Prof. Doğan Şahin: Tek doğru dayatması Türkiye'yi hüsrana götürür

Türkiye'nin farklı kutupları birbirini nasıl anlayıp uzlaşabilir? Empati yeteneği nasıl kazanılabilir? Toplumdan tek bir doğruyu kabul etmesinin beklenmesi, etmeyenlerin de 'dışlanması' ne kadar sağlıklıdır? İstanbul Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nda öğretim üyesi, travma uzmanı Prof. Dr. Doğan Şahin anlattı...
Fotoğraf: FlicR / Roger Reuver

Beril Köseoğlu  bkoseoglu@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Kutuplaşma… Türkiye’nin bitmek bilmeyen tartışması. Konu ister Afrin harekâtı, ister basit bir trafik düzenlemesi olsun, kavga etmeden tartışmayı pek başaramıyor, hele uzlaşmayı hiç bilmiyor gibi görünüyoruz bazen. Son olarak Afrin bağlamında, yapıcı eleştiri yöneltenler bile sert bir tepkiyle karşılaşıyor; en ufak bir sorgulama vatan hainliği ile eşdeğer tutuluyor.

Peki bu durum sağlıklı mı? Toplum açısından ne anlama geliyor? İstanbul Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nda öğretim üyesi, travma uzmanı Prof. Dr. Doğan Şahin’e sorduk…

‘TEK DOĞRU DAYATMANIN UZUN VADEDE SONUCU HÜSRANDIR’

Afrin harekâtını eleştirenlerin gözaltına alınması ve birçoğunun sosyal medyada saldırıya uğramasıyla Türkiye’de kutuplaşma yeniden gündemde. Bir toplumun tek doğrusu olması beklenebilir mi? Tek bir ‘doğru’yu dayatmanın uzun vadeli toplumsal sonuçları ne olur?

Prof. Dr. Doğan Şahin

Tek bir doğruyu dayatmanın uzun vadede sonucu hüsrandır. Hem dayatmaya çalışan için hem de dayatan için hüsrandır. Başarılı olunsa daha çok hüsrandır ama başarısız olunursa da hüsrandır. Başarılı olursa hüsran olur çünkü toplum zenginliğini, dolayısıyla yaratıcılığını yitirir. Gelişme, ilerleme, tek bir kaynaktan, tek bir bakış açısından olabilecek ile sınırlanmış olur. Toplumu bu şekilde etkilediği gibi bireyleri de etkiler. Her bir bireyin düşünme kapasitesi, yaratıcılığı ketlenmiş, kapasiteleri engellenmiş ve düşünsel olarak kısırlaştırılmış olur. Başarısız olursa da hüsran olur çünkü bunu dayatmaya çalışanların harcayacağı emek de buna karşı duranların vereceği mücadele de boşa harcanmış bir emek ve zaman kaybı olur. Daha verimli ve güzel geçirilecek bir devir beyhude çar çur edilmiş olur.

‘GERİLİM GÜVENLİK HİSSİNİ AZALTARAK KUTUPLARA ÇEKER’

Bireyler -konu ne olursa olsun – illa ki bir saf seçmek zorunda hisseder mi? Görme engellilerin bile askere başvurmasının açıklaması nedir?

Elbette her birey hissetmez. Üçüncü, dördüncü, beşinci bir seçeneği tercih eden ya da konuyla hiç ilgilenmeyen insanlar her zaman olur. Ancak kutuplaşma arttığında ve kutuplaşmanın gerginliği tırmandığında, hele kutuplaşmalar, öfke ve nefrete dönüştüğünde kutuplardan birine yakınlaşma gereği hisseden insanların sayısında artış olur. Toplumsal gerginlikler ve çatışmalar arttığında insanların güvende olma duyguları azalır. Kendilerini güvende hissetmeyen insanlar ise başka insanların desteğine ve dayanışmaya daha çok ihtiyaç duyarlar.

Safını saldırganca ortaya koymanın arkasında ne yatar? Barış isteyenlere ‘savaş’ açılması, aynı düşünmeyenlerin hedef haline getirilmesi, sorgulamaya böylesine karşı çıkılması bir toplum hakkında ne anlatır?

