Eve dönüş

Salgın döneminde teknolojinin de etkisiyle, dış dünyayı evlere sığdırdık; hatta evlerimiz dış dünya tarafından işgal edilmiş bir durumda bile diyebiliriz. Evin içeri ve dışarıyı ayıran duvarları, yalnız kalabilmenin alanı oluşu zedelendi.

Ceren Şimşek*

“Sonra madem insan kal adında bir beladır

İnsan dalgın bir belgedir kendisiyle hayat

arasında

Neden eve dönmekten ibarettir hayat”

Seyyidhan Kömürcü

Hepimizin evde olduğu, evde olmak zorunda olduğu günlerden geçiyoruz. Sürece dair yaşadığımız tüm kaygıların yanında, evle olan meselelerimiz de gündeme geliyor. Öncelikle evin sadece fiziksel bir mekân olmadığını düşünerek başlamalıyız belki de. Ev bize neleri çağrıştırıyor? Bizi kapsayabilecek, güvenli, sığındığımız bir kabuk mu yoksa; olumsuz duyguların, tehlikelerin bizi beklediği bir korku alanı mı? Durulmak, dinlenmek, yenilenmek için koştuğumuz, dışarıyla içeriyi ayıran bir ev mi yoksa; kaçtığımız bir ev mi?

İnsanın gelişimsel dönemleri düşünülünce; ilk evinin annenin bedeni olduğunu söyleyebiliriz. İlk ev rahim, güçlü duvarıyla güvenli, içeriyi dışarıdan koruyan bir yapıya sahiptir. Çoğu zaman insanın kaybettiği ve dönmeye çalıştığı cenneti diye bahsedilir. Bebeğin anne karnındaki dönemiyle beraber, ilk bir yaşı da annenin bebeğin evi, evreni olduğu döneme katılabilir; bebeğin anne bedeniyle ve memeyle olan ilişkisi düşünülerek. Sonrasında içine doğulan ev ve yerleşilmeye çalışılan bir dünya… Eve anneyle (ilk evle) ilişki bağlamında bakınca, evle ilişki bir nesne ilişkisidir denilebilir.** Kişisel tarihimizin başlangıcında bizi karşılayan anneyle, içine doğmuş olunan ve yerleşilmeye çalışılan evle olan ilişkimiz, daha sonra yerleşmeye çalıştığımız evlerle ilişkimizi etkileyen, bizimle beraber gelen bir ev teması oluşturuyor zihnimizde. Bugüne kadar yaşadıklarımızla, aile hikayemizle ve bunların bilinçdışımızdaki izdüşümüyle örülmüş bir tema. Alberto Eiguer Evin Bilinçdışı adlı kitabında, evin hassas bir tema olduğunu şöyle vurguluyor: “Ev duygu ile, nostalji ile, tarih ile yüklüdür.”

İnsan ömrü boyunca değişimin ve ayrılığın yol arkadaşı olduğu, tekrarlayan bir sürgün hali içinde gibi. Önce anne rahminden, sonra memeden, çocukluktan, yurt bildiği insanlardan… Şimdi de sokaklardan, doğadan, hayatın akışından sürülmüş sanki. Koca evrenden, evlere doğru… Kimisi için sığınılan, kimisi içinse kaçılan evlere…

Salgın döneminde teknolojinin de etkisiyle, dış dünyayı evlere sığdırdık; hatta evlerimiz dış dünya tarafından işgal edilmiş bir durumda bile diyebiliriz. Evin içeri ve dışarıyı ayıran duvarları, yalnız kalabilmenin alanı oluşu zedelendi. Kimisi için işler eve taşındı, normalde eve davet edilmeyen kişiler online uygulamalarla evlerimize bağlandı, patronlar çalışanlarını evde kontrol etmeye başladı, kimi hiç ilgilenmediği kadar eviyle ilgilenecek vakit buldu. Uzmanlar zamanını planlama, içe dönme, kendini dinleme gibi tavsiyeler yağdırmaya başladı (ki bunlara ihtiyacı olanlar da olacaktır). Salgın yüzünden karantinada değil de tüm dünyaya sunulmuş bir “kişisel gelişme” arasında olduğumuz gibi bir illüzyon oluştu. Özellikle sosyal medyada, evde kalmakta duygusal olarak zorlanmak üzerinden, “yalnız kalamamak” veya “zamanı verimli kullanamamak” gibi bir algı oluşması dikkat çekiciydi. Evin herkes için güzel duygular, anılar çağrıştırmadığı gerçekliği biraz ihmal edildi sanki.

Biliyoruz ki birçok travmanın mekânı olabiliyor ev; kavgaların, ihmalin, huzursuzluğun, şiddetin…Birçok kadın ve çocuk bu evlere döndü. Birçok kişi de bu çağrışımlarla örülmüş evlere… Bu travmatik durumların ve olumsuz çağrışımların dışında da ev; büyürken duvarlarına çarptığımız ve bazen o duvarlarla dövüştüğümüz bir tema. Nurdan Gürbilek Ev Ödevi kitabında “Her çocuk er geç aynı şeyi yaşar: Bir zaman gelir, onun için ev olmaktan çıkar ev.” diye başlattığı düşünmeyi, şu şekilde sürdürür “Bu duygunun zamanı, yoğunluğu, katlanılabilirliği evden eve, çocuktan çocuğa değişir kuşkusuz. Tek bir şey dışında: Ömür boyu bize eşlik eden mutluluk imgelerimizin olduğu kadar, kurtulmak için hep çaba harcayacağımız korkularımızın, dağıtmak için her yolu denediğimiz iç sıkıntımızın da kaynağı, kaynağı değilse bile ilk sahnesi orası.”

Dış dünyada olanlar, ruhsal dünyamızda da birçok duyguyla yankılanıyor; ama içinde bulunduğumuz güvensizlik hissi en çok sancılandıran duygulardan biri. Ruh sağlımız için öncelikle bir nebze de olsa güvende hissetmeye ihtiyacımız var. Bunun için herkesin evde kalabilecek koşullara sahip olmasına yönelik önlemlerin (ücretli izin) ve kadınları, çocukları evdeki şiddetten korumaya yönelik önlemlerin hayati olduğunu düşünüyorum. Eve dair tatsız duygulardan bahsetsek de siz yine de evde kalın.

**Burada nesne ilişkileri kuramının ne olduğuna dair kısa bir not düşmek faydalı olabilir. Nesne ilişkileri, erken dönem ilişkilerin içselleştirilmesinin ve birey üzerindeki etkilerinin (özellikle kendilik ve nesne tasarımlarında) önemi üzerinde dururken; psikoterapi çalışmasında bunların klinikteki görünümünü, tekrarlayışını temel alır.

*Klinik Psikolog/Psikoterapist


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.