Eğitimde nereden nereye

Bugün açılan onlarca üniversiteden mezun olan insanların işsizlik oranı almış başını gidiyorken, enstitüden mezun olmuş kimseler öğretmenliğin yanı sıra başka bir çok zanaat sahibi de oluyordu. Ne kadar geriye gitmişiz değil mi? O günkü eğitim anlayışından, "her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok" düşüncesi ile yönetilen bir devlet anlayışına.

Ömer Cansız

Türkiye’nin son yıllarda şüphesiz ki en büyük sorunlarından biri de eğitim. Gerçek o ki eğitimi hükümet politikalarına indirgemeye devam edersek, her gelen bir önceki hükümetin yaptığını yıkıp kendi siyasi-ideolojik görüşlerine göre bir eğitim politikası benimsemeye devam edecek. Ve bu işin sonunda da eğitimde bir arpa boyu yol gidemeyeceğiz. Veriler de öyle gösteriyor ki, gidemiyoruz da zaten. Türkiye PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) araştırmasına göre eğitimde 65 ülke arasında 44. sırada yer alıyor. Yine bir diğer yerli araştırma projesi ABİDE’ye göre Türkiye’de öğrencilerin yüzde 65’i okuduğunu anlayamıyor.

Son günlerde epeyce tartışılan Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) tarihinin ‘turizmcilerin isteği üzerine’ ansızın ön tarihe çekilmesi de eğitimde geldiğimiz daha doğru bir deyişle gelemediğimiz noktayı görmekte yeterli.

Peki eğitimde tarumar olmuş bir sisteme sahip olmamızın sorumluları kim? Bu iş nerede, ne zaman, nasıl bozulmaya başladı? Tüm bunların cevabını bulmak için belki de yüz yıl evvele gitmek gerekir.

Uzun soluklu bir savaş sürecinin ardından kurtarılan memlekette, genç Cumhuriyet yönetimi yeni inkılaplar yapmayı hedefliyordu. Böylece verilen bağımsızlık mücadelesi, çeşitli alanlarda elde edilecek başarılarla taçlandırılacaktı. Bu alanlardan biri de elbette eğitim idi. Bu doğrultuda 1936 yılında Atatürk’ün isteği, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın desteği ile Eğitim Kursları Projesi başlatıldı. Bu projenin devamında Köy Öğretmenler Okulu kuruldu. Genç Cumhuriyet dağları aşıp köylere giderek, oradaki çocukların eğitim almasını istiyordu. Fakat Köy Öğretmenler Okulu bu kapsamda yetersiz kalıyordu. Bu sorunun çözümü için 1938 yılında göreve getirilen Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç’tan köylerdeki eğitim-öğretim sorunu için bir rapor yazmasını istedi. Ve nihayet oradan da Köy Enstitüleri fikri ortaya çıktı. Tonguç ve Yücel’in yoğun çabası ile 1940 yılında Köy Enstitüleri açıldı. Enstitülerinin amacı, köylü çocukları eğitime dahil ederek onları bugünkü ezberci eğitimden uzak bir şekilde sanatla, kültürle tanıştırmaktı. Yine enstitülerde verilen eğitim teorik değil, uygulamalı idi. Çocuklar bahçede toprakla uğraşıyor, laboratuvarda fizik kimya öğreniyor, açık hava tiyatro sahnelerinde Moliere’den, Gogol’dan oyunlar sahneliyor, kütüphanede dünya klasiklerini okuyordu. Tabii bu arada tüm bu gelişmeler bir takım grupları da rahatsız etmişti. Enstitülerden öncelikle toprak ağaları rahatsız oldu. Sorgulayan ve düşünen bireylerin yetişmesi ve halkın bilinçlenmesiyle kendilerine edilen biatin sona ermesinden korkan toprak ağaları ve onların siyasi iş birlikçileri, enstitü aleyhinde ciddi ithamlarda bulundu. “Kızlı-erkekli eğitim istemezük”, “Bunlar çocukları dinsiz yetiştiriyor”, “Eğitim değil komünist yuvası oralar” gibi aradan seksen yıl geçmesine rağmen bize hiç de yabancı gelmeyen sözlerle enstitülerin kapatılmasını istemişlerdir. Tüm bu ağır muhalefete rağmen 1946’ya kadar Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç eğitimde ciddi bir reformu gerçekleştirmiştir. Nitekim altı yılda, büyük bir öğretmen açığı kapatılarak 16 bin 400 öğretmen ile 7 bin 300 sağlık memuru ve 8 bin 756 eğitmen yetiştirilmiştir. Fakat maalesef altı yılın sonunda öncelikle enstitülerin nitelikleri ortadan kaldırılmış, daha sonra da 1954 yılında enstitüler tamamen kaldırılmıştır.

Anlayacağımız o ki Türkiye’de aradan bir asır geçmesine rağmen değişmeyen en büyük şey bir grubun varlığı. O grup ki ; eğitime, aydınlığa hep ve her zaman karşı duran karanlık süvarileri. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki bu karanlığın sonunu yine ancak eğitim ile getirebiliriz.

Tüm bunların bugünkü sınav tarihinin değişmesiyle ne alakası var diyenler olabilir belki. Fakat biraz dikkatli bakılırsa o gün enstitüleri kapattıran zihniyet ile bugün öğrencilerin geleceğini hiçe sayarak sınav tarihini kafasına göre değiştiren zihniyet birinin aynısı ve hatta devamıdır.

Pekala o yıllarda enstitülerin kapanmasıyla ve de süregelen zamanda eğitimin köhneleşmesiyle, Türkiye nereden nereye getirildi?

Bugün biz eleştirel ve muhalif olmaya namüsait bir dönemde yaşıyorken enstitü öğrencileri her cumartesi okul yönetimi ile bir toplantı yapıyor, rahatsız oldukları olayları dile getiriyorlardı. Yine İsmet İnönü’nün ziyarete gelişinin ardından yapılan bir cumartesi toplantısında eleştirilerin hedefindeki isim, Cumhurbaşkanı için özel yemek çıkartan okul müdürü Rauf İnan idi. Rauf İnan yapılan eleştirilere şöyle cevap vermiştir: “Ben, Cumhurbaşkanı olduğu için değil, İsmet İnönü şeker hastasıdır bu nedenle perhiz olduğu için özel yemek çıkarttım. Siz öğrenciler hasta olduğunuzda revirde size de durumunuza göre özel yemek çıkartmıyor muyuz?” diyerek öğrencilere açıklama yapmıştır. Bugün kimin haddinedir bir reisi cumhurun yediğini içtiğini sorgulamak!

Son yıllarda Türkiye 9 yaşındaki kız çocuğunun evlenebileceğini tartışıyorken o yıllarda kız öğrenci bulmak çok zor olduğundan İsmail Hakkı Tonguç bir genelge yayınlayarak “Yanında bir kız öğrenci getiren erkek öğrenci, enstitülere sınavsız kabul ediliyor” bilgisini vermişti. Bundan yıllar önce kız çocuklarının okuması için çabalanıyorken bugün Türkiye’de hala çocuk gelinleri ve buna fetva veren diyaneti konuşuyoruz.

Yine biz bugün ezbere dayalı sistem ve ağır ders programları sebebiyle okul dışı sanat etkinliklerine, kitap okumaya zaman ayırmakta zorlanıyorken, enstitülerde her öğrencinin müzik aleti çalma zorunluluğu vardı. Yine okuma saatinde her öğrenci mutlaka kitap okurdu.

Bugün açılan onlarca üniversiteden mezun olan insanların işsizlik oranı almış başını gidiyorken, enstitüden mezun olmuş kimseler öğretmenliğin yanı sıra başka bir çok zanaat sahibi de oluyordu. Derslerin yarısına ayrılan zaman diliminde uygulamalı tarım ve zanaat dersleri eğitimi veriliyor, böylelikle insanların birçok zanaat sahibi olması sağlanıyordu. Ne kadar geriye gitmişiz değil mi? O günkü eğitim anlayışından “her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok” düşüncesi ile yönetilen bir devlet anlayışına.

Kaynakça:

https://www.dw.com/tr/k%C3%B6y-enstit%C3%BCleri-kapanmasayd%C4%B1/a-53152156

https://www.ntv.com.tr/yazarlar/sadik-gultekin/koy-enstituleri-anadoluda-bir-aydinlanma-seruveni,6Vp4CW8_T0ak8wrOLvUFbw

https://www.birgun.net/haber/koy-enstituleri-10312

http://www.meb.gov.tr/meb/hasanali/egitimekatkilari/koy_enstitu.htm

http://bandirmamanset.com/kose-yazilari/-koy-enstitulerini-ben-kapattirdim%E2%80%9D-9952.html


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.