YAZARLAR

Gazetecilik suçtur

Gazetecilik suç değilse, bırakın salonu, tüm dünya hazırolda olsa bile, elinde kamera, fotoğraf makinesi, ses kayıt cihazı, not defteri olan insanlar dolaşmaya, işlerini yapmaya devam eder. Onları bunu yaptıkları için cezalandırmak suçtur. Hem kanunlara, hem tarihe, hem de geleceğe karşı da suçtur.

Resmi bir töreni getirelim aklımıza. Binlerce insanın doluştuğu salonda milli bir tören icra ediliyor. Tören, örneğin milli marşın okunmasıyla başlıyor. Herkes ayağa kalkıyor, hazırolda bekliyor. Beş-on kişi haricinde kimse ortalıkta dolanmıyor.

Peki o beş-on kişi nasıl oluyor da ortalıkta dolanabiliyor? Milli marşa saygı duymadıkları için mi? Öyle olsa zaten başlarına ne geleceğini herkes biliyor.

Fakat hayır, o beş-on kişinin ortalıkta dolaşmasına kimse şaşırmıyor, tepki göstermiyor.

Peki o beş-on kişi ne yapıyor?

Ellerinde kameralar, fotoğraf makineleri veya not defterleri var. Onlar gazeteci.

Saygı duruşundakiler bunu biliyor. O yüzden de onların dolaşması, fotoğraf çekmesi, not alması milli marşa saygısızlık olarak görülmüyor.

Çünkü herkes biliyor ki, icra edilen o törende olup bitenleri aynı anda, birkaç saat sonra veya ertesi gün orada olmayanların da görmesini, haberdar olmasını sağlayan, oradaki kayıtların geleceğe taşınmasını mümkün kılan kişiler milli marş okunurken de dolaşmak, not almak, fotoğraf çekmek zorunda. Gazetecilik varsa, bunu yapmak zorunluluktur. O yüzden gazeteciler kimsenin kılını kıpırdatmadığı veya kıpırdatamadığı öylesi bir “milli” törende “bile” hazırola geçmez, geçemez.

Peki hazırola geçerse ne olur?

Elbette gazeteci olduğu halde, salondaki o anlık hisse kapılıp kamerasını bir kenara bırakarak saygı duruşuna geçenler de olur. Pek çok törende görmüşlüğümüz vardır. Peki bu, onları hazırola geçmek yerine kayıt yapmaya, ortalıkta dolanmaya devam eden gazetecilerden daha mı “yerli-milli” yapar?

Hayır, bu hareketleri sadece onları, o sırada gazetecilikten çıkarır. Çünkü onlar “milli marşı” mesleklerinin önüne koymuş, o sırada kamu faaliyetini bir kenara bırakmış ve marş bitene kadar gazeteciliği terk etmiş olur.

Bu duruşları ne onlara, ne de salondaki diğerlerine, hazırola geçmek yerine hazıroldakileri kaydetmeye, gözlemlemeye, notlar almaya, yani mesleklerini icra etmeye devam edenleri “gayri-milli”, “milli marşa saygısız” olarak yaftalama haddi verir.

Öte yandan herkes hazıroldayken salonda dolaşan beş-on kişi içinden bazıları salondaki en önemli veya en “yetkili”, yahut orada bulunması en dikkat çekici insana odaklanır, onun mimiklerini, duruşunu vs. kayda alır. Kimisi salondaki bir çocuğa, bir başkası tıpkı kendileri gibi merakla ortalıkta dolanan bir kediye, gözyaşı döken bir yaşlıya, öfkeyle marşa eşlik eden bir insana odaklanır. Bazıları kalabalıktan tamamen sıyrılıp bir tepe noktaya çıkarak tüm salonu gözlemeye, fotoğraflamaya, kaydetmeye çalışır. Herkes hazıroldayken ortalıkta dolaşanların kime, neye, nasıl odaklandığı gazetecinin çalıştığı kuruluşun yayın politikasına/çizgisine göre değişir.

Fakat kimse onlara “niye onun değil şunun fotoğrafını çektin”, “niye ona değil buna odaklandın” diye de hesap sormaz, soramaz. Çünkü o salondaki “hakikatin” sayısız yüzü olduğunu herkes bilir. Herkesin “yekvücut” göründüğü bir saygı duruşu esnasında da hakikatin, “vücudun” sayısız yüzünün olduğu açıktır. Hazıroldakiler bunu bilmese de, gazeteci bilir ve herkes de gazetecinin o bilgisine, tercihine hürmet eder.

Zaten bu olmasa, salona tek bir kamera konur, içeride kimseye de hareket etme müsaadesi verilmez. Bu da en naif tabirle söz konusu töreni “basına kapalı tören” yapar ve bunun bilgisi de önceden verilir. Gazeteciler de salona alınmaz. Orada olup bitenleri, milli marş okunurkenki farklı suretleri, salondakilerin kısıtlı gözlemleri dışında kimse görmez, kayıtları geleceğe taşınmaz.

Ya o salona gazetecilerin alınamayacağını önceden ilan eder, bunu sabit kararla (mesela yasayla) hüküm altına alırsınız veya gazetecileri salona aldıktan sonra, “niye milli marş okunurken fotoğraf çektin”, “ortalıkta dolaşıp not aldın”, “en önemli kişiyi değil de salonda dolaşan bir kediyi kayda aldın” deme hadsizliği yerine, onların doğal olarak yapmaları gerekene saygı gösterirsiniz. Bir yerde gazeteci varsa, herkes ama herkes kılını kıpırdatmadan saygı duruşunda olsa bile, o gazeteci dolaşır. Bu böyledir.

Fakat hem o törenin “basına açık” olduğunu, orada gazeteciliğin yapılabileceğini söyleyip hem de milli marş okunurken orada dolaşıp işini yapan gazetecileri “gayri-millilikle”, “Devlet aleyhine toplumsal olayları haber yapmakla” suçlarsanız, bu en hafif tabirle gazetecileri tuzağa düşürmek, son yılların moda tabiriyle onlara kumpas kurmaktır.

Bu kumpaslar kurulunca, gazeteciler çıkıp “gazetecilik suç değildir” diyor. Çünkü yasalar “herkes milli marş için hazırolda beklerken” gazetecilerin ortalıkta dolaşamayacağını, dolayısıyla gazeteciliğin suç olduğunu söylemiyor. Söyleyemez de! Sevmediğim kalıptır ama “dünyanın her yerinde”, “bu ülkede gazetecilik yasaklanmıştır” demenin bedeli ağırdır.

Gazetecilik suç değilse, bırakın salonu, tüm dünya hazırolda olsa bile, elinde kamera, fotoğraf makinesi, ses kayıt cihazı, not defteri olan insanlar dolaşmaya, işlerini yapmaya devam eder. Onları bunu yaptıkları için cezalandırmak suçtur. Hem kanunlara, hem tarihe, hem de geleceğe karşı suçtur.

Çıkıp diyebilirsiniz ki, “peki ya o salonda dolaşanlar, orada olmayan bir şeyi olmuş gibi gösteriyorsa ne olacak?” 

Doğru. Gazetecilik etiği denen şey bu yüzden çok hayati önemdedir. Bunun ihlali söz konusuysa, o zaman gazetecinin “orada bu oldu” dediği şeyin aslında olmadığını, herkesi ikna edecek delillerle kanıtlamak zorundasınız. Yoksa “elimde sopa var, istediğime olmuş, istemediğime olmamış derim” diyemezsiniz. Derseniz, yasaların size işlememesini sağlayan bir zırh kuşandığınız için suçlu olduğunuza karar veren mahkeme olmaz belki ama sonuçta cezasını çekmediğiniz bir suçu işlemiş olursunuz.

Vanlı köylüler Servet Turgut ve Osman Şiban’ın askerler tarafından helikopterden atıldığına dair bilgileri kamuoyuna, “salonda olmayanlara” aktardıkları için Mezopotamya Ajansı muhabirleri Adnan Bilen, Cemil Uğur ile Türkiye’nin tek kadın haber ajansı Jinnews muhabiri Şehriban Abi, gazeteci Nazan Sala, “Devlet aleyhine toplumsal olayları haber yapmak” “suçundan” tutuklandılar.

“Herkes hazıroldayken”, bu gazeteciler “salonda” dolaştı, sordu, soruşturdu, tanıklarla görüştü, hastane raporlarından bölgede kayalık olup olmadığına kadar tüm detayları araştırdı, notlar aldı ve gördüklerini, duyduklarını, bulduklarını, bildiklerini haberleştirdi. Peki onları cezalandıranlar, gazetecilerin yazdıklarını ikna edici biçimde yanlışlayabildi mi? Hayır, buna gerek yok. Çünkü salondakiler daha kalabalık. Güçleri, hakikatin peşindeki beş-on kişiyi dövmeye ziyadesiyle yetiyor.

Özetle, bir tören yapılıyor ama basına kapalı olduğu söylenmiyor. Gazeteciler törene gidiyor. Herkes hazıroldayken onlar salonda dolaştıkları için cezalandırılıyor.

O halde gazetecilik suç mu, değil mi?


İrfan Aktan Kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.