemek isterim.

‘EGEMENLER DEĞİŞİR ANCAK…’

OHAL dönemi ve sonrasında birçok avukat üstlendikleri davalarla ilgili ‘örgüt’ suçlaması ile karşılaşarak gözaltına alındı, tutuklandı. Bunlardan yola çıkarak Türkiye’de savunmanın engellendiğini düşünüyor musunuz? Eğer böyle bir sorun tespitiniz varsa bu konuda girişimleriniz olacak mı?

ÇHD Genel Başkanı’nın dostu ve meslektaşı olmakla gurur duyduğumu her fırsatta yinelemekten vazgeçmeyeceğim. Selçuk Kozağaçlı ve Halkın Hukuk Bürosu avukatlarının yaşadıklarını duymayan kalmadı. Baştan sona yaşanananlar bir hukuk rezaleti. Müvekkillerinin örgüt üyesi olmaktan yargılanması yüzünden avukatların da örgüt üyesi oldukları iddiasıyla yargılanıyorlar ve özgürlüklerinden yoksunlar. Soma’da, Ermenek’te, Nuriye ve Semih’in davalarında ve birçok mağduriyetin yaşandığı nice davada nasıl özveri ile çalıştıklarını bütün dünya biliyor mesela. Ama örgüt üyesi olduklarını saklamak için bu gibi davalara baktıkları var iddianamede. İnanılır bir şey mi? Avukat oldukları gerekçesiyle tahliye edilip saatler sonra tekrar tutuklanmalarını buyurun dilediğiniz gibi değerlendirin. Bununla birlikte 15 Temmuz sonrası görülen davalarda görev yapan meslektaşlarımız… Ben de onlardan biriyim. Her türlü saldırı, tehdit altında gerçeği ortaya çıkarmak, adil yargılanma hakkının varlığını korumak, savunmanın kutsallığına sahip çıkmak için insan üstü mücadeleler veriyorlar. Kemal Uçar, Vural Ergül, Lale Beşe gibi birçok meslektaşımız bu nedenle yargılanıyorlar. Bazıları tutuklandı hatta. Avukatı müvekkili ile özdeşleştiren zihniyet çok tehlikeli. Bakın bu cemaat döneminin arsız yargısının, avukatları cübbeleriyle sürükleyerek adliyeden çıkartan savcılarının bir kısmı kaçak, bir kısmı ise tutuklu. Hepsine avukat lazım oldu şimdi. Egemenler ve düşmanlar değişir ama avukatın varlık sebebi değişmeyecek.

Çiğdem Koç

‘SARI ÖKÜZÜ VERMESEYDİK NOKTASINA GELİRİZ’

Ben savunmasını yapan müvekkilinin önünden içtiği suyun alındığına şahit olmuş bir avukatım. Bugün birçok yargılama adil yargılama ilkesinden yoksun. Savunma ve savunma kavramı tehdit altında. Burada anlatamadığımız şu: bunun kimseye faydası yok. Kantarın ayarını bozmayın sizi de tartar bir gün. Her zaman söylüyorum,burada da söyleyeyim; Selçuk Kozağaçlı’nın tutsak olduğu bir dünya, hepimiz için daha adaletsiz bir dünyadır. Avukata yapılan, savunma hakkına yapılan her müdahale herkesin hukuk güvenliğine yapılmış sayılır.

Buna dair yapılması gereken en önemli şey ideolojik ayrım yapmadan cübbesinden alınan herkesin yanında olan bir mesleki dayanışmadır. Ama laf olsun diye değil gerçek ve ötekileştirilmeyen bir meslek dayanışması… Sosyal medyada fotoğraf paylaşılan beş, on dakikalık gösteri destekleri ya da çok da becerikli olmayan basın açıklamalarıyla değil. Gerçekten sağlam bir dayanışma göstererek yapılmalı bu. Kitlesel avukat eylemleri düzenleyerek. Bunlar avukatlarda da güven hissi yaratacak ve dayanışmanın anlamını bilmeyenlere de anlatacak. Seçim yakınken, avukat ünlüyse koşup ya da kendi ideolojimizde değilse hiç umursamayıp bu iki yüzlülüğe teslim olursak sonunda ‘sarı öküzü vermeseydik’ noktasına geliriz.

