Helin Bölek ve ölüm oruçları...

Ölüm orucu çok işlevsel bir eylem değildir. Bu nedenle ancak yaşanan baskı ve zulümleri duyurmak ve durdurmak için başka bir eylem türü olanaksız hale gelmişse başvurulacak bir yöntemdir. Ama sadece bu da yetmez aynı zamanda sonuç alma olasılığı koşullarında başvurulabilecek son bir direniş silahıdır.

Mahmut Üstün

Grup Yorum milyonlarca dinleyeni olan, konserlerine yüz binlerin katıldığı bir müzik grubu. Sadece muhalif devrimci müzik yaptıkları için önce konserleri engellendi, ardından terörle iltisaklı (ne demekse) sayılıp hapse atıldılar ve bazı üyeleri de yurt dışına çıkmak zorunda kaldı… Hapiste olan üyeleri bu faşizan tutumu protesto için ölüm orucu eylemine başladı… Grubun ölüm orucundaki bir üyesi Helin Bölek geçtiğimiz gün hayatını kaybetti… İki üyesi ise hala ölüm orucunda ve ölüm sınırında. Dünyada bir eşi olmayan bu faşist uygulama derhal sona erdirilmeli ve daha fazla ölümler olması engellenmelidir.

Ölüm oruçları kimilerince “direnme hakkı”, “meşru müdafaa hakkı” ya da “öz savunma hakkı” kapsamında değerlendirilen bir eylem biçimidir. Daha doğrusu bunun en uç, spesifik bir örneği olarak değerlendirilmektedir. Kimileri ise bu eylemin hiçbir koşulda meşruiyeti olmadığını savunmakta, vuku ulan ölümlerin sorumluluğunu eylem kararları alanlara yüklemektedir. Dikkat çekici olan ise bu ikinci kesimin içerisinde kendine sosyalist sıfatı yakıştıranların da hatırı sayılır oranda mevcudiyetidir. Bu kesimler içinde Yokohama Bildirgesine atıf yaparak ölüm orucu yapanlara devletin müdahale etmesi gerektiğini savunanlar bile bulunmaktadır.

Tarihte açlık grevleri ya da ölüm oruçları eylemlerine, en başlarda ulusal mücadele pratiklerinde ve ulusal hareket önderlerince başvurulmuş olduğunu görüyoruz. Mahatma Gandhi adeta açlık grevi-ölüm orucu eylemlerinin mucidi kabul edilir. Daha sonra bu eylem biçimi giderek yaygınlık kazandı. Hatta Türkiye’de adeta olağan ve pek sık uygulanan eylem biçimlerinden biri haline geldi. Bu durum da doğal olarak ölüm oruçları üzerine yoğunlaşan tartışmaları gündeme getirdi.

Ben ölüm oruçlarını ‘direnme hakkı’ kapsamında değerlendirenlerdenim. Belli koşullar altında bu eylem biçiminin kaçınılmaz ve meşru bir direniş biçimi olduğunu düşünmekteyim. Bu yazıda içeriden deneyimlerime de atıfta bulunarak ölüm orucu eylemleri üzerine yürütülen tartışmalarda kendimce gördüğüm yanlış ve doğruları vurgulamaya çalışacağım.

Ama öncelikle Grup yorum üyesi Helin Bölek’in yaşamını kaybetmesinin asıl nedeninin bir müzik grubu olarak yüz yüze kaldıkları faşist uygulamalar olduğunu vurgulamayı ve ölümlerden öncelikle ölüm orucu eylemine başvurma kararı alanları sorumlu tutan anlayışlarla arama net ve kalın bir çizgi çekmeyi gerekli buluyorum.

Bu önemli hatırlatmadan sonra genel olarak ölüm oruçları eylemi ve özel olarak da son dönemde Türkiye’de gerçekleştirilen ölüm oruçları eylem ve uygulamaları hakkında görüşlerimi ifade etmek istiyorum. (Pek çok açlık grevi ve ölüm orucu deneyimi yaşamış biri olarak yazıyorum bu yazıyı. Yani ezberden ve hariçten ahkam kesmiyorum… “Masa başından birilerinin canlarını ilgilendiren bir konuda ahkam kesme” eleştirilerini en başta bloke etmek için veriyorum bu kişisel bilgiyi de. Yoksa bu ülkede bu deneyimleri yaşayan binlerce, belki de onbinlerce kişiden biriyim.)

