Evde kalmak…

Kalabalık meydanların, itiş kakış caddelerin, yorgun düşmüş sokakların tıklım tıkış kalabalıklarının yaydığı sakil güven duygusuna övgüler düzmeden önce, şayet biraz yakından bakacak olursak, dışarının manzarası da aslında en az içerisi kadar sisli ve flu idi bu felaketten önce.

Hüseyin Köse* 

“Karanfil niye kokar hem de kıpkırmızı
Şuramda bir göçük var aşka benzer bir sızı…”
Hüseyin Ferhat

Sırf yapabildiği için yapamamak diye bir rehavet biçimi vardır, eylemi mümkün olanın kuvvesiyle sınırlayıp her türlü fiili haneden uzak tutar. Hele de dışarıda gürül gürül çağıldayan bu denli menevişli bir bahar mevsimi varken, pencereleri mesken tutup evde şekilsiz bir külçe gibi kalanlar bilirler. Söze duygusallığın nezaret ettiği şairane bir cümleyle giriş yaptık, yine tonda sürdürelim. Denebilir ki, şu çetin ve puslu günlerde ev içlerini yek kişilik eğlencelerin mecburi istikameti de bilsek, başkaları tamamlar hep tek başımızayken kurduğumuz cümleleri, başlattığımız eylemleri hep başkaları sonlandırır. Bu hissiyat o denli mühim ki, düşünür Hannah Arendt de sanırım böyle bir şeyler demişti vaktiyle, sözün eşlik etmediği her eylemin er geç şiddete dönüşeceğini ön görerek. Gerçekten de öyle; kimi kırık dökük sesler aklımızın gayya kuyularının diplerinden yükselse de, eninde sonunda kendine çiçekli bir yol, nazenin bir çıkış arar, başkalarının kulak çınlamalarından geçerek terennüm eder ezgilerini. Kimi ölümcül sessizliklere, bezdirici suskunluklara gelince; çoğunlukla tek başına kurulmuş cümlelerin ağırlığındandır hepsi. Tek başınalığın taşınamaz ağırlığıdır altında ezildiğimiz böyle zamanlarda.

Böyle zamanlar dedik de, hangi zamanlardır böyle zamanlar? Kendine tutunmanın en makbul, en muteber, en kırılgan hallerinin müdanasız bir içsel muhasebeyi başlattığı ve dahi o muhasebeye ikinci bir ‘sen’den gayrı hiçbir sesin doğrudan iştirak ve mukabele edemediği anlar… Bir bakıma, olumlu manada vakit öldürmenin –upuzun bir zaman boyunca kendiyle baş başa kalmanın yani-, ruhu dirilten yanı da bu tür bir muhasebeye trüksüzce girişebilmeyi göze alabilmektedir zaten. Bu öyle bir muhasebe ki, gereğince dürüst biçimde yapıldığında, onca hırın gürün ortasında dikkatlerden esirgenmiş bir başka dünya tahayyülünün ayırdına varmayı getirir beraberinde. Yaslı puslu zamanlar, hırlı-hırsız kavgalar, kanlı-kansız savaşlar, başkalığın sınır boylarında amansız cenkler sürerken, biraz da birbirimize görünmez halatlarla bağlı olduğumuzun o fazlaca gecikmiş idrakine varmayla sonuçlanan, başka türden bir huzurun gizli kalmış ütopyalarını imal edebilme ihtimalini gözler önüne serer ansızın, hiç hesapta yokken. Yani böyle kapalı havalar, beklenmedik bir biçimde belirip de mutat huzurumuza tasallut eden bu tür felaket günleri, kendimiz üzerine, hayatımız üzerine, komşularımız ve başkalarının hayatları üzerine, içinde soluklandığımız doğa üzerine düşünme fırsatı verir ya da vermelidir, en azından umulan budur. Acaba öyle mi oldu? Neler düşündük, neye dönüştük ya da bu birkaç haftalık karantina süresince, korona salgını sahne aldığından beri?

Kendi hesabıma ilk hissettiğim şu: Boş zaman ya da “artık zaman” duygusunun ruhu dirilteceği umulan etkisi, sanki edilgenlik ve rehavetin ölümcül kenarlarına eşitledi kimilerimizi. Gerçi genelleme yapmamalı, herkes için söylenemez belki, tercihin niteliğine ve yönüne göre değişir “artık zaman”ın muştuladığı sonuçlar. Zira zamanla giriştiğimiz imtihanın üçüncü bir tarafında, neredeyse yaşamlarının hiçbir döneminde bizimki kadar geniş bir “boş” zamana sahip olmamış ve muhtemelen bundan sonra da olamayacak dezavantajlı kimseler var. Onlar için her sabah nafakayı doğrultma kaygısıyla günü birlik verilen ekmek kavgaları, haftada bir ele ayağa dolanan mel’un pazartesi sendromları, köreltici rutinler içine işlemiş bir bezginliğin süreğen ve mecburi yorgunlukları, uykulu/telaşlı yüzlerle otobüs-vapur-dolmuş duraklarında birbiri ardına hizalanmış tek sıra bekleyişler, gözlerin gerisinde gölgelenen hınçlı umutsuzluklara ayarlı bir tükeniş var… Şu halde, evde kalmanın nerdeyse tek hayat tarzı haline geldiği yakıcı viral günlerde bu “çaresiz strateji”nin göz önüne serdiği ürkütücü manzaradan da söz etmeli. Ama önce, ilk korona virüslü ölüm vakası telaffuz edildiğinden bu yana, bu korkulu ve tedirgin edici birkaç haftada neyi keşfettik kendimizde, ona bir göz atalım.

Gerçekten de korona salgınından önce neydik, sonrasında neye dönüştük? Başkalarının nazarında neydik, ne olduk? Ya da başkaları bizim için neydi, ne oldu? Bu minvalde dikkat çeken ilk bulgu, zannımca ötekileri duyumsamak veya duyumsamamak, körleşmek veya sağırlaşmak, harekete geçmek ya da geçmemek üzerine. Tetkik edilse, belki daha başka emareler de mevcuttur ama dikkatimizi sonuncusuna çevirelim biz. “Felaketlerden ders çıkarılmaz, bir praksisin zirvesi olmadıkları sürece” diye yazar Jean-Paul Sartre. Praksis zor kelime. İyisi mi biz bunu sözcüğün zihinlerdeki hacmi daha bir belirginleşsin diye, “musibetlerden ders çıkarılmaz, bir felaketin zirvesi olmadıkları” sürece diye tercüme edelim. Ne de olsa, insanlık tarihi boyunca onca acı tecrübenin de açıkça gösterdiği gibi, her zılgıtlı musibet ruhun gırnatasıdır. Peki böyle bir praksisin zirveleri neydi bu felakette, şimdi ona bakalım. Cefakâr sağlık çalışanlarına moral ve motivasyon vermek için her akşam saatler tam dokuzu vurduğunda gururlu alkış tufanları salmak mı göğe? Balkonlara ikişerli üçerli kişilerden mürekkep orkestralar kurup mahalle konserleri vermek mi ahaliye? Sosyal medya hesaplarında dile gelen kamu sağlığı ile ilgili kimi eleştirilerin saniye sektirilmeden kovuşturmaya maruz bırakılması mı ya da hükümet tarafından? Yahut altmış beş yaş üstü yaşlıların yasağın ilk günlerinde çarşı pazar peşlerine düşülüp görüldükleri yerde affedilmez bir münasebetsizlik ve zorbalıkla aşağılanmaları mı gün ortasında? Ya da kimi empati yoksunu-eğlence düşkünü gençlerin büyük şehirlerin ana arterlerini trafiğe kapatıp çengili dansözlü doğum günü eğlenceleri tertiplemeleri mi fütursuzca? Çılgın açık hava partileri patlatılması mı trilyonluk villalarda? Ya da her canı istediğinde çay sigara içemediği için hususi karantinadan firar etmeye yeltenen bilge amcalar dayılar dedeler stereotipinin büyük bir tantanayla çöküşü mü zihinlerde, kafalarda, kolektif hatırada? Yoksa IBAN, SMS marifetiyle kotarılmaya çalışılan yardım seferberliğinin ülkece vekâleten deneyimlenen yüz ağartıcı gururu ve kardeşliği mi? Millet bunca can derdine düşmüşken çılgın proje ihalelerine tam gaz cevaz verilmesi mi ya da? Yirmi yaş altı gençleri ve çocukları sokağa çıkmaktan men eden son resmi kısıtlamanın –şayet o gençler ve çocuklar tam gün atölyelerde ve işliklerde çalışmak zorunda olan dar gelirli ailelerin “mecburi küçük emekçileriyse”- söz konusu kişilerin çifte standartçı bir uygulamayla düpedüz gözden çıkarılmış olması mı? Bunlardan hangisi? Kimlerden ve nelerden geçiyordu o dayanışmacı, onarıcı ve birleştirici praksis? Hangi incelikli düşüncenin iğne deliğinden? Kimler hangi kurak çorak ruh iklimlerinden göç ederek varmaktaydı birbirine, hangi köksüz meyvelerden? Hangi kutsal tuba ağacının dallarından filizlenmekteydi sözü edilen kardeşlik? Doğrusu, eğer her akşam ekranlara çıkarak bu makûs ve mel’un sürecin henüz başında olduğumuzu vazeden tıp otoritelerine kulak verecek olursak, bu tekinsiz bekleyişin sonunda neye dönüşeceğimizin kestirilmesi oldukça zor, hele de yaklaşık bir aylık bir karantina uygulamasının içsel muhasebesinin yüzümüzü pek de ağartmaya yetmeyecek acı bilançosu bunlarken… Ama enseyi de karartmamak gerek her şeye rağmen, çünkü her musibetin ya da topluca deneyimlenen hezeyanın, er ya da geç, bir de insanları aynı “kader birliği” içinde birbirine kenetleyen bir işlevi var.

Şimdi gelelim işin asıl yanılsamalı boyutuna, karanlık günlerin şafağı henüz sökmemişken, mutat hayatımızın viral öncesi evredeki beşeri fotoğrafına. Kalabalık meydanların, itiş kakış caddelerin, yorgun düşmüş sokakların tıklım tıkış kalabalıklarının yaydığı sakil güven duygusuna övgüler düzmeden önce, şayet biraz yakından bakacak olursak, dışarının manzarası da aslında en az içerisi kadar sisli ve flu idi bu felaketten önce. Yani yalnızca şiddetin, nefretin, en alçaltıcı yoksulluk ve yoksunluk hallerinin, merkezi siyasal otoritenin her hücresine nüfuz etmiş ayrımcılık ve adaletsizliklerin değil, aramızdaki hassas ruhlu bazıları için yerdeki bir kaldırım taşını ters konmuş olarak görmek bile tüm dünyayı kusurluymuş gibi algılamaya yeterliydi. Yürürlükteki liberal ekonomik paylaşım düzeninin çarpıklığı, yeme içme hiyerarşisinin kökten çürümüşlüğü, medyanın içtenlik malulü oynak retoriği ve daha başka birçok temsili, kültürel, psikolojik ve sosyolojik sorunlarla iç içe, Heideggerci bir deyimle zikredersek, ontolojik birlikteliğin “her günkülük” yaşamının önümüze koyduğu envai tür badire ve zorlukların gayet net farkındaydık. Gerçekten de kimileri için belirsizlik, güvencesizlik ve geleceksizlik, hayatı umutlu bir yarın düşüncesinin minimumuna ya da asgari standardına bağlamaya yetmiyordu öncesinde de. Aynı şekilde, bazıları için de düzen, nizam, ölçü, rutin, şakul ve en hafif deyimle, sosyo-ekonomik piramidin en gerisinde yer alan kritik kesimin ruhsal ve bedensel yaşamının ıskartaya çıkarılması pahasına cukkayı doldurmak her şeydi. Doğaya kendi doğal dinginliği dışından vurulmuş “medeni iştah hızlandırıcısından” hiç söz etmiyorum bile! Bir doğasever dostun sözleriyle, “virüsüne bile yaşayacağı doğal alan bırakmamış” bir sermaye talanının ahraz kurbanı kılınmıştı nicedir her karış toprağı ile…

İnsan burada ister istemez Horkheimer’ın Akıl Tutulması adlı kitabında sözünü ettiği, hani şu Afrika’nın bir yerinde vahşi hayvanların ve özellikle de fillerin uçak inişine engel oluyorlar diye topluca katledildikleri haberini içi yana yana zikredişini hatırlıyor.

Dışarıda bunlar vardı da, peki ya içerisi? Orası berkemal miydi yeterince? O mıntıka da, uzun bir süredir kışkırtıcı ve bir o kadar da huzursuz edici bir “son duygusu” ve yüzeysel sosyalliklerin sahne aldığı ürkütücü görünümüyle dışarıdan daha güvenli bir yer değildi sığınmak için. Zira birkaç hafta içinde ev içlerini mükemmelen kendi tek kişilik güvenliğimizin konfor alanları haline getirdiğimizden, orada olanca aydınlığıyla bizleri bekleyen kanat açıklığında ne bir gökyüzü, ne de iyimser bir empati ve diğerkamlık düşüncesi mevcuttu. Ne zaman sona ereceği kestirilemeyen, upuzun, zorunlu bir ikametin boğuntusu içinde neye dönüşeceğimiz meçhuldü meçhul olmasına ya, kendi atıl zamanımız içinde bu kadar kırılgan ve manen zayıf olabileceğimiz öngörülmüş müydü? Sonunda işte bir yanda kapılarımızın ardında gözlerden uzak hüküm sürmeye mahkûm edilmiş hayatlar; diğer yanda içeride işe yarar bir tatlı huzur ararken ansızın üzerimize çöreklenmiş korkunun yüreklerimizin tam orta yerine diktiği dev anıtlarla kalakalmadık mı? Bu noktada asıl can acıtıcı olan da, biz evde kalanların, kendimiz ve başkalarının can güvenliği için evde kalmak için insanca bir sorumluluk alanların, biraz da açıkça bu lükse sahip olanların, her gün işine gücüne gitmek zorunda olan dışarıdaki hayatlara karşı elini kolunu bağlayan çaresizliği değil mi? Evde kalmanın anlamı, böyle hissedenler için aklı dışarıda kalmakla bir… Vicdan azabının katmerlenmesi de diyebilirsiniz buna, insan oluşumuzun yeni tür bir çıkmazı da. Ama meselenin her halükarda içinde yaşadığımız sosyo-ekonomik sistemle, küresel kapitalizmin acımasız yüzüyle bir ilgili olduğu da muhakkak. Dolayısıyla yardım/bağış kampanyalarının hiçbir surette evde kalanlar için değil, dışarıdakiler için, dışarıya mecbur kılınmışlar için – da olsa olsa geçici bir süreliğine- vicdan rahatlatıcı bir yönü var, belki de sadece mevcut yanılsamaları çoğaltan bir yanı. Salt hümanist açıdan bakıldığında yararlılığı su götürmez bir girişim. Eleştirel zaviyeden değerlendirildiğinde ise, vahametin peak noktası…

Bizim içeride oluşumuzla, birilerinin dışarıdalığı… Hani “Asıl açıklama gerektiren, uyku değil uyanıklık halidir” demişti ya Bergson, tam da öyle bir kâbusun tabiri kifayetsiz dilemması… Kimilerine göre, söz konusu dilemmaya sebep, vicdanın gürültülerini sıhhat arayan gövdelerde öğüten bir ahlaki değerler obruğu, kimilerine göre doğanın intikamı, kimlerine göre ise, dijital gerçeklik çağının vaktinden önce kopmuş kıyametinin “inhuman” sureti… Mevzuya felsefi/teolojik/teknolojik boyutların dışında bir başka veçheden yaklaşmayı tercih edenlerinse -komplo teorileri içinden kurgulanmış küresel kamusal bir senaryo uyarınca- şöyle dedikleri işitilmekte yer yer: Kurulu iletişim düzeninde sıklıkla göz önüne getirilmeyenin -öyle ya, görünmüyorsa zaten bir anlamda yoktur- var olmadığı vehminin tavizsiz bir izolasyonla tamamına erdirildiği sosyal Darwinist bir ayıklama operasyonu! Zayıf, güçsüz, yaşlı, yoksul insan manzaralarının peyderpey retina karanlığının dalga boyuna hapsedildiği bir vahşi kapitalist sistem kalkışması, vs. Tüm bu olası ürkütücü senaryolara kuşkusuz daha iyimser kimi sesler de ulanacaktır çok geçmeden: Özellikle de Baumancı açıdan düşünüldüğünde, işbu felaketin ortaya koyduğu bir gerçeğin de, ancak başkalarıyla birlikte insan olduğumuz, birbirimize karşı ve sadece birbirimiz için sorumlu olduğumuz hümanist hatırlatması, vs. Naçizane bu satırların yazarı da son dile gelen argümanın yakıcı gerçekliğini kayıtsız şartsız tercih etmekle birlikte, söz konusu yaklaşımların her birinin belli açılardan doğru olabileceği ihtimalini de yabana atmıyor. Peki ama böyle düşününce çözülüyor mu yukarıda sözünü ettiğimiz dilemma? Eşitlenmiş oluyor mu terazinin her iki kefesi evde kalanın vicdanına fazladan bindirdiği yükle dışarıdakinin tekinsizliğe düğümlenmiş hayatı arasında? “Kimimiz açlıktan ölüyor kimimiz hazımsızlıktan” demişti Galeano. Belki de özeti budur ahvalimizin.

O halde bitirirken, son bir yekinişle sormaya çalışalım bir kere daha: İnsan neye dönüşür kapalı havalarda? Elbette bütün gün bir şüphede asılı kalmak neye dönüştürürse ona…

Kaynakça

Max Horkheimer, Akıl Tutulması, çev. Orhan Koçak, Metis Yayınları, İstanbul, 2016.
Eduardo Galeano, Biz hayır Diyoruz, çev. Bülent Kale, Metis Yayınları, İstanbul, 2017.
Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları I, çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2018.
Sartre İle Sartre Hakkında, çev. Yücel Göktürk, Metis Yayınları, İstanbul, 2017.
Zygmunt Bauman, Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?, çev. Hakan Keser, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015.

 

*Prof. Dr. 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.