‘HESAPLAŞMAK ZORUNDAYIZ’

Sizce Türkiye’de yargının en büyük sorunu şu an nedir?

Bence yargının en büyük sorunu yokluğu. Türkiye’de yargı yok. Adına yargı dediğimiz ama aslında ‘adli devlet teşebbüsü’ haline gelmiş bir adliye teşkilatı var sadece. Aradığımız şey adalet ise eğer o şeyi buralarda aramayalım hiç. Yargı bir erk evet ama Montesquieu’nun ‘kuvvetler ayrılığı’ efsanesindeki erk kavramının çok uzağında bir durumda. Bayılırız ya böyle kalıplara, sloganlara… Ama ‘altında ne yatar?’ diye sorgulama gereği de duymayız çoğu zaman. ‘İktidardaki güçler dengesi’ der Althusser. Yargı aslında bir güç dengesi ve öyle bir pratiktir. Hepimizin renkleri azıcık farklı cübbelerimizi giyip katıldığımız bir maskeli balo aslında günümüzde yargı ve biz çırılçıplak atılmışız bu balonun tam ortasına. Kim kimdir bilemiyor ve fena halde şaşkın bir şekilde bakıyoruz etrafa. Önce bu ülkede yargı/sızlık tarihini araştırmak, politik gerçekçilikten uzaklaşarak, ucuz Machiavelli taklitlerini bir kenara bırakarak, bu meseleyi çözmek, eteğimizdeki taşları dökmek ve en önemlisi de hesaplaşmak zorundayız.

Mesela diyelim ki yargı var. Varsa bile fazlasıyla ruhu da dili de erkek. Yargının ciddi ciddi bir kadın hareketine, toplumsal cinsiyet farkındalığına ihtiyacı var. Kendi içinde cinsiyetçi bir yargıdan, toplumsal cinsiyet eşitliği anlamında adalet beklemek mümkün olabilir mi? Bir zamanların HSYK’sı bu ülkede gencecik bir kadın hakim adayının, Didem Yaylalı’nın intiharının sorumlusu. Onlar gittiler. Peki zihniyet değişti mi? Tabii ki hayır. Daha önce farklı mıydı? Hayır. Bir kadın hakime, savcıya, avukata ne giyip ne giyemeyeceğini, ne renk ruj süreceğini söyleme hadsizliğindeki bir sistem sizce, yaşanan toplumsal cinsiyet eşitsizliği dehşetini çözebilir mi? İşte çok büyük bir sorun yargının erkeklik hali.

‘HERKES KENDİ İKTİDARININ YARGISINDAN MEMNUN’

‘Yargının siyasallaşması’ hep tartışma konusu oldu. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bence yargının belki en önemli sorunu siyasallaşmamak. ‘Yargı siyasallaştı’ söylemi ‘yargı iktidarın emrine girdi’ anlamında kullanılıyorsa eğer yanlış bir kullanım biçimi olur. Çünkü yargının siyasallaşması değil, siyasallaşmaması bu sonucu yaratır. Kendi içinde politik bir bilinç, politik bir örgütlenme ve buna bağlı bir kamuoyu denetlenmesine açıklık hali yaratamayan yargı çok tehlikeli olur. Çünkü kimliksiz ve öz güvensizdir. Her gelen iktidar, kendi doğası gereği yargıyı elbette ele geçirmek isteyecek ama karşısında sağlam örgütlenmelerle duran bir sistemde bunu başarması zor olur. Giderek siyasallaşan ve örgütlenen, kendini kamunun denetimine açan, şeffaflaşan ve bu nedenle her tarafa eşit hareket olanağı tanıyan bir yargı zaten giderek bu siyasallaşma meselesinden uzaklaşacak. Çünkü bu anlamda bir mücadeleye gerek kalmayacak. Aksi halde her gelen iktidar kendi gücünü yargı üstünde sağlama almaya kalkar ve yargı siyasallaşmasın derken siyaset hukuksallaşır.

Bakın Türkiye’nin yargı tarihine, siyaset tarihine. Aslında çok açık bu. Herkes kendi iktidarının yargısından memnun olmuş ve herkes ötekine bir sopa olarak sallamış yargıyı. İş dönüp kendisine gelince de sanki ilk kez yaşanıyormuş gibi feryat etmeye başlamış. Bu da başka bir iki yüzlülük ve sahteliktir. Kürsüde herhangi bir cemaatçi, AKP’li, CHP’li, Alevi-Sünni, şucu ya da bucu yargıç istemediklerini söyleyenlere, ‘Peki Kemalist bir yargıç istiyor musunuz?’ diye sorduğunuzda cevap veremediği o birkaç saniyelik boşlukta kaybolmuş bir bağımsız-tarafsız yargı anlayışımız var. Bunu bizim mahalle için söylüyorum. Herkes dilediği gibi alabilir.

‘YARGIDA ÖRGÜTLENMELERİN SAĞLIKLI VE GÜÇLÜ OLMASI LAZIM’

Bu noktada güçlü yargı örgütlenmelerinin varlığı, yargıçların mesleki güvencelerini de bir standarda taşır. Hakim ve savcıların özlük haklarına dair, hayatlarına, ailelerinin hayatlarına dair hatta kararların Demokles’in kılıcı gibi tepelerinde sallandığı, hiçbir güvencelerinin olmadığı bir yargıdan bağımsız ve tarafsız olmasını beklemek hayalcilik değil mi? Bu nedenle yargıda örgütlenmelerin sağlıklı ve güçlü olması çok önemli. Yargının siyasallaşması meselesi üzerinde çok konuşulacak bir konu ve konuşulmalı da. Doğru anlaşılması için bu gerekli en azından.

Ergenekon, Balyoz gibi davalardaki hukuksuzlukları, kumpasları konuşurken; KCK davasını, ÇHD davasını yok saymak, 15 Temmuz Darbe dosyalarındaki hukuksuzluklar hakkında, savunma hakkı ihlalleri hakkında sus pus olmak, düşman ceza hukukunun uygulanmasına sessiz kalmak, kendine yontmak iki yüzlülüğü de başka bir yargı sorunu. Konu Kürtlerin yaşadığı insan hakkı ihlalleri olduğunda nerede bazıları örneğin? Tıpkı Özgecan cinayetinde gösterilen dayanışmanın, pavyonda çalışan Nuran Dutlu ya da trans kadın Hande Kader cinayetlerinde gösterilmeyişi gibi. Biz ahlaklı olmakla, ahlakçı olmak arasındaki farkı bilmediğimiz gibi bir insanı ahlaken yargılamakla, hukuken yargılamak arasındaki farkı da bilmiyoruz. Ahmet Altan’ın müebbet hapis cezası almasına; ‘Oh olsun, çürüsün’ demeyi hukukçuluğuna yakıştıran varsa buyursun. Benim açımdan dehşet verici. Tıpkı Ergenekon-Balyoz davalarında yargılanan herkesin, o davalar cemaatin kumpas davaları olduğu için değil de hepsi sütten çıkmış ak kaşık oldukları için beraat ettiler kabulüyle sağa sola saldırmaya hakları olduğunu düşünenlerin saçmalığı gibi.

‘İKİ YÜZLÜLÜKTEN KURTULMAK ZORUNDAYIZ’

Tam tersi önerme de doğru bu arada. Ergenekon-Balyoz davalarında, masum insanların hayatlarıyla oynanırken buna ‘bir şeylerle hesaplaşıyor’ duygusuyla aynı şekilde yaklaşanlar, suçluyu suçsuzdan ayırma becerisi olmayanlar da bende aynı dehşeti uyandırıyor. İnsan haklarını, toplumsal cinsiyet haklarını ötekileştiremezsiniz. Kendinizden olmayanın uğradığı işkenceyi, haksızlığı, hukuksuzluğu yok sayamazsınız. Kendinizce ‘teröristler, vatan hainleri’ belirleyip açıktan ya da susarak zulme ortak olamazsınız. O zaman zalimden farkınız kalmaz, hatta zalim açık açık yaptığı ve aslında kendisine uygun davrandığı için sizden daha haklıdır. Bütün bu ötekileştirmelerde bir biçimde rol alıp sonra adalet, hukuk devleti bilmem ne derseniz, iki yüzlü ve sahtesiniz demektir. Düşman ceza hukukunu uygulayandan çok daha suçludur buna susarak ortak olan. Artık her hücremize sinmiş sahtelikten, iki yüzlülükten kurtulmak zorundayız. Sürekli önümüze gelen zeka testlerinden artık geçebilirsek iyi olacak.

‘ADLİYELERDE AVUKATLARIN GİREMEDİĞİ KORİDORLAR VAR’

Avukatların adliyelerde kolluk güçleri tarafından tartaklandığı hatta dövüldüğü bir adli yılı geride bıraktık. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Aslında bu konuya dair fikrimi söyledim çok da sıkmak istemem kimseyi. Savunma ve avukatlar ağır saldırı altında. Ve bu durum sadece avukatların değil, bütün toplumun sorunu. Adliyelerde avukatların giremediği koridorlar var mesela. Savcılar, avukatlarla görüşmüyorlar, kalemleri de görüşmüyor. Ön bürolar açıldığından beri mahkeme kalemleriyle ilişki kuramıyorsunuz. Adliyeye avukat fazla geliyor sanki avukatsız yargı gibi bir hayal dolaşıyor ortalıkta. Cezaevlerinde avukatların aranma biçimi onur kırıcı. Hele kadın avukatsanız… Yani bütün bu sorunlar avukatın onuruyla oynanan, üstüne bir de direkt saldırı halini alıyor. Duruşma salonlarından avukatlar atılıyor. Anlamsız gerekçelerle göz altına alınıyor, tutuklanıyorlar. Avukatlar işini yaparken dayak yiyor. Yani deminden beri konuştuğumuz şeyler hep bir diğerine bağlı şeyler aslında. Avukata da bir düşman hukuku uygulanıyor. Buna karşı mücadele ancak, ötekileştirilmeyen ve gerçek bir dayanışma ile anında verilecek güçlü tepkilerle mümkün olur.

‘BÖYLE BİR GÜCÜM YOK’

Stajyer ve mesleğe yeni başlayan avukatlarla ilgili projeleriniz neler?

Şu ana kadar konuştuğumuz şeyleri düşününce bu proje sorusu her geldiğinde tebessüm ediyorum. Proje denilen şey ne acaba? “Şunu da yapacağım, bunu da yapacağım, bir tuşla sizi adliyeye ışınlayacağım” mı? Nasıl yapacaksın peki? Elinde sihirli değnek olan varsa söylesin, bileyim de hayatıma geri döneyim isterim açıkçası.

Sadece tek bir şey söyleyeceğim: İstanbul’da her ilçede, bütün avukatların katıldığı ve düzenli toplanan ilçe baro ve genç ilçe baro meclislerinin kurulması gibi bir hayalim var. Buradan seçilecek temsilcilerle oluşturulacak ortak bir meclis sürekli irtibatta olacak ve düzenli çalışmalar yapacaklar. Eylem planları hazırlanacak, hayat geçirilmeleri için gerekeli olanakların peşine düşülecek. Bu demokratik katılımdan çıkabilecek çözümlerin ancak gerçekçi olabileceğine inanıyorum. Stajyer arkadaşların ücret durumları, genç arkadaşlarımızın CMK ve adli yardım sorunları, kredi gibi desteklerin sağlanması, daha evvel bahsettim proje ortaklıkları kurularak buralarda genç arkadaşlarımıza ve stajyer arkadaşlarımıza yeni kazanç alanları açılması gibi hepsi hayata geçirilebilir. Ama mevzuat değişikliği gereken konulara dair eylemsel girişimlerde bulunmak dışında proje adı altında renkli ve tatlı vaatler veremem. Yok öyle bir gücüm…

‘MESLEĞİMİ ONURUMLA YAPMAK İSTİYORUM’

Dostum Selçuk Kozağaçlı gibi bu mesleğin yüz akı, onurlu bir avukat tutsakken, Tahir Başkan’ın katilleri hâlâ bulunamamışken, Cumartesi Anneleri hâlâ ağlarken, zerre kadar suçu olmadığı halde hamasetin körüklediği bir tribün yargısına kurban edilmiş masum müvekkillerimi hâlâ aileleriyle kavuşturamamışken ve hâlâ ‘bu ayın sonu nasıl gelecek’ diye debelenirken bir yandan da benim oturup, ‘başkası gelsin sorunlarımı çözsün’ diye beklemem söz konusu olamazdı daha fazla.

Bir başka vesile ile söylemiştim. Biraz da Lady Godiva ruhunda çare arıyorum; o ata çırılçıplak binmeyi ve bu sokağı baştan sona geçmeyi bir yüzleşmeye dair olmak ve aynı zamanda haksızlığa karşı sahteliklerden arınmış halde durmak olarak kabul ediyorum. Bir anka kuşunun kaderini, kaderime eklemek istiyorum. Çıplaklığını bir isyana, bir silaha dönüştüren, Femen’in kurucusu Oksana, ‘hepiniz sahtesiniz’ yazıp ölmeyi tercih etmişti, ben onun kadar cesur değilim belki. Kalmayı ve kalarak kendimce gördüğüm sahtelikleri yüksek sesle bağırmayı deneyebiliyorum. Çünkü kalıplardan, ezberlerden ve sanki bu şekilde devam etmek bir kadermiş gibi kabullenmekten çok sıkıldım. Buna rağmen susmayı reddediyorum.

Avukat olmak benim için kendimi başka türlü var edemeyeceğim bir kavgaya sunmak anlamı taşıyor ve mesleğimi onurumla yapmak istiyorum. Haksızlık kavramı beni deli ediyor, çok öfkelendiriyor ve vicdanım her defasında karşılaştığı her haksızlıkta daha fazla isyan ediyor. Ben vicdanımın sahip olduğum süper güç olduğunu düşünüyorum açıkçası. Bu noktada da sözümü söylemek ve değiştirebileceğim bir şey varsa, en azından bunu denemek de görevim diye düşünüyorum. Sloganların sesi, gerçeğin sesini bastırıyor zannederek ancak kendimize masal anlatırız. Althusser’e selam olsun… Ben en azından bireysel olarak bunu yapmamayı, yani kendime masal anlatmamayı ve bu mücadeleyi de alenen yapmayı tercih ediyorum. Bu düzen değişmeli. Bu düzeni değiştirmek mümkün. Yerine gerçeğini kurabiliriz, kirlenmemişini ve avukatın onuruna da insanlık onuruna da en çok yakışan halini kurabiliriz.

İstanbul Barosu başkan adayları

Mehmet Durakoğlu (İstanbul Barosu Başkanı, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu), Kaptan Yılmaz (Milliyetçi Avukatlar Grubu), Başar Yaltı (Avukat Harekatı), Fikret İlkiz (Bağımsız), Hasan Kılıç (Önce İlke Çağdaş Avukatlar Yükseliş Grubu) Çiğdem Koç (Bağımsız), Gökhan Ahi (Avukat Hakları Grubu), Talat Canbolat (Baroda Değişim ve Gelişim Harekatı), Eren Keskin (Özgürlükçü Demokrat Avukatlar), Cem Kaya Karatün (Ortak Hedef Platformu).