Yeni ölümleri önlemek için elimizi taşın altına koyma zamanının gelmiş (ve hatta geçmekte) olduğunu düşünüyorum.

Elimizi taşın altına koymanın iki yolu var: ilk ve en temel yolu devlet kaynaklı anti demokratik uygulamalar karşısında sesimizi yükseltmektir. İkinci yolu da bir direnme hakkı yöntemi olan ölüm orucu eyleminin ölçüsüzce ve amaçlardan uzak biçimde kullanılmasına itiraz etmektir.

Grup Yorum’un şarkılarını özgürce söyleyebildiği ve ölümlerin sona erdiği günlere en vakit geçirmeksizin ulaşılması dileğiyle…

BEDEN VE DİRENİŞ!

Pek çok direniş ve protesto biçiminde beden merkezi bir rol oynar. Direnişin beden ile ölüm olasılığı barındıran ilişkisini tek tek vatandaşların siyasallığı zayıf direnişlerinde görürüz sıklıkla. “Açım” ve “işsizim” çığlığı eşliğinde kendini iktidar simgesi kurum ve alanlarda yakan ya da yakma girişiminde bulunan vatandaşları hatırlayalım. Ya da bir binanın üstüne çıkarak taleplerini kendini aşağıya atma tehdidi kullanarak dillendiren sıradan vatandaşları… Hepsinde gördüğümüz bir çaresizlik ve çıkışsızlıktır. Genellikle artık yapabilecekleri başka bir şey, başvuracakları başka bir yol kalmadığını düşünmektedirler. İntihar pek çok durumda başlı başına umutsuz ve çaresiz kalanın isyanı değil midir?

Gezi direnişlerini düşünün… Bir noktadan sonra direniş ile beden arasında ölümcül bir ilişki oluşmadı mı? İlk başlarda çocuklarıyla birlikte eyleme katılan ebeveynler direniş ve ölüm ilişkisi kendini görünür kıldığında çocuklarını eylemden uzak tutmak için çırpınmaya başlamışlardı. Bu ülkede acaba kaç kişi salt sisteme muhalif diye öldürülmüş, işkencelere uğramış; faali meçhullere ve yargısız infazlara kurban gitmiştir?

Daha basit bir örneği, Kılıçdaroğlu”nun başlattığı ve yüzbinlerin atıldığı Adalet Yürüyüşü’nü ele alalım. Nispeten yumuşak görünen bu direniş bile bedenle ölümcül bir ilişkiye sahipti. Dışarıdan kaynaklanabilecek provokatif saldırılar bir yana belli bir yaşın üzerinde olanlar ve kronik hastalığa sahip olanlar başta, tüm katılımcıların doğrudan beden gücünün ortaya konulduğu bu eylem nedeniyle ölme riski bulunmaktaydı. Nitekim yanlış hatırlamıyorsam kalp krizi geçirip ölenler de olmuştu.

Bu bölümün amacı direniş ile beden arasında hemen tüm direniş biçimlerinde hatırı sayılır bir bağ olduğunu göstermekti. Direnişin ancak ölümü göze alan, bunun bilinciyle hareket eden öznelerle mümkün olabileceğine dikkat çekmekti. Eylemlerin yalnızca ölüm riski minimum olanlarını meşru saymanın aslında fiilen direniş karşıtı bir pozisyon anlamına geldiğini göstermekti. Sahi hangimiz tüm bu eylemlerde kendini yakan çaresiz vatandaşı ya da intihar girişiminde bulunanı ya da eylem ya da uzun yürüyüşler sırasında ölenleri ya da bu eylemleri düzenleyenleri suçladık…

Ama ölüm oruçları ile bu eylemler ölüm riski açısından kıyaslanabilir mi? Kıyaslanabilir zira ölüm oruçlarında da kural olarak ölüm riski bu eylemlerden çok yüksek değildir. Zira ölüm orucu, katılanların ölümünü değil ölüm riskini kullanarak sonuca ulaşmayı amaçlayan bir eylem türüdür. Ama buna rağmen ölüm oruçları saydığımız diğer direnme hakkı yöntemlerinden farklıdır ve ancak istisna durumlarda kullanılması gereken bir yöntemdir. Bunun nedeni de ölüm riskinin yüksekliği değil en geniş kitlerinin katılımına uygun bir eylem olmaması ve amacına ulaşma şansı açısından çoğu zaman işlevsel olmayan bir yöntem olmasıdır. Yine haklı olarak bu söylediklerime “ama”lı itirazlar gelecektir… O itirazlara da bu yazının devamında yanıt verebileceğimi umuyorum…

ÖLÜM ORUCU NE ZAMAN VE NASIL?

Ölüm orucu çok işlevsel bir eylem değildir. Bu nedenle ancak yaşanan baskı ve zulümleri duyurmak ve durdurmak için başka bir eylem türü olanaksız hale gelmişse başvurulacak bir yöntemdir. Ama sadece bu da yetmez aynı zamanda sonuç alma olasılığı koşullarında başvurulabilecek son bir direniş silahıdır. Amaç ise iki yönlüdür, bir yaşanan sorunlar hakkında kamuoyunu bilgilendirmek ve ardından olanaklıysa kamuoyunun etkin eylemsel desteğini harekete geçirmeye çalışmak ve bu yöntemle var olan baskı ve zulüm uygulamalarına geri adım attırmaktır. Yani ölüm orucu öncelikle ve temel amaç olarak bir baskı ve sorun karşısında kamuoyunun dikkatini çekmek, olanlardan haberdar olmalarını sağlamak amaçlıdır. Bu amaca ulaştıktan sonra eylemin bitişi ya da sürdürülmesi tümüyle kamuoyunda etkin bir destek yaratılıp yaratılmamasına bağlıdır. Eğer ölüm orucu kendisine kendi dışında böylesi kitlesel ve eylemli bir destek yaratabilmişse, direnişçiler direnişin amacını sorun kaynağı olan iktidar ya da güç odaklarına geri adım attırma düzeyine taşırlar. Bunu sağlayacak dış eylemli kitlesel destek yoksa eylem kamuoyuna sorunu duyurmakla amacına ulaşmış sayılır ve bitirilir.

Ölüm orucu bir eylemsel araçtır ve tüm diğer eylemsel araçlar olarak ilke olarak reddedilemezler. Eylemlerin bazıları normal koşullarda yapmayacağınız ve yapılmasını da doğru bulmadığınız türden eylemler de olabilir. Bu tür eylemleri ancak başka hiçbir seçenek yoksa yaparsınız; ki bunların çoğunun özelliği savunma içerikli olmasıdır. Ancak öz savunma-meşru müdafaa koşullarında yaptığınızda bu eylemler meşrudur. Ölüm orucu da böylesi bir eylemdir. Bu eylemsel araç dediğimiz gibi hem son derece istisnai durumlarda ve başarı şansı varsa gündeme getirilir ve hem de eylemin kendi amacına en az kayıp ile ulaşmasına öncelikli bir önem verilir.

DOĞRULAR VE YANLIŞLAR…

1996 ölüm orucu F tipi cezaevlerine geçişle ilgi yapılan ilk grevdi… Ama dışarıda ve kamuoyunda da ciddi bir destek vardı. Büyük illerde on binlerce insan eylemcileri desteklemek için sokağa çıktı… Evet ne yazık ki ölümler oldu. Ama o eylem sonuçta F tipi cezaevinin yıllarca gündemden düşmesini sağladı. 1996 ölüm orucu eylemleri -bazı hatalara rağmen- bu eylem biçiminin doğru kullanılışına ilişkin bir örnekti.

Doğrulardan devam edelim: Nuriye ve Semih”in ölüm orucunu bir noktada aynı anlayışla, yani o an sonuç alma ihtimalinin kalmaması nedeniyle sona erdirmeleri de -bence biraz geç kalmış olsa da- doğru bir tutumdu. Bir başka doğru ise ölüm oruçları geçmişte su dahil hiçbir şey almamak biçiminde yapılırken; bu yöntemin ölüm ve sakat kalma olasılığını artırdığı görülünce, adım adım ölümü ve sakatlanma olasılığını azaltacak ek yöntemler uygulanmaya başlanmasıydı. Şekerli su almakla başlayan süreç, bugün ölüm orucu sırasında yokluğunun ölüme ve kalıcı sakatlığa yol açtığı anlaşılan bazı vitaminlerin alınması noktasına kadar geldi. Ölüm orucu eylemindeki amacın en az zararla sonuç almak olduğu ilkesine uygun doğru adımlardı bunlar.

Yanlışlara gelelim… 2000 yılındaki ikinci F tipi karşıtı ölüm orucu eylemlerinin dışarıda bir eylemsel destek güç yaratamadığı ve iktidarı geriletmenin mümkün olamayacağı anlaşıldıktan sonra devam ettirilmesi büyük bir hataydı. Eğer bu noktada kalsaydı vahim de olsa bu bir hata olarak kalacaktı. Ne yazık ki bundan gerekli dersi çıkaranlar olduğu gibi dümeni tam tersi istikamete kıranlar da oldu. Artık gelinen yerde onların bu yaklaşımlarını hata olarak nitelemek bile mümkün değil… Yukarıda vurguladığım istisnai durumlarda yapılacak ve ancak sonuç alınma ihtimalinin varlığı koşullarında sürdürülmesi doğru olacak bir eylem biçimi olan ölüm orucu eylemi adeta ve ne yazık ki neredeyse en temel ve rutin bir direniş yöntemi haline getirildi. Kararlılık ve devrimcilik bu eylemi her koşulda sonuna kadar sürdürmeye indirgendi. Oysa devrimci eylem demek hep vites yükseltmek demek değildir. Gerektiğinde geri çekilmek ve eylemi başka araçlarla sürdürmek de devrimci eyleme dairdir. Hele hele işin ucunda iyi yetişmiş onca devrimci kadro ve sempatizanının canı varsa… Ölüm orucu ve bunun sonunda meydana gelen ölümleri temel siyasi propaganda malzemesi haline getirilecek bir araç olarak kullanmak doğru ve kabul edilebilir bir tarz değildir. Ölüm orucu eylemleri ile ilgili bu temel gerçekleri gözetmeden, ölüm oruçlarını neredeyse yegâne ve süreğen eylem biçimini olarak kullanmak en hafif tabirle ölümcül bir hatadır. Yetersizlik ya da başka nedenlerle hatada ısrar etmek ise bir faciadır.

DEVRİMCİ ÖLÜMÜ GÖZE ALABİLENDİR VE BU NEDENLE DE YAŞAMI ÇOK DEĞERLİDİR

Devrimci ölümü göze almış kişidir; gerektiğinde küçümseyici-alaycı bir kahkaha ile idam sehpasını tekmeleyerek ölmesini de bilir ve fakat tam da bu nedenle bir devrimcinin canı özenle korunması gereken en büyük değerdir de…. Devrimciler irade sahibidir; ölümü göze alabildikleri gibi, bu tür bir hatada ısrar edenleri de sorgulamalı ve gerekirse bu tavra devrimci bir irade ile karşı koyuş gösterebilmeli; ‘hayır’ diyebilmelidirler. Tabii ki bu konudaki sorumluluk önceliği ölüm orucundakilerde değil, onların yoldaşlarında ve tüm devrimci kamuoyundadır.

SONUÇ YERİNE…

Bu yazıyı bir devrimci sorumluluk olarak gördüm ve yazdım. Zira suskunlukla geçen her gün yanlışa ortak olma sorumluluğumuz da artmaktadır.

Yazıda ölüm orucu eylemi ile ilgili doğru ve yanlış gördüğüm noktaların yanı sıra bir kısmı açık iftira niteliği taşıyan ve külliyen yanlış olarak gördüğüm ölüm orucu eylemi karşıtı liberal argümanları da ele alacaktım. Yalnızca başlangıçta kısmen değinmiş oldum. Başka bir yazıya artık…


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.