KONUK YAZAR

Hayali düşmanlar…

Farklı amaç ve idealler için kurulmuş, siyasi parti, dernek, cemaat, lokal, kulüp, taraftar gibi farklı büyüklükte grupların, birçoğunda gözlemlenen düşman üretme metotları kısa vadede grubu bir arada tutmaya yarasa da uzun vadede ve makro toplumsal sorunlar etrafında bir araya gelmeyi, duygudaşlık hissini, ortak gelecek tasavvurunu zedelemektedir. Özellikle demokratik teamüller ile insan hak ve özgürlüklerinin tam anlamıyla yerleşmediği toplumlarda bu düşmanlaştırmalar geniş halk kesimleri arasında her türlü iletişime engel olmakta, hoşgörü ve farklılıklara saygı gösterilmemekte, şiddet eylemlerine neden olmaktadır.

Google Haberlere Abone ol

İsmail Aydoğdu*

İnsan olarak etkileşimde olduğumuz çok fazla ve farklı sayıda toplumsal grup ve yapı bulunmaktadır. Söz konusu grup ve yapılar ile olan karşılıklı etkileşim düzeylerinin kişi hayatına farklı seviyelerde etkileri gözlemlenebilir. Grupların ontolojik varlıklarında içkin olan ortak amaç ve gayelere ulaşma, ancak bütünleşmiş ve bu amaçlar için yeterli motivasyona sahip olmakla mümkün olabilir. Ortak ideal ve gayelerin gerçekleşmesi için grup ve yapılara öncülük eden kişiler, grubu bu doğrultuda diri tutmak için geçmişten günümüze değin birçok araç ve yöntem kullanmıştır. Zaman ve imkânlar dâhilinde bu araç ve yöntemler çeşitlenmekte, kitleyi bir arada tutmanın yeni yolları denenmektedir.

İlk kuşak toplum bilim çalışmaları, düzeni ve dengesi sarsılmış toplum/ların yeniden denge durumuna getirilme çalışmaları olarak da okunabilir. İhtilal sonrası Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinin içine girdiği bunalıma Comte ve ardılı olan Durkheim gibi sosyologların çalışmaları toplumu tekrar denge ve düzen (dayanışma) durumuna ulaştırmanın çözüm arayışlarıdır bir bakıma. Toplumsal yapı ve değişim çalışmalarında denge ve düzenin belirleyiciliğinin dışında esas olarak çatışmanın rol oynadığını ilk ve etkili olarak dile getiren Marx oldu. Ona göre toplum (tarih), uzlaşmaz sınıf çatışmalarının tarihinden başka bir şey değildi. Tarihin itici gücü, ekonomik temelde örgütlenen iki sınıf arasındaki çatışma idi. Düzen ve bütünleşmeyi öngören işlevselci yaklaşım ile Marx’ın çatışma kuramı arasında sonraki dönemlerde bir orta yol olarak Lewis Coser’in işlevselcilik içerisinde kalarak geliştirdiği çatışma kuramı ön plana çıkmaya başladı. Coser’e göre düzen ve dengenin sağlanması için çatışmalar da göz ardı edilmemelidir, özellikle grup dayanışmaları bakımından çatışmanın faydalarına işaret etti.

Coser’a göre çatışmanın parçalama ve negatif işlevleri kadar toplumsal yapıda, özellikle de gruplar düzeyinde olumlu işlevleri de mevcuttur. Grup birliğinin, kimliğinin oluşması ve devam ettirilmesi açısından çatışmalar önemlidir. Özellikle gruba karşı dış baskı ve tehditler söz konusu olduğunda grup üyelerinin aidiyet duygusu artmakta, grup bilinci pekişmekte, grubun amaçları etrafında kenetlenmekte ve grubun dağılması önlenmektedir. Dış gruplarla çatışmanın, “içeride” eleştiri ve tartışma konusu olan “ufak tefek” problemleri ötelediği, bunların şu anda var olan hayati tehlike söz konusu iken sürdürülmesi anlamsızlaşmakta ve ertelenmektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere ona göre konsensüs ve dayanışma ile birlikte çatışma da grup oluşumu ve korunmasında önemli işlevler yerine getirmektedir.

Coser’in kuramı ile birlikte, çatışmanın(düşmanların) toplumsal grupların iç uyum ve bütünleşmelerine olumlu anlamda yaptığı etkilerin “keşfedilmesiyle” her grup kendi varlık ve bütünlüğünü devam ettirmek için çatışmanın nimetlerinden faydalanmaya başladı. Şunu belirtmek gerekir ki çalışmanın devamında ele alınacak olan örneklerin sadece Coser’in kuramı sonrası ortaya çıktığı iddia edilmemektedir. Benzer uygulamalara tarihin her döneminde rastlamak mümkün olmakla birlikte Coser’in çalışması sadece teorik ve kuramsal bir çerçeve olarak ele alınmıştır.

Hayali düşmanlar üretmeden ayakta kalamayan, birlik ve beraberliklerini sağlayamayan yapı ve grupların varlıklarını idame etmelerinin aracına dönüşen düşman üretme, grupta zamanla öyle kanıksanır ki artık hep aynı düşman ve karşıtlıklar da işlev göremez hale gelir. Yapıyı zinde tutmak için bir süre sonra yakın çevreye, eski grup üyelerine ve grup içerisinde “rahat” durmayanlara yönelir. Grubu bölmek ve parçalamakla itham edilen kişiler üzerinden yeniden bir grup ruhu yakalanmaya çalışılır. Çatışma ve düşmanların sağladığı bu durum, grup liderlerince bulunmaz bir nimete dönüşür ve gerçekte içinde oldukları bir çatışma ve karşılarında bir düşman bulunmadığında “hayali düşmanlar” icat edilir. Artık her grup içerisinde “hayali düşmanlar” üreten bir alt grup ve mekanizma hazır bulundurulmakta, iç tartışma ve dağılma riskinin bulunduğu zamanlarda hayali düşmanlar üreterek grubu korumaya çalışmaktadırlar. Hayali düşmanların sorun ve problemlerin konuşulması ve çözülmesinin önünde psikolojik bir bariyer işlevi gördüğü, dile getirilmeye çalışılan aksaklıklara karşın bir koz olarak öne sürüldüğü söylenebilir. Üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili, anlayışına dönüşen ve giderek psikolojik bir hal almaya başlayan süreç insan ve toplum sağlığını tehdit eden, sürekli etrafından gelebilecek saldırılara karşı savunma pozisyonu alan, çevresi ve toplumun geneline karşı güvensiz duygular taşıyan kişilere evrilir. Hayali düşmanlar bir grubun varlık ve bütünlüğünün şartları arasına girdiğinde, kuruluşta grubu bir araya getiren amaç ve idealler unutularak bütün mesainin bu alanda harcanmasına sebep olur. Grubun, aslında ise çıkarların tek amaç haline gelmesinden sonra grup üyeleri sürekli olarak bir hayali düşmanla çatıştırılmakta ve dağılmanın önüne geçilmeye çalışılmaktadır.

Düşman üretmek, grubun bütünleşmesini ve amaçlar doğrultusunda kenetlenmesi gibi umulan faydaları/işlevleri olmakla birlikte içinde kendisi ile birlikte yaşadığımız, aynı mahalle, şehir, ülke ve evreni paylaştığımız bizden farkı birçok grup ile olan ilişkilerimize zarar vermekte, birlikte yaşama olanaklarını tüketmektedir. Mensupları olduğumuz her türden gruplar olarak, cemaat, parti, dernek, takım ve ideolojiler kendi içlerinde anlamlı yapılar oldukları kadar, dışarıda var olan her türden yapı ve teşekküllerle birlikte makro anlamda bir anlam bütünlüğüne sahip oldukları unutulmamalıdır. Farklı amaç ve idealler için kurulmuş, siyasi parti, dernek, cemaat, lokal, kulüp, taraftar gibi farklı büyüklükte grupların, birçoğunda gözlemlenen düşman üretme metotları kısa vadede grubu bir arada tutmaya yarasa da uzun vadede ve makro toplumsal sorunlar etrafında bir araya gelmeyi, duygudaşlık hissini, ortak gelecek tasavvurunu zedelemektedir. Özellikle demokratik teamüller ile insan hak ve özgürlüklerinin tam anlamıyla yerleşmediği toplumlarda bu düşmanlaştırmalar geniş halk kesimleri arasında her türlü iletişime engel olmakta, hoşgörü ve farklılıklara saygı gösterilmemekte, şiddet eylemlerine neden olmaktadır. Medya üzerinden toplumda var olan her türden farklılıkların adeta düşman olarak sunulmasının, toplumsal yapıda meydana getirdiği düşünsel ve duygusal kırılmalar hesaba katıldığında bir fikre ve düşünceye katılmamanın, düşmanlık olarak görülmesinin sonuçlarının onarılamaz tahribatlar meydana getirdiği unutulmamalıdır. Çünkü düşmanlık sürekli bir çatışmayı gerektirmekte, maddi ve manevi kaynakların harcanmasına neden olmakta, ortak gelecek tahayyülünü yok etmekte ve nihayet şiddete kapı aralamaktadır.

Hayali düşmanlar grup içerisinde ortaya çıkan ya da çıkması muhtemel meşruiyet tartışmaları için araçsal bir işlev görmektedir. Anderson’un hayali cemaatlerin bir örneği olarak örneklediği millette olduğunun aksine grup için ihdas ettirilmiş hayali düşmanlar uzlaşı ve dayanışmanın altını oymaktadır. Bunun aşmanın yolu ise farklı fikir ve görüşlerin özgürce seslendirilebileceği kültürel ve demokratik iklimi oluşturmak, gerek siyasal alanda gerekse kültürel vb. alanlarda karşıt olmanın, düşmanlık demek olmadığı bir anlayışı hâkim kılmaktan geçiyor. Tartışmak ve müzakere etmekten korkmayan, farklı seslere tahammül edebilen, bunları yok etmek yerine bunlarla ortak yaşama imkânlarını arayan bakış açısı ile birlik ve beraberlik daha sağlıklı bir şekilde korunmuş olur. Aksi halde hayali düşmanlar, aslında küçük ölçekli grupların dağılımı engellenmek yerine sadece ötelemekte, daha büyük ölçekli gruplar olarak millet ve halk bazında dağılmanın fitili ateşlemektedir.

*Atatürk Üniversitesi, Genel Sosyoloji ve Metodoloji ABD doktora öğrencisi.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR