YAZARLAR

Galatasaray'ın oyununda şeflik meselesi

Galatasaray Muslera’nın sakatlanmasıyla sadece ligin en iyi kalecisini yitirmedi. Bir anlamda, yeni oyun sistemindeki registalarından, oyun şeflerinden birini yitirdi.

Okumaya başladığınız yazı Gazete Duvar’da geçtiğimiz futbol sezonu içinde yazdığım “Galatasaray’ın Yeni Oyunu” ve “İlişkisel Futbol” ile son haftalarda yazdığım “Futbol Kaç Ayakla Oynanır?” ve “Şefin Oyunu” başlıklı yazıların bir devamı aslında. Bu nedenle yazılar birlikte okunursa meramım daha iyi anlaşılabilir.

Galatasaray geçen sezonun ikinci yarısından itibaren yeni bir oyun planı geliştirmeye başladı. Daha önceki yazılarda belirttiğim gibi bu değişiklik öncelikle futbolcuların ceza sahası içinde kaleciden pas alma hakkını tanıyan kural tadilatına dayanıyordu. Stoperler ve regista, yani oyun şefi rolündeki orta saha oyuncusu kaleciye altı pasa kadar yaklaşarak oyunu başlatıyorlardı. Bu tercih aslında sözünü ettiğim kural tadilatıyla giderek yaygınlaşan ön alan baskısını aşmak için geliştirilmiş bir plandı. Hatta belki de geniş bütçeli takımların kalitelerini sahaya yansıtmasını engelleyen bir strateji olarak daha düşük bütçeli takımların geliştirdiği ön alan baskısını aşmaya kolaylaştırmak için düşünülmüştü bu kural değişikliği!

Galatasaray’ın bu yeni planında oyunu Muslera’nın yakın paslarıyla başlatma konusunda stratejik bir ısrar gösterdiği hatırlardadır. Muslera aslında ayakları çok iyi bir kaleci olmamasına rağmen büyük ihtimalle teknik ekip tarafından özel olarak çalıştırılarak oyuna bu kurucu katkıyı verme konusunda önemli bir aşama kaydetmişti. Ayrıca belki de ligin en iyi kalecisi olarak yüksek bir özgüvenle oynuyordu ve gerektiğinde bazı olası hataları tolere etme lüksü vardı Muslera’nın. Muslera’ya biçilen bu yeni rolün ben bir tür yeni regista rolü olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Daha önce yazdığım “Şefin Oyunu” başlıklı yazımda registayı, oyuna, sahaya en geniş açıdan bakabilen oyuncu olarak tanımlamıştım. Elbette bu bakışın sadece gözle değil, aynı zamanda ayaklarla olan bir bakış olduğunu tekrar vurgulamak lazım.

Ancak daha sonra bilindiği gibi pandemi nedeniyle lige ara verildi ve sonrasında yeniden başlayan ligin ilk maçında Muslera’nın ayağı kırıldı. Galatasaray’ın büyük düşüşü de böyle başlamıştı zaten. Bu düşüşün ilk nedeni elbette Muslera’nın kalecilik kalitesinden ve takıma sağladığı yüksek özgüvenden mahrum kalmak idi. Ama Galatasaray Muslera’nın sakatlanmasıyla sadece ligin en iyi kalecisini yitirmedi. Bir anlamda, yeni oyun sistemindeki registalarından, oyun şeflerinden birini yitirdi. Muslera’nın yerine oynayan Okan kaledeki görevini belli bir seviyede yerine getirdi ama oyun başlatmak konusunda asla Muslera kadar cesur olamadı. Bunu anlayışla karşılamak da gerekir çünkü bir kaleci için ciddi riskler içeren bir oyun başlangıcıydı. Dolayısıyla Galatasaray’ın kalecisinin pasla oyun başlatma yüzdesi düştü ve degaj kullanma yüzdesi arttı. Kısa pasla başlatıldığında alınması beklenen verim de düştü. Bu noktada regista rolünü üstlenen Seri, hatta zaman zaman Lemina’nın da çeşitli nedenlerle ilk on birde yer alamamaları oyun kalitesinde ciddi kayıplara neden oldu.

Galatasaray yeni sezona kalede Fatih ile başladı. Ancak aynı sorun devam etti. Çünkü rakipler önde baskıyı artırdıkça kalecinin pasla başlama riski artıyordu. Ancak, bir çizgi kalecisi olarak hiç de fena olmayan bir kaleci olan Fatih bu konuda hem yeterince hazırlıklı gibi görünmüyordu hem de Muslera kadar özgüven sahibi değildi. Bu durumda baskı karşısında takımın oyunu kaleci degajıyla başlatma yüzdesini arttı. Bu da kaçınılmaz olarak yeni oyun planın verimini düşürdü.

