Bugün 17 Aralık! Senin doğum günün

Ben bugün senin üfleyemediğin mumları yakayım. Bir pastanın üstüne yerleştireyim. Özge'yi gök gürültüsü sesinden, Sevgi'yi ağrılarından, ablamı arılardan koruyacağıma söz vereyim.  Senin sevdiğin şeyleri annemle beraber yiyeyim. Sonra sana geleyim. 10 demet kasımpatıyla. İyi ki doğdun babacığım diye boynuna sarılayım… Ben, Alaz. Küçük kızın.

Alaz Erdost

Kendime ait birkaç cümle kuracağım. Bazı kişilerden bahsedeceğim, belki tanımadığınız. Arada baba diyeceğim, baba derken utanacağım. Siz bahsettiğim kişileri tanımayacak, baba dediğim için neden utandığımı anlamayacaksınız. Olsun.

Ben her 7 Kasım sabahı uyanıp 10 demet kasımpatı alıyorum. Her renkten olmalı. Çünkü babamın en sevdiği çiçek kasımpatı. Bazılarınız o günü yaşıyor ama tarihi bilmiyor bile. Bazılarınız evlenmek istiyorsunuz ve 7 Kasım uygun geliyor, sevinip tamam diyorsunuz, 7 Kasım hafta sonu, arkadaşlarınızla program yapıyorsunuz.

7 Kasım benim için yokluk. Özlemek. Kasımpatı. Karşıyaka. Kitabevi. 7 Kasım benim için doğum günümden önemli.

7 Kasım babamın öldürüldüğü gün. Üstünden 37 sene geçti. Yaşım 37. 37 senedir pastanın üstüne koyulan mumları üflüyorum. Babam 37 senedir yok.

1 Kasım Özüm kuzenimin doğum günüydü. Türküler’le beraber kutlama yemeğine çıkardık kuzenimizi. Pastasının mumlarını biz üfledik ama. Çünkü öyle bir küçüklük fotoğrafımız var.  Güzel bir pasta yaptırılmış. Ama önünde ablamla ben varız. Özüm’ün doğum günü ama mumlarını ablam ve ben üflüyoruz. Benim güzel ailem. Benim tatlı kuzenlerim.

7 Kasım doğum gününüz belki. Pastanızın mumlarını kendiniz üflüyorsunuz. Bizim ailemizde mumları ablam üflüyor ya da ben. Tarih fark etmez. Ablam ve ben. Mutlu olmalıyız. Buna küçüklük aklıyla kuzenlerimiz ikna. Onların doğum günü pastalarını biz üfleyebiliriz. Doğum günü pastası mumu üflemek ne ki? Bizim ailemizde baba demek yasak. Kuzenlerimiz babalarına baba diyemiyor. Birisinin adı ‘Bacanak’ mesela. Çünkü babamın bacanağı. Bacanak senelerce bizi okula götürdü. Hepimizin babası gibi. Hepimizin ‘Bacanak’ı. Babamın bacanağı, bizim babamız.

Geçen hafta Özge Mumcu ile çok sevdiğimiz arkadaşımız Sevgi’nin evine gittik. Bize balık yaptı. Rakı koyduk. Sohbet esnasında Uğur Amca dedi Sevgi. Sonra İlhan Amca dedi başka bir yerde. Ne çok istedim o an Sevgi, babama İlhan Amca diye seslensin. Ben Uğur Amca diye telefon açayım. Nevin Teyze bize balık yapsın. Rakıları ben koyayım. Türkü dinleyelim. Mum yakalım, kimse üflemesin.

Geçen gün Ertuğrul babası ve annesiyle ilgili komik bir an anlattı. Daha önce anlatmıştı aslında ama dinlemek o kadar çok hoşuma gidiyor ki, ilk kez dinliyormuş gibi yaptım. Annesinin bal alerjisinden ve babasının bunu kullanıp gerçek balı tespit etmesinden bahsediyor, ben gülüyorum. Aklıma annemin anlattığı piknik hikayesi geliyor çünkü. Babam, annem, ablam beraber pikniğe gidiyorlar, ben henüz doğmamışım. Arılar basıyor oturdukları yeri. Babam arılardan korkup kaçıyor. Baldan tatlı babam bir yandan da gülüyor.

Benim babam. Bir kere bile baba diyemediğim babam. Ölesiye dövülürken bile bizi düşünen babam.  “Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan buraya geldim, bizi dövdürmeyin” diyen babam. Uyanırız diye bizi öpmeye kıyamayan babam. Benimle bir hikayesi olmayan ama ona dair ne anlatılırsa yüzümü güldüren babam.

Annem bazı şeyleri yemiyor. “Sevmiyorum” diyor. Aklım ermeye başlayınca anlıyorum ki onları babam seviyormuş. Babam gittikten sonra bir daha yemiyor onları. Sürekli giydiği kazak babamınmış, palto da. Söylediği türküler babamaymış. Her sabah akıttığı gözyaşları da.

Evimde kasetler var. Annemin evinden getirdim. Kasetlerde türküler. Annemle babam misafir geldiğinde seslerini kaydetmişler. Açıp açıp dinliyorum. Açıp açıp bilmediğin sesinle söylediğin türküleri duymaya çalışıyorum. Açıp açıp sesini seçmeye çalışıyorum. Aralarda konuşuyorsun, duyuyor, seviniyorum. Anneme eşlik ediyorsun. Annemin güzel sesine. Çocuk halimi hatırlıyorum. Annemin salonda dinlediği şarkıyı. 10 kere. 100 kere. “Başa geldi olmaz işler, binbir dertle soldu gönlüm”. Tolga’ya gidiyorum. Bana bunu söyle diyorum. O söylüyor ben ağlıyorum, ben ağlıyorum o söylüyor. Annemin yazdığı şiirleri buluyorum. Kulaklarımda Tolga’nın sesi yankılanıyor: “Hasretinle yandı gönlüm.”

Annemin şiirini okuyorum:

Bilsem,

Sevgiyle bakan gözlerini söndüreceklerini

Bilsem kahpece pusuya düşüreceklerini

Bilsem sapasağlam yiğidimi

paramparça

soğuk taş üzerinde

son kez öptüreceklerini

Bilebilseydim kudurmuşçasına seni öldüreceklerini

Gitme! derdim

Gitme, güzelliğini doyasıya seyredeyim

Gitme, dudaklarından dökülen türküleri

bir daha dinleyeyim

Gitme derdim, gitme yerine ben öleyim

 

Bugün 17 Aralık. Senin doğum günün.

Ben bugün senin üfleyemediğin mumları yakayım. Bir pastanın üstüne yerleştireyim. Özge’yi gök gürültüsü sesinden, Sevgi’yi ağrılarından, ablamı arılardan koruyacağıma söz vereyim.  Senin sevdiğin şeyleri annemle beraber yiyeyim.

Sonra sana geleyim. 10 demet kasımpatıyla.

İyi ki doğdun babacığım diye boynuna sarılayım, birazcık kokunu içine çekeyim, ama mumlarını ben üfleyeyim. Kızar mısın?

Ben, Alaz. Küçük kızın.

Babacığım.

Ben uyandım…

 

MUZAFFER ERDOST

Ölümün Olduğu Yerde

Ölümün olduğu yerde sen de varsın

Gülün kuruduğu yerde

Kasımpatlarının ve nergisin

Soğuduğu ve kuruduğu yerde

Ölümün olduğu yerde sen de varsın

Anadolu’na yaslanan kıraç bir bayırda

Gecekondulardan üstüne ağan sisin

Ve ince kömür dumanının

Güneşi ağır bir ırmak gibi tükettiği

Ve soldurduğu yerde

Şimdi sen de varsın

Tatlı yelden ve kırmızı ışıktan

Karın canını gizlediği

Tepelerin yorulmuş koyuğunda

Gündüzün ve gecenin

Sesin ve sessizliğin

Tükendiği yerde

Yeşilırmağın küçük kollarının

Buğdayın ve mercimeğin

Acının ve haziran sıcağının

Biçildiği bozkırda

Kuşlukta bindiğin posta treninde

Bir nefes çektiğin sigarandan

Acıyı göçeren acılardan

Entertiplerin döktüğü eriyik kurşuna

Kurşunun öptüğü kağıda

Ölmez öpüşlerinden yayılan türkülerde

 

73

Buluttan çıkmayan güneş gibi

Kitapların sözcükleri ardında

Bir üniversite öğrencisinin koltuğunda

Bir bilgenin gelecek bulgularında

Bir ozanın doğacak dizelerinde

Türküler’e kırdan çiçek diye topladığın

Mavi ve turuncu duygularını gizleyen

İlkyaz güneşi gibi

Akıp gittiyse de sesin türkülerden

Marşandizlerin döktüğü ateşin alazında

Kömürün ve maltızın alazında

Anamızın kara koyun yününden ördüğü

Kaba başlığın ve eldivenin

Isıttığı çocuk

-ların düşlerini

Yarına ve güneşe çıkarmak için

Engin bir su gibi biriktirdiğin düşüncende

İbrahim oğlu Yusuf’un

Kerpiç evinden ve linyit kokan ocağından

Yoksulluğundan ve hüznünden büyüttüğü

Tatlı oğul

Vurulmuş gibi sessiz düştüğün yerde

Bir güvercin gibi sessiz uçurduğun canında

Sen varsan

Ölümün olduğu yerde olmayacaksın

*12 Ocak 1981

Bilim ve Sanat, Şubat 1981