‘Travmatize olmuş toplumun ilacı barış söylemi ve demokrasidir’

Patlayan bombaların yarattığı toplumsal travmayı nasıl atlatacağız, yaralarımızı nasıl saracağız? Travma uzmanı psikolog Belgin Levent, Türkiye’nin ruh sağlığını Duvar’a değerlendirdi.

Google Haberlere Abone ol

belgin-levent Psikolog Belgin Levent

ANKARA - Bombalı intihar eylemleri, sayılarla ifade edilen ölümler, yitip giden hayatlar, umutsuzluk, güvensizlik ve hayatımızın ortasına yerleşen korku… 5 Haziran 2015’te HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlayan bombadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Türkiye toplumunun ruh hâlini ve nasıl iyileşeceğini travma uzmanı psikolog Belgin Levent’e sorduk. ‘Travma hâlindeki kişilere önemli konularda karar vermemelerini, hayati meseleleri ertelemelerini öneriyoruz’ diyen Levent, travma hâlindeki devletin de bunu yapması gerektiğini söylüyor. Psikolog Levent’e göre nasıl bir çocuğa sarılıp ‘güvendesin, seni koruyacağım, zarar görmeyeceksin’ dediğinizde çocuk rahatlıyorsa toplumun da şu an bunları duymaya ihtiyacı var. Bunun tek yolu da şiddet dilini bırakmak, barış ve demokrasi söylemine sarılmak.

'YASI YAŞAYAMADAN BAŞKA BİR KÂBUSLA UYANIYORUZ'

Bir buçuk yılı geçti ve art arda patlamalarla travma üstüne travma yaşamaya devam ediyoruz. Bunca acının ardından ne gibi rahatsızlıklar oluştu toplumda?

Toplumun sadece ruh değil beden sağlığı da tehdit altında. Bedenimize kova kova stres hormonu boca ediliyor. Bu bir iki günde çıkmıyor zaten, bedeni terk etmesi için belli bir süre gerekiyor. Biz mevcudu atamadan yenisi geliyor. Hem beden hem ruh sağlığı açısından ciddi tehdit altındayız.

Travmalar insanlarda ne gibi ruhsal rahatsızlıklara neden oluyor?

Travma sonrası kişilerde ortaya çıkabilecek en temel belirti akut stres tepkisidir. Daha sonra travma sonrası stres bozukluğu görülebilir. Komplike yas reaksiyonları olabilir. Yani yas yaşanırken kişinin hayatla yas öncesi, yas sonrası bütün bağları bozulmuş olur. Kişi uyuyamaz, yemek yiyemez, olan biteni algılayamaz, kabul edemez. Majör depresyon ortaya çıkabilir. Psikosomatik bozukluklar, yani bedensel şikâyetler ortaya çıkabilir. Duygulanım anksiyete bozukluğu olabilir. Bir travmanın tetiklediği bozukluklardır bunlar. En ağır bozukluklar ise şizofrenik ve psikotik bozukluklardır.

Toplum olarak delirdik mi? Bunca acıyla nasıl yaşıyoruz?

Doğal iyileşme yollarından biri yası yaşamaktır ancak biz her güne yeni bir kâbusla uyanıyoruz. Yası yaşayamadan üstüne başka bir travma ekleniyor. Travma sağlıklı bir şekilde ele alınmazsa bırakın şimdi yaşadıklarımızı nesilden nesile aktarılan bir durumdur. Atalarımızın hikâyeleri de bizde kalır. Bizimkiler sonraki nesillere aktarılır, bir halkın seçilmiş travması olabilir.

Coğrafya zaten travma içinde. Şiddet, bir yerlerde savaş olduğu bilgisi hep vardı ama intihar bombacılarıyla yeni karşılaştı insanlar. Bu yaklaşık iki yıllık bir hikâye. Uzaklarda bir yerlerde böyle bir şey olduğunu herkes biliyordu ama Ankara’da İstanbul’da bununla karşı karşıya kalmak yeni.

'ÖLÜMLE YAŞAM ARASINDA ARAFTA BU ÜLKE'

Bir yandan da hayat devam ediyormuş gibi yapıyoruz.

Bu kadar acıdan geçmeyi, hiç kimse, hiçbirimiz hak etmiyoruz. Körfez Savaşı’nda bombalar Bağdat’a yağarken büyük bir düğün konvoyu görmüştüm ve aklım almamıştı bu nasıl olur diye şimdi aynı şeyi biz yaşıyoruz. Bir yandan yeni yıl alışverişleri yapılıyor, konserler, eğlenceler ama bir yandan tuhaf bir araftayız. Tam arafta bu ülke. Yaşamı mı ölümümü mü seçeceğiz? Bu seçim çok önemli. Tek başına fiziksel bir ölümden bahsetmiyorum.

'ÜLKE TRAVMA HALİNDEYKEN ÖNEMLİ KONULAR RAFA KALDIRILMALI'

Böylesine araftayken toplumun önemli bir kesimi devletin ekseni kayıyor mu kaymıyor mu kaygısı yaşıyor...

Biz bu tip zamanlarda insanlara önemli kararlar vermemesini öneririz. Boşanma, evlenme, şehir değiştirme gibi önemli konularda böyle anlarda sağlıklı kararlar verilemez. Şimdi ülke, devlet travma halindeyken aynı şekilde önemli konuların bir süreliğine rafa kaldırılması gerekiyor çünkü sağlıklı değerlendirilmesi mümkün değil. Toplum büyük bir travma yaşıyor ama çok ciddi kararlar alınıyor.

En temel ihtiyacımız güven duygusuymuş meğer! İnsan kendini güvende hissetmeden nasıl yaşar?

Bütün bu saldırılar, bombalar, patlamalar, “sıradan”, “normal” insanları çok kaygılandıran bir hale geldi. Devlet koruyacağım diyor ama nasıl bir koruma? Kişi kendi başına önlem almaya kalkıyor. Sokağa çıkmıyor, insan ilişkileri zayıflıyor. Bunlar zaten iyileşme sürecini uzatıyor. İyileşmemiz için yas neyse onu yaşamamız lazım ama onu yaşayamıyoruz çünkü ertesi gün yeni bir kâbus ve yeni bir travma hortluyor. Kişisel ilişkilerimiz, dostluk, arkadaşlık, sevdiğimiz şeyler, hobilerimiz, bunları sürdürmek, doğal akışında iyileştiren şeydir. Ancak bunlara da sekte vuruluyor.

'İNSANLARIN BİLGİLENDİRMEYE, AÇIKLAMAYA İHTİYACI VAR'

Kendini güvende hissetmek için neye ihtiyacı var insanların?

İnsanların bilgilendirilmeye, bir açıklamaya ihtiyacı var. Saldırı olabileceğine dair bilgileri büyükelçiliklerin kendi vatandaşlarına gönderdiği mesajlardan öğreniyoruz. Şuralara gitmeyin, otelinizden çıkmayın vs. diyorlar. Bizim de böyle bilgilere ihtiyacımız var. Kişi burada önlem alma konusunda yalnızlaştırılmış durumda. Bireysel olarak tedbirli davranarak kendini güvende tutmaya çalışıyor.

İnsanların sarılmaya, bu geçecek denilmesine ihtiyacı var. Evlat kaybı yaşayan annelerin bile. Bunu bilmeye ihtiyacı var. Tabii ki çocuğunu unutmayacak ama delirmeden hayatını sürdürebilecek.

Özellikle sosyal medyadan yayılan bazı mesajlar da korkuyu körüklüyor.

Terörü bir iletişim stratejisi olarak kullanan bazı örgütlerin pompaladığı ya da bazı kesimlerin pompaladığı korku gazı gibi bir şey bu ve zehirlenenler, sosyal medyada gereksiz yaygarada bulunabiliyorlar. Bunlar kişilerin travmatik kaygılarını, korkularını yükseltiyor. Evindeki insan dışarı çıkmayarak sokağı terk ediyor. İzin alıyor, rapor alıyor, işe gitmiyor.

TÜRKİYE UYUMUYOR

Size danışanların ortak şikâyeti ne?

Herkes birbirine uyuyabiliyor musun diye soruyor. Travmanın doğrudan bozduğu şey uyku düzenidir. Yaşamın ahengi, ritmi bozuluyor. Olaya tanık olanlarda veya televizyonda izleyenlerde ‘davetsiz anılar’ dediğimiz, flash back’lerle kâbuslar görme ortaya çıkıyor. Uykuya dalmada ya da kesintisiz uyumada güçlük çekiyor insanlar.

'KAÇARAK OLMAZ! BİR DOZ ALACAKSIN!'

Son zamanlarda ‘hiç haber izlemiyorum’, ‘haber okumuyorum yoksa delireceğim’ diyenlerin sayısı arttı. Onların durumu nedir?

Kaçma tepkisi kısa vadede iyi gelebilir ama olmaz! Bu çok yanlış. Bir doz almak gerekiyor. Elbette 7/24 bunları konuşmayacağız. Abartmak da iyi değil ama hiç izlemeyerek kendini koruyamazsın. Kaçarak korunamazsın. Görmek, konuşmak, dinlemek gerekiyor.

'BİR GÜNLÜK BEBEK BİLE BU SÜREÇTEN ETKİLENİR'

Ya çocuklar? Onları nasıl ve ne kadar koruyabileceğiz?

Çocukları mutlaka bilgilendirmek gerekiyor. Doğrusu, çocuklara anlayabileceği türden bilgi vermektir, yanlış bilgi verilmemelidir. İstanbul’da hayatını kaybeden polisin çocuğu soruyor ya, ‘babam niye bu kutunun içinde?’ Bunun yanıtını kimse bilmiyor aslında, biz bile bilmiyoruz. Ancak ne olursa olsun, yaşanan olayla ilgili sen anlamazsın tavrı yerine onun anlayabileceği şekilde bilgilendirmek, onu susturmamak, olayla ilgili ne hissettiğini ifade etmesine yardımcı olmak gerekir.

Bir günlük bebek bile etkilenir bu süreçten. Anlamaz demeyin! Bu yüzden onlarla daha fazla vakit geçirmek, fiziksel temas kurmak çocukları iyileştirir. Onu her zaman koruyacağımızı bilmesini sağlamak, güvende olduğu hissini güçlendirmek önemlidir.

Sıkıntının arttığı zamanlarda altına kaçırma, parmak emme, konuşmanın bozulması, birlikte yatmak isteme, karın ağrıları, sebepsiz ağlamalar gibi travma tepkileri yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da ortaya çıkar. Eğer bunlar çok rahatsız ediciyse çocuğun ve ailenin mutlaka bir uzmandan yardım alması gerekir.

'SİYASETÇİLERİN BAĞIRMASI TOPLUMU DELİRTİYOR'

Televizyonda, sokakta, Meclis’te, okulda, otobüste her yerde herkes bağırıyor.

Yakınlarını kaybeden insanlar bağırıp çağırabilir. Onlar yas içindeler. Onların tepkilerinin kontrol edilmesi doğru değil ama siyasetçilerin bağırıp çağırarak konuşması, intikam intikam diye bağırması doğru değil. Toplumu delirten de bu! Aslında gerçekten delirmek böyle bir anda lüks. Öyle bir hal ki delirme izni de yok. Gönül rahatlığıyla deliremiyorsun da.

En çok neleri gözlemliyorsunuz size danışan insanlarda?

İnsanlarda öfke ve tahammülsüzlük, sinir, uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede güçlük, bombalardan sonra sese duyarlılığın artması, küçük bir sese bile tepki verme, keyifsizlik, mutsuzluk, hayattan zevk alamama, iştahsızlık, kilo kaybı ya da tam tersi çok yeme, başkaları tarafından anlaşılmadığını düşünme, konsantrasyon ve dikkat güçlüğü, her şeyden şüphelenme, paranoya, işe gitmek ve çalışmak istememe hali, ve kaçma (TV izlemiyorum, gazete okumuyorum, ilgilenmiyorum demek gibi), fazla sigara-alkol tüketme ya da madde kullanımı… Bunlar yetişkinlerde çok belirgin olarak var.

Ekonomik gücü olanlar ülkeyi terk etme planı yapıyorlar, olmayanlar bunun hayalini kuruyorlar. Ya da iyice izole olma, kaybolma isteği var. Mesela küçük bir yerde yaşama planı…

Geçenlerde bir travma eğitimindeydik. Otelin önünde normalde çantalar, valizler bulunur. Ara verilmişti. O çantaları korkuyla kişilere gösteren katılımcılar vardı. Bu kimin çantası, lütfen buradan kaldırın diye bağırıyorlardı.

‘ŞİDDET İKLİMİ SAPKIN DAVRANIŞLARI DA KÖRÜKLÜYOR’

Şiddetin her türünde özellikle de cinsel şiddette korkunç bir artış var. Bunu nasıl açıklayacağız?

Böyle zamanlarda bu olur. Cinsel arzularda azalma ya da sapkın davranışlar gözlemlenir. Çocuklara yönelik istismar olayları, kadına yönelik şiddetin artması, parkta, otobüste tekmelenen kadınlar... Bu dönemlerde görülme sıklığı artar bu tip davranışların. Tek nedeni değil ama nedenlerinden biri de bu şiddet iklimi. Kişilerin baş etme becerileri sağlıklı olmadığında şiddet şiddeti körükler.

İnsanların daha yumuşak daha sakin konuşması gerekir böyle zamanlarda ama bağırıp çağıran, intikam isterim diyenler oldukça sokaktaki kişi yanındakine saldırmak istiyor. Sokakta gördüğü kadına tekme atıyor, onu bütün bunların elebaşı gibi görüyor.

ÇÖZÜM: ŞİDDET DİLİNİ TERK ETMEK, BARIŞ SÖYLEMİNE SARILMAK

Nedir bizim ilacımız?

Güvende hissetmek ve barış söylemleri… Nasıl çocuklara ‘seni koruyorum, güvendesin’ sözü iyi geliyorsa bir topluma da ‘barış içindeyiz, sizi koruyacağız, zarar görmeyeceksiniz’ denilmesi iyi gelir. Ama tam tersi, bir siyasetçi kalkıyor ‘keşke ben de şehit olsam’ diyor. Kutsallaştırılan hayat değil. Oysa insanların hayatla bağlarının güçlendirilmesine ihtiyaç var. O yüzden şiddet dilinin terk edilmesi gerekiyor.

'15 TEMMUZ’DA İNSANLARIN DEVLETE, TOPLUMA GÜVENİ ZEDELENDİ'

Nasıl yapacağız bunu?

İnsanların kimse ona dokunamaz dediği herkese dokunuldu. Örneğin Fatih Portakal çıkıp diyor ki, ‘sabaha karşı beni götürürler diye korkuyorum’. Bunu ekrandan ifade ediyor. Orada güzel güzel haber sunan, her şeyi bilen birinin bile böyle bir korkusu olduğunu görünce insanlar daha da korkuyor.

15 Temmuz’da yaşadığımız travmayı henüz atlatamadık. Hiçbirimiz güvende değilmişiz meğer. Komşum, polis, öğretmen, hâkim, tanıdığım, yüz yüze olduğum birçok insan kuyumu kazıyormuş meğer. Suçlu ya da suçsuz, o yanını söylemiyorum ama insanların 15 Temmuz’da mevcut topluma, sisteme, devlete güveni zedelendi. İnsanlar hayatlarını kaybetti. İçeri alınan kişiler de devletin temsilcileriydi. Bu nedenden dolayı da çok ciddi bir güven yarılması yaşandı.

‘KORKUNUN GİRMEDİĞİ, DOKUNMADIĞI YER KALMADI’

Diyarbakır, Suruç, Ankara, Gaziantep, İstanbul saldırılarıyla güvende değilsin, tehlikedesin, her an her yerde ölebilirsin duygusu hâkim oldu insanlara.

İstanbul’daki gibi bir spor karşılaşması çıkışında veya Gaziantep’teki gibi en eğlendiğin yerde bir düğünde, Merasim Sokak’taki gibi iş çıkışı servise binerken veya Güvenpark’taki gibi otobüs durağında beklerken, Suruç’taki gibi yoldaşlarınla bir aradayken, kendini güvende hissettiğin herhangi bir ortamda seni yakalayabilir. Bu nedenle kişilerin kendini en güvende hissettiği ortamlar güvensiz hale geldi. İnsanlar sokaktan, arkadaşlarından uzaklaştı. Böyle düşününce korkunun dokunmadığı girmediği hücre yok.

Kişiler zaten korkmuş, ürkmüş, sarsılmış, temel inanç sistemleri bozulmuştu. Travma zaten temel inanç sistemlerinde yarılmaya neden olur. Kişinin ‘dünya adildir’, ‘toprak sağlamdır, beni tutar’, ‘babam beni korur’ gibi inanç sistemi dağılır. Yaşamın ahengi, ritmi bozulur. Beden yeni ritme uyum sağlayabilmek için tepkiler ortaya koyar.

'HERKES KORKUNUN RİTMİNDE, FÜTURSUZ VE SINIRSIZ'

İnsanlar ölürken devletin ekseni kayıyor tartışmaları da sinirleri hepten bozuyor.

Kişilerin sağduyulu, aklıselim davranması şu ara çok zor. Herkes fütursuz, sınırsız çünkü herkes korkunun ritminde, birbirine güvenemiyor.

Korku, bazı insanların kendilerini dış dünyaya kapatması veya kendilerini güvene almak için bazen de inanmadığı şeylere bağlanması gibi sonuçlar doğuruyor. Bunun vicdanı sıkıntıları da kişilerde ayrı yarılmalara sebep oluyor. Kendisi de çok inanmadığı güvenmediği bir yere sığınıyor. Bunun da ileriki bir zamanda çok büyük bir bedeli var.

Kamplaşma sözcüğünün anlamını en derin şekilde idrak ettiğimiz bir süreçten geçiyoruz. Bu toplum bunları yaşadıktan sonra nasıl iflah olacak?

Benim ölüm senin ölünden daha iyi. Senin şehidin benim şehidimden önemsiz…Ölenler arasında bile farklı kategoriler oluştu. Ben daha çok üzüldüm, sen daha çok kınadın!.. Bu çok ciddi bir yarılma.

Bu toplum elbette büyük bedeller ödeyecek ama tedavinin tek yolu da güven, barış ve demokratik yaklaşım. Ertesi gün iyileşmeyeceğiz. Bu yarılma sadece burada kalmayacak ama iyileşmenin tek yolu da güvende olmak, barış içinde olmak ve demokrasi… Ya da insan haklarını, yaşamı önceleyen bir hayata sarılmak. Dünyanın en iyi ilaçları da yaratılsa bunlar olmadan iyileşme olmaz!

Etiketler devlet toplum travma