Kutuplaşma arttığında, taraflar birbirlerini daha uçlarda algılamaya başlar. Daha ılımlı yargılar yerini birbirini düşman gibi gören uç yargılara bırakır. Taraflar birbirini zararlı, hain, düşman, insanlık düşmanı, kendisini yok etmeye çalışan gibi algıladıkça da karşı tarafa daha çok öfke duyar, zarar vermek ve hatta ortadan kaldırmak isteyebilir. Karşı tarafı kötü ve zararlı olarak algılama bir kısır döngüye neden olabilir. Karşı tarafı kötü olarak algılamak öfkeye neden olur, kişi hissettiği öfke, kötü düşünce ve duygular dolayısıyla kendisini suçlu hissetmemek için karşı tarafı iyi yanlarını görmezlikten gelerek ve iyice kötüleştirerek algılar, karşı tarafı kötü algıladıkça da öfkesi olumsuz duygu ve düşünceleri daha da artar.

‘TOPLUM BÖLÜNDÜKÇE EMPATİ KURMAK ZORLAŞIYOR’

Empati kurmanın temel gerekliliği nedir? Empati nasıl gelişir, yokluğunun toplumsal tehlikeleri nedir?

Empatinin biri bilişsel, diğeri duygusal olmak üzere başlıca iki biçimi vardır. Bilişsel empati, başkalarının ne hissetmekte olduğunu anlayabilmek demektir. Bilişsel empatide karşı taraf gibi hissetmek ve duygudaşlık kurmak söz konusu değildir. Kişi karşı tarafın yüz ifadesi, sesi, beden dili gibi işaretlere bakarak ya da yaşamış olduğu olayı göz önünde bulundurarak ne hissettiğini tahmin etmeye çalışır. Duygusal empatide ise bir duygudaşlık söz konusudur. Yani karşı taraf seviniyorsa sevinmek, acı çekiyorsa acı çekmek, üzülüyorsa üzülmektir. Normal koşullarda bir insanda hem bilişsel, hem de duygusal empati mevcuttur.

Duygusal empati, etnik, dini, dünya görüşü gibi çeşitli özellikler bakımından yakın hissettiğimiz kişilerle daha kolay kurulabilmekteyken yabancı, farklı, kötü, düşman gibi değerlendirilen kimselerle kurulamamaktadır. Dolayısıyla toplum çeşitli açılardan farklı gruplara bölündüğünde birbirini anlaması, birbirlerini duygusal empati yönünden anlaması zorlaşmaktadır. Sonuç olarak toplum birbirinden uzaklaşan gruplara bölündükçe empati yeteneğini yitirmekte, empati yeteneğini yitirdikçe de birbirini daha da uzak ve düşmanca algılamaya başlamaktadır.

‘KUTUPLAŞMA İLE MÜCADELE YENİ KUTUPLAŞMAYA YOL AÇMAMALI’

Savaş, barış, terör, vatanseverlik… Sadece Türkiye değil, dünyanın birçok yerinde bugüne dek ‘sabit’ addedilen birçok kavramın tanımı ile ‘işimize geldiği’ gibi oynuyoruz. Rasyonelitenin kaybolduğu bu ‘post-gerçeklik’ ortamında akıl sağlığımız nasıl koruyabiliriz?

Zor iş, ne desem sorunu halletmeye yetmez. Ancak bazı önlemler alınabilir gene de. En önemlisi, her şeye rağmen konuşmak, paylaşmak ve dayanışmaktır. Ancak tüm bunları yaparken, kutuplaşmanın ne kadar zararlı olduğunun bilinciyle hareket etmek daha olumlu olacaktır. Kutuplaşmaya karşı yürütülecek mücadelenin kendisi yeni bir kutuplaşma yaratmamalıdır. Savaş karşıtı ya da barışçı söylemler bazen o kadar şiddetli suçlamalar, ağır ithamlar içermektedir ki, barış talebinin bu şekilde ifade edilmesi çatışmaya neden olmaktadır.

FARKLILIĞIN REDDEDİLDİĞİ BİR TOPLUM SAĞLIKLI OLABİLİR Mİ?

Türkiye’de birçok konuda yıllarca ‘işin uzmanı’ sayılan kişilerin konuşamadığı/konuşturulmadığı bir noktaya geldik. Eskiden televizyonda her gün gördüğümüz birçok kişiye ekran yasağı getirildiğini biliyoruz. Gazeteciler çevre veya arkeolojik restorasyon haberleri için bile çoğu zaman eleştirel görüş alamıyor. Bu korkunun uzun vadeli toplumsal etkilerini nasıl görüyorsunuz? ‘Aynı’ düşünmeyen insanların sesine yer verilmeyen bir toplum ne kadar sağlıklı sayılabilir?

Sadece tek bir açıdan bakma, dış gerçekliğin çok önemli bir kısmını görmezlikten gelerek, inkâr ederek ve kabul ettiklerini de çarpıtarak algılamaya dayanarak kurulan düşünceler, körleşme diyebileceğimiz bir zihin hastalığına yol açarlar. Kişi kendi düşüncelerini doğrulayan şeyleri görmeye, aksine olanları görmemeye alıştığında bu sadece toplumsal konularla sınırlı kalmaz, kendi bireysel ve özel hayatını da etkilemeye başlar. Canını sıkan sağlık sorunlarını, çocuklarının eğitimlerindeki aksaklıkları ve eşiyle yaşadığı sorunları da görmezlikten gelmeye başlayabilir. Böylelikle bir süreliğine “dertsiz” sürdürülen hayat, patlayan büyük dertlerle sarsılır.

BENİ ‘DÜŞMAN VE YABANCI’ SAYAN BİR KİŞİYE NASIL ULAŞABİLİRİM?

Kitle psikolojisi nasıl kırılabilir? Kutuplaşmaya karşı çıkanlar mesajının karşı tarafta anlaşılmasını nasıl sağlayabilir?

İnsanlar çeşitli nedenlerle farklılaşmış, uzaklaşmış, düşmanlaşmış olsalar bile bazı hususlarda hala kimi ortak öğeleri barındırırlar. Herkes dışarıdan zalim, haksız, adaletsiz, vicdansız görünse de kendisinin iyi kalpli, vicdanlı ve adaletli olduğuna inanmak ister. Kamplar veya kutuplar arası diyalog kurmak ya da başka kamplarda olanlara seslenmek isteyenler, kişilerdeki bu adalet, vicdan ve iyi kalpliliğe seslenmelidir. Ancak bunu karşı tarafı haksız, vicdansız, adaletsiz ve kötü kalpli olmakla suçlayarak değil, kendi iyi kalpliliğini, vicdanlılığı ve adaletliliğini göstererek yapmalıdır. Buna da karşı tarafın acılarına saygı göstererek; karşı tarafın korkularını, kaygılarını ve bakışını anladığını ve bunun anlaşılabilir gördüğünü göstererek yapılırsa sizi farklı, yabancı veya düşman gibi algılayan kişilere ulaşabilirsiniz. Elbette bu tutum sadece karşıya mesajını verebilmek amacıyla yapılırsa anlaşılır, samimi bir anlama ve ulaşma çabası karşılığını bulacaktır.

‘MEDYA RUH SAĞLIĞINI DÜŞÜNEREK YAYIN YAPSA…’

Medyanın savaş zamanlarında nasıl bir yayıncılık yapmasını önerirsiniz? Kutuplaşma ortamında gazetecilerin sizce topluma karşı nasıl bir sorumluluğu var?

Medyanın önerilerimi dinleyeceğini bilsem ömrümü medyaya konuşarak tüketebilirim. Medya sadece savaş konularında değil, hemen her konuda insanların evrensel iyiliği için değil, kimi grupların çıkarları için yayın yapmaktadır. Medya toplum ruh sağlığını düşünerek yayın yapsa, bugünkü ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bambaşka bir şey ortaya çıkar. Şiddet, kadın hakları, insan hakları, ırkçılık ve gelecek nesillerin daha mutlu ve sağlıklı olması için yapılabilecekler o kadar çok ki, dediğim gibi ömrümü medyaya dert anlatmakla geçirsem vaktim yetmez.