Galatasaray’ın kaleciye altı pasa kadar yaklaşarak oyuna başlamayı hedefleyen registalı oyun planının içinde bir başka önemli rol de vardı. Bu rolün adını kısaca Onyekuru diye koyabiliriz! Bu konuda geçen sezon özellikle Kadıköy’de Fenerbahçe’ye attığı üçüncü golü hatırlatmak sanırım meramımı anlatmak için yeterli olur. Bu planın aynı zamanda çok hızlı bir açığa da ihtiyaç vardı. Çünkü oyun kurulumu altı pasa kadar gerilediği için rakip takımlar ön alan baskısı yapmak için çok daha ileri çıkmak zorunda kalıyorlardı. Bunu tercih ettiklerinde ise karşılarında iki seçenek vardı. Birincisi defansı fazla öne çıkarmamak. Böyle olduğunda rakip takımın boyu fazla uzuyor ve Galatasaray’ın yetenekli orta saha ve forvet oyuncularına geniş alanlar kalıyordu. İkincisi, rakip bu geniş alanları vermemek için defansını öne çıkarıp, takımın boyunu kısalttığında ise, Onyekuru gibi oyunculara gün doğuyordu. Bu sefer rakip defans arkasında geniş alan bırakıyor ve tek bir kilit pasla gol pozisyonu maruz kalma riskiyle karşı karşıya kalıyordu.

İşte Fatih Terim’in bu sezonun başında ısrarla Seri ve Onyekuru’yu istemesinin temel nedeni buydu. Belki de Galatasaray’ın transfer sürecinin bir anlamda kitlenmesine ve başarılı bir biçimde tamamlanmasının arkasında bu rollerin biricikliği yatıyordu. Yani Galatasaray yeni sezona aslında bu oyun planının en önemli rolünde zayıflayarak girdi. İlki Muslera’nın yokluğuydu. Kalecinin yakın pasla oyun kurma kapasitesinin düşmesi regista modelindeki bir fireye tekabül ediyordu. İkincisi Seri’nin yokluğunda regista modeli ikinci yarasını almıştı. Galatasaray ön alan baskısını aşmakta zorlanıyordu. Bakınız bu sezon oynanan Fenerbahçe, Kasımpaşa ve Alanya maçları. Üçüncüsü ise Onyekuru gibi bir silahın yokluğunda rakiplerin ön alan baskısı yaparken defansı daha fazla öne çıkarma konusunda fazla tereddütlü olmamalarıydı. Yani Galatasaray takımında hızlı bir açık olmadığı zaman rakipler daha büyük bir özgüvenle ön alan baskısı yapabiliyorlardı.

İşte Fatih Terim’in asabiyeti tam da buradan kaynaklanıyordu. Çünkü geliştirdiği yeni oyunla Galatasaray’a seviye atlatabilecek ve sadece Süper Lig’de değil Avrupa’da da verim alabilecekken bu üç nedenle takımın verimi düşmüştü. Bu oyun için Muslera’nın sahalara dönmesi, ocakta Seri ve Onyekuru rollerinin ya bizzat kendileriyle ya da müdahilleriyle doldurulması gerekecekti. Terim 1996-2000 dönemine benzer yeni bir oyun sıçraması yapma şansını birkaç sakatlık ve transfer açığı nedeniyle elinden kaçırıyordu.


Besim F. Dellaloğlu Kimdir?

1965’de İstanbul’da doğdu. 1984’de Galatasaray Lisesi’ni, 1990’da Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Yüksek Lisans ve Doktorasını Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sosyoloji alanında hocası felsefeci Ömer Naci Soykan danışmanlığında yaptı. Lisans ve lisansüstü eğitimi esnasında uzun süre Fransızca turist rehberliği yaptı. Memleketin büyük bir bölümünü gezdi. Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde (1998), Paris VIII Üniversitesi’nde (2002), Lizbon Üniversitesi’nde (2014), Strasbourg Üniversitesi’nde (2017-2018), Mainz Gutenberg Üniversitesi’nde (2018-2019) doktora sonrası araştırmalarda bulundu ve dersler verdi. Bu vesileler sayesinde dönem dönem Frankfurt, Paris, Lizbon, Strasbourg ve Mainz’da yaşadı. Türkiye’de Mimar Sinan, Marmara, İstanbul Bilgi, Yıldız Teknik, Galatasaray, Kırklareli, İstanbul ve Sakarya Üniversitelerinde dersler verdi. 2019’da üniversiteden emekli oldu. Okuryazarlığa devam ediyor. Mevcudu bulunan kitapları şöyledir: Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum (Say), Romantik Muamma (Ayrıntı), Benjamin (Derleme-Say), Benjaminia: Dil, Tarih ve Coğrafya (Ayrıntı), Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi (Kadim), Zamanın İçinden Zamanın Dışından (Heretik).

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR