Dışı sizi, içi beni yakar: Bir Beyoğlu serencamı

Beyoğlu’na kültürel anlamda esnekliğini veren iki şeyden biri ticaretse, diğeri de birbirleriyle ticaret yapan pek çok farklı arka plandan insan grubuna ev sahipliği yapması. Kapalıçarşı esnafı arasında pek fazla bulunmayan gayrimüslim nüfus, Beyoğlu’nun direği. Devrim sonrasında kaçıp gelen Beyaz Ruslardan, Engizisyon sürgünü Seferad Yahudisi ailelere her dönem her coğrafyadan göç almış.

Yiğit O. Özdemir*

Sevgili dostum, eski editörüm gazeteci Adnan Ağabey (Genç) kendi deneyimleri çerçevesinde bir Fatih portresine soyunmuş, tarihi yarımadadaki bir yandan bugünkü entelektüel-okur-yazar kesimin el ayak çektiği, İstanbul’un geçtiğimiz yıllarda Fatih’e bağlanmış Eminönü-Sultanahmet bölgesindeki zanaatkâr kesiminin de bulunduğu coğrafyanın tarihçesini kısa kısa anlatmaya koyulmuş. Ortaya enfes anılar çıkmış. En son sosyal medyada yazdığım bir mesajdan sonra bana da benzer bir tarihçe girişiminde bulunmamı önerdi ki, öncelikle gülümsemekle birlikte, geçen iki günün ardından neden olmasın deyiverdim.

Ben tabii, 1960’ların Beyazıt’ında öğrencilik deneyimi olan, Fatih’te büyümüş biri olmadığımdan, tarihi yarımadayı anlatsam anlatsam, babamın okuldan çıkıp dedemin Mahmutpaşa’daki dükkânına gittiği, amcamın çıraklık ettiği günlerin anılarından hareketle anlatabilirim. Bunlar da epey bolca ve lezzetlidir, anıları balık gibi düşünürsek, tadından yenmez. Lakin ben yine de, İstanbul havalisiyle “ilk” tanışmam olan yerden, bugünlerde sıra dışı bir şekilde gözden düşmüş Beyoğlu semtinden meseleyi anlatmaya başlayacağım.

Bizim bugün İstiklal Caddesi diye bildiğimiz yerin asıl adı Grande Rue de Pera, planlaması Yahudi (büyük ihtimalle Mason) şehir plancısı Aron Angel tarafından yapılmış. Üzerinde İtalyan, Rum, Ermeni, Levanten pek çok yapının bulunduğu cadde. Bağlı olduğu semtin adı Beyoğlu ve esasen batıda Okmeydanı’ndan Sütlüce sınırına (Dolapdere-Kasımpaşa) kadar geniş bir bölgeyi, güney ve doğusunda ise belki gereğinden fazla sükse yaptığı için tadı kaçmış Cihangir mahallesini, Tophane mahallini, Tünel’i, Şişhane’yi kapsıyor. Adnan Ağabey’in yaptığı gibi önüme bir belediye haritası koyup meseleyi anlatmaya başlamamın sebebi şu: Beyoğlu’nun siyasi haritasıyla kültürel coğrafyasının sınırları arasındaki örtüşmezliği, tam da bu aralığa yerleşen yönetim aklını, biraz da çeşitliliği, hatta uyumsuzlukları ortaya koymak.

Aslına bakarsanız bölgenin tarihsel anlamda bence hâlâ en ilgi çekici kısmı, çok dinli, çok mezhepli, çok milletli olması. Bu kozmopolit ve kentli yapı adaya esas kimliğini veren şey. Kimi planlamacıların (misal bir dönem Beyoğlu Belediyesi’ne başkan adayı olan mimar Korhan Gümüş’e göre) İstanbul’da olmamasından yakındığı Kartezyen kent planlaması, bu bölgede ve Osmanbey’den Şişli’ye uzanan aksta bir dönem hayata geçirilmiş.

Beyoğlu’na kültürel anlamda esnekliğini veren iki şeyden biri ticaretse, diğeri de birbirleriyle ticaret yapan pek çok farklı arka plandan insan grubuna ev sahipliği yapması. Kapalıçarşı esnafı arasında pek fazla bulunmayan gayrimüslim nüfus, Beyoğlu’nun direği. Devrim sonrasında kaçıp gelen Beyaz Ruslardan, Engizisyon sürgünü Seferad Yahudisi ailelere her dönem her coğrafyadan göç almış. Film festivalleri, bir ara pavyondan bara dönüşmüş onlarca mekân, kısmen pub kültürünü yaşatan mekanlar, Nevizade-Asmalımescit dolayında şimdilerde masaları taciz edilen içkili lokantalar işin birazcık süsü gibi görünebilir ama, bu çeşitliliğin sofraya yansıması olan yeme-içme kültürünü yaşatmak açısından elzem. Beyoğlu’nun tüketici profilinin asıl belirleyeni konumunda olmuş olanlar, mülk sahipleri ve tüccarlar, kısmen mukimler ve biraz da bölgeye civardan ve içeriden gelen, bugünlerde genelde Beşiktaş ve Kadıköy gibi meskenlerin yolunu tutan öğrenci kafileleri. Gerçi şu an Beyoğlu’nun bir kültür politikası, işi şakaya vurmayacaksak pek yok.

Bir semte karakterini verenler, üretenler olduğu kadar tüketim kipini taşıyanlardır da. Bu açıdan bakıldığında Yüksek Kaldırım’da eğlenmeye gelen işçi kafilelerinden, Beyoğlu’na alışverişe inen Adalılara herkes bu görüntünün ama az ama çok bir parçası. Mevcut tatlıcı ve kuyumcu enflasyonunun ise yerel halk ve İstanbullu ziyaretçiler açısından bir karşılığı pek yok.

Pera nasıl Türkleşti, ardından Araplaştı mı oturup bunu 10 paragrafta tartışmaya açacak değilim, o yüzden tatlı tatlı anekdotlar, kimi tarihsel bilgiler verip, mevcut durum üzerine bir nebze düşündürmeye çalışacağım.

Bölgeye ait ticarethanelerin önemli bir kısmı vakıf malı. Mehmetçik Vakfı’ndan tutun Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin vakıflarına kadar pek çok grubun dahili var. Karaköy’deki Getronagan Lisesi’nden merkezdeki anadolu lisesine ve Fransız liselerine her kültürden ve katmandan ilişkilenmeye, cemaatlenmeye açık. Safiye Ayla’nın Sıraselviler’de Mehmetçik Vakfı’na bağışladığı apartmanlardaki işyerlerinden bugün hâlâ alışveriş yapabilirsiniz. Kirası cüzi olsa da sözleşmelidir. Bu malların bir kısmı 6-7 Eylül’de el değiştirmiş, bir kısmı pogromlar sebebiyle çabucak vakıf korumasına alınmış, kovulanların da Atina yolunu tutmak için üç paraya elden çıkarttığı özel mülkler. Aralarında tapusuyla “imtiyaz sahibi” farklı olan mülkler, daireler, evler, apartmanlar da hâlâ var. Son 30 yılda Tarlabaşı’nda konuşlanan Çingeneleri saymazsak, pek çok açıdan bölgenin değişmeden kalmış yegâne karakteristiği, belki cadde boyunca serpilmiş konsolosluklar.

Misal uzunca bir süredir tartışılan bir konu, Sıraselviler Caddesi’nin başına sıra sıra açılan büfeler
esasen arazi gaspıyla ayakta; bölgenin Türkleşmesi diyebileceğimiz süreçte hemen arkadaki Ermeni
Ortodoks Kilisesi’nin arazisinden gasp ediliyorlar. O sıra üzerinde 1980’lerde ilk açılan hamburgerci bildiğim kadarıyla Kristal Büfe adında ufakça bir büfe. Aslında 2000’lere kadar, fast-food zincirleri
yaygınlaşmazdan önce İstanbul’da büfe kültürü çok yaygındı. Ardından önce hijyenik olmadığı algısı
oluşturuldu, sonrasında da ufak ufak kapandılar, kalanlar da ufak bir zincirleşme yaşadılar.

Bu anlamda, Pera esasen kentsel talanın nasıl, ne araçlarla yürütüleceğine dair kararların alındığı yer. Rıza ve direnç mekanizmaları burada şekilleniyor, kent mücadelesinin örnekleri, taktikleri, zafer ve yenilgileri burada “meydana geliyor”. Önce Bab-ı Ali baskınında vekilleri kurşunlanan, Milli Mücadele’nin ardından Cumhuriyetin ilanı arifesinde Ankara’ya taşınan Meclis’in milli mutabakatının, kozmopolitlikten hazzetmeyen 90 senelik çarpı izi hâlâ semtin yasalarına hâkim.

Taksim adasının adı suyun taksiminden gelir, İstanbul’un bu bölgeye yakın çevre illerine su akışı Osmanlı zamanında buradan sağlanırmış. Bugün esasen İtalyan bir heykeltıraşa (Pietro Canonica) ait Zafer Anıtı’nın olduğu yerden. Zafer Anıtı, Kurtuluş Savaşı anısına, Rus-Türk kuvvetlerinin dostluğunu alana mıhlamak için konduruluyor. Gezi Parkı olarak bildiğimiz eski Ermeni Mezarlığı ise, İnönü’nün planı dâhilinde 1945’te ziyaretçilere açılıyor.

Bir gün Viyanalı iki sanatçıyla dolaşırken bu merkez-meydan mizacının epeyce sosyalist ülkelere özgü olduğundan, neo-liberal Avrupa kentlerinde bu tarz, hadi diyelim ki agresif merkezlerin kalmadığından bahsetmişti. Gittim, gördüm, Frankfurt örneğini vermek istiyorum, kentin siyasal merkezi diyebileceğiniz bir yer söyleyemem. Merkez-taksim ilişkisinden çok sirkülasyon önem kazanmış. Tarihi merkez diyebileceğiniz yerde kartpostal “tazeliği” özenle korunan turistik ve ticarileşmiş işletmeler var. Sıkı denetim altındalar, çünkü kültürel varlık muamelesi görüyorlar.

Türkiye’de şöyle, burada tarihimize sahip çıkamıyoruz mevzuuna gelmeden önce, şunu söylemek istiyorum. Avrupa’nın bu steril merkezlerinden kaçan bir sürü insanın ilk durağının 1960’lardan beri İstanbul’un eğlence mekanları ve gece hayatı olmasının bir sebebi vardı. 2010 senesine kadar, şehir Avrupa’dakinin aksine bir müdahale alanıydı. Aslında bir dönemin neo-liberal kentleşme politikalarının olumlu neticelerinin en sade şekilde görülebildiği yer de Beyoğlu’ydu. Metro önce bu bölgeye geldi, ardından şehrin kalanına dağıtıldı. LGBTİ+ bedenlerin (ya da bölgeye özgü jargonla lubunyaların) kendisini en rahat ifade ettiği yerlerden biri de 1990’lardan beri bu bölge olmuştu. Lakin Sıraselviler’de yıllarca otelcilik yapmış olan bir tanıdığımın söylediği gibi, Siyasal ve ılımlı-ılımsız İslam kültürel kodları gereği Beyoğlu semtiyle hep bir itiş kakış içerisindeydi.

Kişisel olarak birkaç dönüm noktası sayılabilir, terör saldırıları neticesinde önce çöp kutuları, ardından ağaçlandırmalar kaldırıldı. Milenyumda bölge hâlâ oldukça politizeydi, 2000 yılının yılbaşı kutlamalarında The Marmara’nın 100 kişilik bir grup tarafından meydandan taşlandığını hatırlıyorum. Ardından küçük işletmeler (ki Avrupa şehirlerinde şu an tek tük örnekleri var, en iyi ihtimalle şehre özgü ya da pan-Avrupa zincirler bulursunuz) zincirler tarafından, kısmen de ekonomik cebir yoluyla alındı.

Emek Sineması mücadelesi üzerinde çok durulur, çünkü Beyoğlu’nun bir dönemi o mücadelenin ardından kapandı. Ama aslında Beyoğlu’nun sinematek kültürü zaten uzun bir süredir Fitaş’ın ana-akım Hollywood sinemasına endekslenmesiyle beraber ölmüştü. Festival kültürü canlıydı ama hedef odaklıydı, kitle sanatı olarak sinemanın tükendiği, VHS ve ardından gelen VCD’nin yükseldiği aralıkta serpildi. Web kültürünün yaygınlaşmasıyla herkes çoktan internet üzerinden müzik ve sinema ilişkilerine yüklenmişti. Bu anlamda ilk online sinema ve müzik ‘hub’larının, Sabancı Üniversitesi’nin öğrenci gruplarında arşivlerini DC Hub aracılığıyla çevrimiçi paylaşanlar tarafından oluşturulduğunu ifade etmekte fayda var.

Müzik dedik, elbette duvarın yıkılmasından sonra Doğu Bloku ülkelerindeki alt-kültürlere ait müziklere, progresif müzisyenlere İstanbul kucak açtı. Moğollar’ın şimdi müteveffa davulcusu Engin Yörükoğlu tarafından işletilen Jazz Stop’ta Yugoslavya’dan gelen küçük gruplar çalardı. Pek çok müzisyen dönemin caz ‘sound’unu bu gitaristlerden kaptı. Daha sonra Küçük Beyoğlu denilen bölgeye bir dönemin MOJO-Kemancı-Hayal Kahvesi kültürü sıkıştırılmaya, kompakt bir tüketim alanı haline getirmeye çalışılsa da genç kuşak (90’s) dışında pek alıcısı olmadı. En son baktığımda yeni içki ruhsatları durmuş, eski ruhsatlar da uçuk vergilere tabi idi.

Aslında Pera kültürü uzun bir süredir, en azından globalleşmeyle beraber lokal bir düzeye itildi. Bu aslında Pera’nın enternasyonal ve Avrupai yapısına ters. Bugün o günlerden, yerinden edilmiş İnci Pastanesi’nden başka birkaç dükkân daha var, başkası da yok. Eskiden, kaymağını aldığı Frankofon kültürün altında yatan Kıta Avrupası’yla kurduğu organik, ticari, biraz da seçkinci bağlar oldukça somut düzeydeydi. Zamanın İspanya sefiri, İspanyol kralına kumarda kaybettiği parayı bakanlığa fatura eden Yahya Kemal, o zamanki Park Hotel’de 20 sene beş kuruş ödemeden kalmış. Bir yandan da gazetelere Nişantaşı’ndaki bebelerin kulaklarına semtte cami olmadığından ezan sesi gitmediği için ne kadar hayıflandığını ifade eden arzuhaller döşenirmiş.

Aslında Galata Mevlevihanelerinin 20’nci yüzyılın başında önce kapatılması, ardından bölgenin müzik kültürünün yavaşça sekülerleşmesi, Cumhuriyet’in de bitmeyen kavgası olmuş. Batı müziği mi, Türk müziği mi (ya da dönemin jargonuyla alafranga müzik mi, alaturka müzik mi) tartışmasını ateşlese de, bugün Tünel yokuşu hâlâ canlı bir müzik kültürüne sahip. Pek çok enstrüman yapımcısının (luthier) da bulunduğu bu caddeden aşağı inerken sağdaki sokaklardan birinde bulunan Alman Lisesi’nin yerinde, benim de okuduğum, 1933’te kız lisesi olarak kurulan (Beşiktaş) Atatürk Anadolu Lisesi bulunurmuş.

Bugün ise glokal bir doku hâkim Beyoğlu’nda. Ne eski aristokratik, çok merkezli kültürün baskın olduğunu söyleyebiliriz -ki her telden onca ressamı, sinemacıyı, şairi ve sanatçıyı Türk sanatına armağan eden de biraz o atmosfer idi, ne de tam anlamıyla Avrupa’dakine benzer, nice badireler atlatmış bir kentsoylu kültürün, hâkim, sivil bir kültürün yaşadığını. 1990’lardan 2010’a kadar, Babylon (pozitif) önderliğinde küyerel diyebileceğim önemli bir kültürel zemin inşa edilmişti ancak birçok sebepten kalıcı olamadı. O günlere ait çalışmaların elimize ulaşmasını sağlayan, çalışmalarını yapıcı bir şekilde sürdürmeye devam eden benim bildiğim, Lale Plak’ın da kapanmasının ardından, bir Kalan Müzik’i sayabiliriz.

Belki bu koronanın getireceği yavaşlama başka bir kültürel zeminin inşasına vesile olur diye umutlananlar da var. Bir Barselona havası esse Karaköy’den Tünel’e, hiç fena olmaz.

Kendi haline bırakılsa bir kuşakta üzerine oturmayan cübbeleri sırtından atacağına şüphem olmamakla birlikte, iki önemli kıtanın kesişiminde olması hasebiyle yaşadığı olumlu-olumsuz etkilere rağmen, nice cevherin gelecekte de hiç fark ettirmeden süzüleceğine şüphem yok.

Bu kısa ve naçiz yazıda anlatılamayacak kadar uzun boylu bir konuyu bin 600 kelimeye sıkıştırmaya çalıştığım için beni affediniz. Amma ve lakin Ahmet Rasim’in Tophane eğlenceleri bugün yoksa, cazbantların sesi duyulmuyorsa, bunda en büyük zayiat dışarıdan değil, “içimizden”, sahipsizlikten.

*Ressam/Yüksek Lisans Öğrencisi

* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.