Güney Kürdistan'ın sağı solu

Yaklaşık 4 yıl, Güney Kürdistan’a toplamda 80 ziyaret gerçekleştirdim. Bilinen bilinmeyen bütün siyasi yapılarla ve aktörlerle yoğun ve kapsamlı gündemleri tartıştım. Sayın Barzani ile sadece güncel siyasi durumu değil, tarihi, bölgesel ve uluslararası konjonktürü de içeren toplantılar yaptım. Mübalağasız, binlerce sayfa özgün kaynağı taradım. Ayrıca Güney Kürdistan’da ayak basmadığım kara parçası yoktur denecek kadar arşınladım da… Yani sanırım en az Heval Temo kadar “bakıp görme” ehliyetine sahibim.

Sırrı Süreyya Önder*

Selim Temo, çağımızın ve bu toprakların yüz akı, güzel insanlarındandır.

Şairliği, edebiyatçılığı ve toplam emeği tartışma götürmeyecek bir değerdedir.

Benim Kürdistan referandumu için yaptığım “yenilen Kürt sağıdır” değerlendirmeme itirazları ve kendi tespitleri var. Linki şurada.

Temo’nun bu değerlendirmesini verimli bir tartışmaya kapı aralayacağı umuduyla değerlendirmekte fayda var.

Temo, öykülerinde ve yazılarında toplumsal seyri her zaman şaşmaz bir doğrulukla okuyabilirken, mevzu bahis toplumsallığın içinden şekillendiği tarihselliğe ve “teori”ye gelince bir aksama yaşamış, zorlama metaforlar ve kavramsal lakırdılarla konuyu muğlaklaştırmıştır.

Özetlemeye çalışırsak tespit ve eleştirileri şöyle:

“Önder’in sağ dediği PDK pek de sağ değil. Bir kitle partisi. Hem Güney de öyle buradan bakılıp görülen bir yer değil. İdris Küçükömer’in sağ-sol formülasyonunun Kürdistan ayağından da söz edilebilir. Mesela burada Menderes’in DP’si CHP içinden çıktı, ama Güney’de sosyal demokrat ve sosyalist partiler PDK’nin içinden çıktı. Burada solun içinden sağ, orada kitle partisi içinden sol çıktı. Yani ne sağı yaw? Şu kadarını söyleyeyim; laik İzmir düğünleri bazı PDK’li düğünlerinin yanında türbanlı dolu Bayburt Grand Manolya Düğün Salonu düğünleri gibi kalır.”

Önce benim “buradan bakıp göremeyeceğim” vurgusuna değinmeliyim.

Yaklaşık 4 yıl, Güney Kürdistan’a toplamda 80 ziyaret gerçekleştirdim. Bilinen bilinmeyen bütün siyasi yapılarla ve aktörlerle yoğun ve kapsamlı gündemleri tartıştım. Sayın Barzani ile sadece güncel siyasi durumu değil, tarihi, bölgesel ve uluslararası konjonktürü de içeren toplantılar yaptım. Mübalağasız, binlerce sayfa özgün kaynağı taradım. Ayrıca Güney Kürdistan’da ayak basmadığım kara parçası yoktur denecek kadar arşınladım da… Yani sanırım en az Heval Temo kadar “bakıp görme” ehliyetine sahibim.

Temo düğün salonu metaforunda, sağcılıkla İslami -ve/veya modernlik öncesi- yaşam biçimini özdeşleştiriyor. Sağcılık bu kapsamı bir hayli aşan bir ideoloji ve pratiktir. Bunu atlasak bile tespit sıkıntılı. Çünkü, Irak’ta mevcut yapılar baz alınarak bakıldığında, otonomi de devam etse Kürdistan Bağımsız Cumhuriyeti de kurulsa, küresel kapitalizme en iyi entegre olacak klik Sayın Barzani’nin kliği ve onun partisidir; ‘kitle’ niteliği taşımaz. Nasıl cumhuriyetin ilk döneminde Atatürk’ün CHP’si bir ‘kitle’ partisi niteliği taşımazsa ve esasen ‘korporatist’ ise, bence Barzani’nin devlet yönetimi ve Erbil merkezli kurduğu sistem (komisyonlar, her şirkette yüzde on paylar vb.) en yakın ‘korporatizm’le izah edilebilir. Daha ileri tanımı da ‘crony capitalism’ dedikleri’, ‘ahbap-çavuş kapitalizmi’dir. Bu bakımdan Kürdistan Yönetimi ve KDP pratiği, aslında Türkiye’de fiilen kurulan/kurulmakta olan ‘şey’in de daha küçük ölçekli bir izdüşümüdür (sermaye sınıfı ile siyasal elitler her şeyi aralarında paslaşarak yol alırlar, etrafa su kaçırtmazlar).

KDP’NİN 75 YILLIK TARİHİNDEKİ İKİ EKSEN

KDP ve YNK her ne kadar bugün iki ayrı siyasi ve askeri güç olsa da aslında birbirinin içinden çıkmış bir bütün gibi. Parti programlarını karşılaştırdığımızda bunu daha açık bir şekilde görmek mümkün. Üstelik bu, birçok iç savaş deneyimine ve Abbas Vali’nin ifadesiyle “petro-hanedan” inşa teşebbüslerine rağmen böyle. Aralarındaki siyasi, coğrafi ve iktisadi hegemonya paylaşımı, her iki partinin ideolojik karakterinin farklılığından değil, sosyolojik, bölgesel ve uluslararası ilişki ağlarına eklemlenme çabalarıyla ilgili. Bu durum Güney’de sağ-sol kavramları etrafında yapılagelmiş tartışmaları hep belirlemiş, sınırlamıştır. Güney’in mümtaz Markist-Leninist liderlerinden Gorran Hareketi Lideri Newşîrwan Mistefa’nın YNK ile KDP arasındaki tartışmaları konu ettiği ve Güney’in nazarından sağ-sol tartışmaları ile ilgili yaptığı değerlendirmeler ve yazdığı kitaplar, meseleyi anlamak ve açmak için önemlidir. [Kêşey Partî û Yekêtî, 1995] Gorran Hareketi’nin ayrı bir hareket olarak örgütlenmesi ve taban bulması, Güney’in yeni siyasal ve toplumsal tahayyüllere ilham kaynağı olması ise ayrıca önemlidir. Bu tarihi çıkışa rağmen, söz konusu dinamiklerin yeterince gelişmemesinde, Güney Kürdistan siyasi coğrafyasını temelden etkileyen yukarıda saydığım faktörlerin belirleyici etkisi olduğunu düşünüyorum.

‘Kürt sağı’ tartışmasında, Kürt toplumunun farklı kültürel, dilsel, coğrafi ve çoklu iç-dış faktörlerden azade bir şekilde ve bir noktaya sabitleme kolaycılığına düşmeden, KDP’yi 75 yıllık bir tarihsel aralıkta, Irak’ta ve bölgedeki gelişmelerde ve İngiliz-ABD ile Sovyet ekseninde değerlendirmek sağlıklı bir yol olacaktır. KDP’nin Irak’ta ilk kurulduğu yıllar (45-46) bu bloklaşma ve dengeler içinde KDP’yi Sovyet yörüngesine sokmuştu. Bu ideolojik bir angajman değildi; lakin gelişmeler bu ‘yörünge’liği de mümkün kılmadı. Bununla ilgili KDP yöneticilerinin Sovyet liderlere yazdığı mektuplar var, Celîlê Celîl Rus arşivlerinden çıkarıp bastı. İlk KDP kadrolarının Sovyetlerle ilişkileri Irak Hükümeti ile Sovyet yakınlaşması ve limanları kullanma karşılığında yaptığı askeri anlaşmalar dolayısıyla sekteye uğradı. KDP-Sovyet ilişkilerinin, yönü ve yörüngesi de böyle değişti. Akabinde KDP’yi önce ABD-Batı hattına ve 80’den sonra da Türkiye’ye yakınlaştırdı ve bu durum günümüze kadar da süreklilik kazandı.

Örgütlenme biçimine de sirayet eden bu durum, partinin kuruluş beyannamelerine de yansımıştır. Sovyet merkezli KDP örgütlenmesi üstelik ilhamını Rojhilat’tan alıyordu ve Rojhilat’taki Sovyetik karakterli mevcut örgütlerle kurulan bu etkileşim alanı da Mehabad’da Kürdistan Cumhuriyeti deneyiminin süreklilik arz etmemesi dolayısıyla kesildi.

KDP-Irak’ın ilk dönemleri “İngiliz emperyalizmine ölüm, Irak’a demokrasi, Kürdistan’a otonomi” şeklinde siyasal ve stratejik bir program ve tahayyüle dayanıyordu. Politbüro ve sekreterlik şeklindeki örgütlenme biçimi ve Temo’nun da aslında içinden konuştuğu bu durum KDP’nin Sovyetik karakteri ile ilgili iddiaların/değerlendirmelerin de çıkış kaynağı. Ama KDP ondan sonra hiç de öyle bir parti ve yönetim olarak kalmadı, gittikçe sağın kavram seti içinden daha anlaşılır bir hareket oldu, şimdi de öyle. KDP’nin siyasi serencamı, oluşumu, gelişimi ve halihazırdaki örneğiyle daha geniş bir tartışmanın konusu olsa da bunu belirtmekte fayda var.

Temo, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) bahsine de değinmiş, bir bakalım.

Temo der ki:

“Ama burada da farklı bir hikâye var, arz edeyim: Yerli ve millî solcular pek o kıratta değil ama ulusların kendi kaderini tayin hakkını (UKKTH) savunmak sadece solcuğun değil, sağcılığın da ölçütüdür. Hatta UKKTH’yi kabul etmeyen sağcı olamaz, o derece. Kısaca şöyle diyeyim: Marks UKKTH’yi savunuyordu. Bazı ulusların bu hakkı sol mücadeleye zarar verse bile ortadan kalkmıyordu. Mesela Sırp milliyetçiliği, Çarlık Rusya’sının etkisini Orta Avrupa’ya yaklaştırdığı için olası Alman, Fransız ve İngiliz işçi devrimlerini tehlikeye atıyordu. Ama bu durum, söz konusu hakkı ortadan kaldırmıyordu. Marks’ın İrlanda milliyetçiliğine bakışı ise, ittifak temelliydi. İrlanda’nın ulusal devrimi İngiliz işçi devrimini hızlandıracaktı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kuruluşunda da bu şablona uyuldu. Hatta Finlandiya kendi kaderini tayin ederek ayrıldı. Ancak 1936 “Stalin anayasası”nda ulus olmaya bir ton ölçüt kondu. ‘Ortak dil’, ‘ortak kültür’, ‘ortak ekonomi’ diye uzayan ölçütler, hem tekleştirme hem de Yahudileri ulus sayıp özerklik vermemeyi esas alıyordu. Komünistler herkese UKKTH’yi bol keseden dağıttığında kapitalistler geri kalmamak için 1945’te Birleşmiş Milletler’in ana metnine UKKTH’yi koydular. Dolayısıyla komünistlerin yavaş yavaş kemküm ettikleri mevzuya kapitalistler kemkümsüz hak olarak bakmaya başladı. Yani ki bırak solculuğu, sağlam sağcı olacaksan önce UKKTH’yi kabul etmen lazım. Velhasıl o gözlüklü solcular İngilizlerin tahsis ettiği o güzel develere binip Bağdat’taki direniş eksenine katılabilirler tabii. Biz de bu şekilde solcunun taşına, sağcının minnoşuna kalmış oluruz!”

Üsluptaki “hoş”luğu bir yana bırakarak, gerçek böyle mi diye, bakmakta fayda var. Milletlerin Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı terminolojik olarak sistematik bir biçimde tarih bilimine Lenin tarafından sokuldu. Bu kavramsallaştırma esasen kapitalizmin tekelci evresinin (emperyalizmin) Marksist çözümlemesinden çıkıyordu. Elbette burada Marx döneminde “Ulusal Sorun” üzerine analiz ve belirlemelerden Lenin yararlanmıştı (Örneğin İrlanda-Britanya çatışmasının Kıta çapında yaratması muhtemel devrimci etkileri didiklemiş ve bir zaman İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasının  imkansız olduğunu düşünürken kısa süre sonra İrlanda’nın bağımsızlığını savunmaya başlamıştı.)

Bu konuda Lenin’in “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” risalesindeki şu notuna bakabiliriz:

“Marx’ın bu sorundaki tutumu, mektuplarından alınan şu satırlarda en açık biçimde ifade edilmektedir. ‘İngiliz işçilerinin fenyancılığı destekleyen bu gösteri yürüyüşünü yapması için elimden geleni yaptım… Ben, İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasının olanaksız olduğunu düşünürdüm: Şimdi bunun kaçınılmaz olduğuna inanıyorum, her ne kadar ayrılmadan sonra Federasyonun gelmesi olası ise de.”

Marx’ın 2 Kasım 1867’de Engels’ e yazdığı budur.

Aynı yılın 30 Kasım tarihli mektubunda şunu ekliyor:

“…İngiliz işçilerine neyi öğütleyeceğiz? ‘Benim kanımca onlar, bildirilerinde, ayrı bir madde halinde, Birliğe karşı çıkmalıdırlar” (yani İrlanda’nın Büyük Britanya’dan ayrılmasını desteklemelidirler) – ,”kısaca, 1783’te olanı, yalnızca daha demokratik ve o zamanın koşullarına uygun hale getirmektir. Bu, bir İngiliz partisinin programına konabilecek olan biricik legal ve bu yüzden de tek olanaklı olan İrlanda kurtuluşu istemi biçimidir. İki ülke arasında, sırf kişisel bir birliğin devam edip edemeyeceğini ilerde deneyim göstermelidir. …

“İrlandalıların muhtaç oldukları şunlardır:

“1) Kendi hükümetleri (self-government) ve İngiltere’den bağımsızlık;
“2) Bir tarım devrimi. …”

Marx, İrlanda sorununa büyük önem veriyordu ve Alman İşçiler Birliğinde bu konuda bir-buçuk saat süren bir konferans vermişti (17 Aralık 1867 tarihli mektup).”

Engels’in ünlü sözü “Bir millet hem özgür hem de başka bir milleti eziyor olamaz” ta 1847’de söylenmişti, ama ne Marx ne Engels “milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı”  diye bir kavram ortaya atmış değillerdi.

BURJUVA İKTİSATÇILAR PAYLAŞIM SAVAŞLARINI VE DEVRİMLERİ ÖNGÖREMEDİ

Lenin ve Bolşevikler ise milli pazarları aşarak tek bir dünya pazarı halinde yerküreyi kuşatan emperyalist sistemin analizinden kapitalizmin -rekabetçi döneminin aksine- zorunlu olarak en gelişmiş kapitalist ülkede değil, sistemin en zayıf halkasında çökeceği sonucuna vardılar. Bu tespitten hareketle emperyalizmin sömürgeler sistemindeki bütün ulusal başkaldırıları kayıtsız koşulsuz destekleyen, onlara yol gösteren ve bütün sömürgelerde komünist partilerin kurulmasını teşvik eden bir hat izlediler. Sovyet Devrimi’nin kendisi bu yaklaşımın en dolaysız ürünüydü. 1918 Anayasası bütün Sovyet Cumhuriyetlerinin ayrılma hakkını güvence altına alırken Almanya-Rusya savaşına son veren Brest-Litovsk antlaşması Rusya Çarlığının sömürgesi ya da bağlı ülkeleri olan Ermenistan, Finlandiya, Estonya, Litvanya, Letonya, Ukrayna, Gürcistan ve Polonya’nın bağımsızlığını sağladı…

Bu tarihsel gidişi emperyalistler ve burjuva iktisatçılar da görmemiş değillerdi. Emperyalizmin üzerinde yükseldiği finans-kapitalin oluşumunu Hobson ve Hilferding, Lenin’den önce ortaya koymuşlardı. ABD Başkanı Woodrow Wilson da kendi adıyla anılan 14 Maddelik “Wilson Prensipleri”nde “sömürgelerin talepleri”nin dikkate alınmasını dile getirmişti. Ama ne Hobson ve Hilferding finans kapital egemenliğinin zorunlu olarak paylaşım savaşlarına ve devrimlere yol açacağını öngörüyorlardı, ne de “Wilson Prensipleri” “ezilen milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı”nı savaştan çıkışın ve yeni bir dünya düzeninin kuruluşunun itici gücü olarak tanıyor ve anlamlandırıyordu. Lenin’in finans kapital çözümlemesi ve “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” formülasyonu, burjuva iktisatçıların analizleri ve Wilson Prensipleri’yle kıyas kabul etmez bir radikallikle ayrılıyordu.

Dolayısıyla “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkını kabul etmeyenlerin sağcı olamayacağı” önermesi hem bu hakkın doğuşu ve formüle ediliş süreciyle hem de gerçekleşmesinin hakikatleriyle de ilgisiz. Dahası ne Wilson ne de self-determinasyon ilkesini öne çıkaran diğer emperyalist politikacılar burjuva politik panoramasında “sağcı/muhafazakâr” değil, “liberal” ya da “demokrat” olarak anılan politikacılardı. Bu iddiadaki mesnetsizlik kısmen, Kürt liberallerinin sağa (AKP’ye) yaslanarak Türkiye ve Kürdistan siyaseti sürdürme heveslerine evrensel bir bağlam kazandırma, ve bu çizgiyi gelecekte de sürdürme kapısını açık tutmak istemekle ilgili olmalı. Bakur’daki Kürt sağının, Kürt mirliklerinin ortadan kaldırılarak, Cumhuriyetin ve merkeziyetçiliğin tahkim edilmesiyle devam eden süreçte merkezi iktidarlarla kurduğu ilişkiler de hep bu bağlam içinden şekillendi. Malatya, Elazığ, Bingöl, Erzurum gibi 20. Yüzyılın başında Kürt ulusal kimliğinin en mobil merkezi olan şehirlerin bugünkü siyasal alana tahvili, asimilasyonun bir sonucu olduğu kadar, bu ilişkilenme biçiminin de neticesi.

Daha sonraları, Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde, Sovyetler Birliği’ni oluşturan ulusların, halkların ve cumhuriyetlerin varlık ve haklarındaki gerilemeler, kısmen emperyalist kuşatma dolayısıyla “sosyalist anayurdu” savunmak için “milli farklılıklar”ın silikleştirilmesinin bir devlet siyaseti haline yükselmesi, kısmen de “devlet kuruculuğu”nun yukarıdan aşağı işlemeye başlamasıyla birlikte Büyük Rus milliyetçiliğinin ve Çarlığın idari yöntemlerinin hortlamasıyla ilgiliydi. Bu pratiklerin sosyalizmin fıtratından ileri geldiği iddiasıysa bir  “milli sosyalizm”in mümkün olduğu varsayımını benimsemeyi gerektirir. O nedenle bu bahiste Stalin’in “ölçütleri”ne müracaatın faydası yok.

Nihayet BM Sözleşmesi’ne Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ilkesinin girmesinin, “Komünistler herkese UKKTH’yi bol keseden dağıttığında kapitalistler geri kalmamak için 1945’te Birleşmiş Milletler’in ana metnine UKKTH’yi koymasıyla” da bir ilgisi yok. Hatta gerçekler bunun tam tersi. Sadece bu ilkenin değil, ezilenlerin siyasi haklarının yanı sıra sosyal haklarının da BM Deklarasyonuna girmesi İkinci dünya savaşı sonrasında faşizmin mirasının tarihten ve siyasetten kazınması arzusunun bütün dünyayı kuşatması, Çin’in Japonya ve Sovyetler Birliği’nin Almanya’nın yenilgisinde oynadıkları muazzam rol sonucu yeni dünya düzeninde kazandıkları statü kadar Çin ve Sovyetler Birliği’nin de destekleriyle emperyalizmin sömürge sisteminin çöküşüne -Güney ve Güneybatı Asya, Kuzey ve Orta Afrika’da Britanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika sömürgelerinin kurtuluş savaşları sonunda bağımsızlıklarını elde etmeleri- ilaveten Batı Avrupa ve Latin Amerika’da solun yükselişinin dolaysız bir sonucuydu.

BM Antlaşması ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, kapitalistlerin “kapitalizm işte böyle olur” diye yayınladıkları sağcı bir manifesto değil, bir dünya devriminin eşiğinden dönmüş kapitalist sistemin ezilen sınıflara ve ezilen halklara vermeksizin edemeyeceği tavizleri kayıt altına alan bir uzlaşma metni olarak okunabilir ancak.

KÜÇÜKÖMER’İN SÖZLÜĞÜ BU VAKIAYI ÇÖZMEYE YARAMAZ

Üstelik komünistlerin ellerinde ve öncülüğünde yükselmiş olan sömürge devrimleri ve ulusal kurtuluş savaşlarının neticesinde doğmuş olan onlarca yeni bağımsız devlet ve Vietnam’da, Çin’de, Hindistan’da, Endonezya’da, Mısır’da, Cezayir’de, Kongo’da, Nijerya’da… Dünyanın neredeyse her yerinde Komünistlerin ulusal kurtuluş ve bağımsızlık devrimlerinde fedayı can ederek gerçekleştirdikleri milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkının  “komünistlerin yavaş yavaş kemküm ettikleri mevzu” şeklinde ifade edilmesi; bu da yetmez gibi milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkına “kapitalistlerin kemkümsüz hak” olarak bakmaya başladığı tespiti ancak özensizlikle eksik bilginin bir araya gelmesinin ürünü olabilir. Bu yanılgının hüzün veren yanı da gerçekten imrenilecek bir kelam ustası olan Temo’nun Sol’a karşı sistemin kekremsi sözlerine tenezzül etmesidir.

Elbette bu yanılgı ve ihmal, bizi sıra Bakur’a geldiğinde genel olarak dünya tarihindeki mükemmel karnesine karşın Sol’un Kürtlerin ve Osmanlı’dan müdevver kültürel çokluğun hak ve özgürlük davasını neredeyse bir asır boyunca ihmal etmişliğini ikrardan alıkoyacak değil.

Gene de şimdi Türkiye’nin sosyalist solu, devrimci hareketi, yeni kuşak entelejansiyası, akademisi yazar ve çizerlerinin “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı bayraklarının başına yazarak, bu tarihsel borcu ödeme iradesini ortaya koymalarını; Kürdistan’ın yeniden sömürgeleştirilmesine, “Çöktürme Harekatı”na karşı seslerini yükseltmelerinin bedelini hapislik, sürgünlük ve sivil ölüm ile ödemekten yüksünmeyişlerini, Cumhuriyet tarihinin en geniş sağ cephesinin “tek millet” dayatmasıyla bir kılmak ne mümkün? Halkların Demokratik Partisi işte bu sol idrakin Kürdistan ve Türkiye’deki ortak yankısıdır. İdris Küçükömer’in “sözlüğü” bu vakıayı çözümlemekte hiçbir işinize yaramaz. Sınıf-u devletin içindeki saflaşmaları yeniden düşünmekte şok etkisinden medet umulan “sağ soldur, sol da sağ” retoriği sıra zulme gelince işe yaramaz. Ne mantıkta ne tarihte ezen ezilenle yer değiştirebilir. Zalimin zalim mazlumun mazlum olup olmadığı bir tasavvur meselesi değil onbinlerce cansız bedenin üzerinde yükselen kanlı bir hakikattir. Türkiye solu içinden HDP’ye dahil olmayan bir kesimin, Güney referandumuna yönelik değerlendirmelerinin şöyle ya da böyle olması, Temo’nun genellemelerini haklı kılmaz.

Bu muhakemenin Kürdistan solu/sosyalist hareketi bağlamında ulaşabileceği sonuçlar daha da vahim. Neredeyse 40 yıldır, “Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı” mücadelesi, Kürdistan devrimcilerinin omuzlarında yükseliyor. Dünya sosyalist hareketi yüzyılın en ağır krizinden geçerken bile “sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır” ilkesinden caymayan Özgürlük Hareketi “Kürdistan’ın kendi kaderini tayin hakkı”nın biricik aktif gücü olmayı yarım yüzyıla yakın bir zamandır elden bırakmıyor. Ama, bu yarım yüzyıl boyunca sağdan, Kürdistan ya da Türkiye sağından “kendi kaderini tayin”e dair güçlü bir cümle olsun işitmemiş olmamız tesadüf değildir, çünkü Kürt meselesinin Türkiye’de hangi yoldan olursa olsun -bağımsızlık, özerklik, federasyon vb.- siyasal çözümü bir siyasi devrime tekabül eder. Bu çözümün “baldıran zehri içmek”le eşdeğer olabileceğini telaffuz ederken Tayyip Erdoğan belki de edebiyat yaptığını düşünüyordu. Ama bu, Türk sağının bir gün hakikaten baldıran zehri içmeye mecbur kalabileceği vehmine kapılmasına yetti de arttı bile. Aynı sistem Kürt kentlerini yok edip Kürt gençlerini kurşuna dizerek “kendi kaderini tayin” tartışmasına son verdikten ve toprak tartışması da içermeyen barışçı bir geçiş modeli sunan Selahattin Demirtaş ve HDP milletvekillerini hapse attıktan sonra da Temo “kendi kaderini tayin hakkı” bayrağını taşıma hakkını hâlâ Türk sağına layık görebilecek mi?

Sağcılığın en iflah olmaz yanı, riyakarlığıdır. El artırmak anlamında değil ama Katalonya referandum süreci ve sonrasındaki zillet de, yani yükselen bağımsızlık talebini sönümlendirme şekli de, Katalan Sağı’nın eseridir. Güney’deki süreçle nitel anlamda önemli benzerlikler taşır.

Temo, ilgili yazıya Cemal Süreya ile başlamıştı. Yemeğin sonundaki tatlı niyetine ben de onunla bitireyim. Belki benim o röportaj cümlesindeki yeterince resmedemeyişime de kalkan olur

“Kılıç kalkan gürz ve at/ Tâ çocukluğumdan beri/ Ne buldumsa okudum/ Sonunda anladım ki/ Bir kitapta resim şart.” Cemal Süreya

Bu yazıdan muradım, yeterince anlatamadığımız resmi görünür kılmaktır.

“Cümle kabahat bizdedir” düsturuyla, umuyorum ki mesele daha iyi anlaşılmıştır.

Temo’nun dipnotu: “Güney referandumu sürecinde ne kadar solcu olduğuna şahit olduğumuz ÖDP (“dipnot”a bir bakınız) birinin adını bilmediğimiz iki eşbaşkanla yönetilirken, PDK Sovyetik bir parti gibi politbüro ve sekreterlikle yönetilir.”

Temo’nun dipnotuna dipnot: ÖDP’nin sadece iki eş başkanı değil, bir başkanlık kurulu var:  Alper Taş – Önder İşleyen – Pelin Bektaş – Çiçek Çatalkaya – Sema Yazan Özçetin. Parti organları için de bi’ zahmet bakınız.


*HDP Ankara Milletvekili