Korona virüsüne karşı daha fazla felsefe

Korona virüsüne karşı bir ilaç bulma çalışmaları şu anda ulusal düzeyde yürütülmekte. Bu nedenle bu araştırmalar, salgının olası etkisi göz önüne alındığında bir kaynak ve zaman kaybından başka bir şey değildir. Benzer şekilde, insanlar İran’da olduğu gibi, kendi ülkelerinin sınırlı kaynaklarından daha ilerde olan sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyarlar. Velhasıl araştırma ve sağlık enternasyonalist olmalıdır.

Halis Yıldırım

 

POSTKOLONYALİZM

Postkolonyalizm teorisi sömürge koşullarına özel bir önem verir, bu nedenle bu yazı böylesi bir acil tartışma için onun uygunluğunu inceliyor. Felsefi bir bakış açısından, bugün postkolonyalizm incelemesinde ne gibi düşvarlarla(1) karşılaşıyoruz?

SÖMÜRGECİ DİLİNDE ÇİN VE AFRİKA HAKKINDA BİR GAZETE MAKALESİ

Medya ve siyasi dil çizgileri arasında Çin’in stigmatik bir görüntüsü çiziliyor ve bu görüntü kitleler arasında konsolide ediliyor. Böylece durum açıktan sömürgeci bir dil şeklini alıyor. Frankfurter Rundschau gazetesinde, 5 Mart tarihli baskıda, “SARS-cov-2 gibi virüslerin yayılması açgözlülüğün bir bedeli” başlıklı bir makale çıktı(2). Bu makalede, bazı virüslerin yabani hayvanlardan insanlara bulaştığına dair bilimsel çalışmalar değerlendirildi. Misk kedisi, hecin devesi veya Pongolin gibi hayvanların tüketimi büyük olasılıkla hastalığa neden oluyormuş! Yarasalar bu virüslerin asıl konakçıları ve diğer hayvanlar ise taşıyıcısıymış! Bu vahşi hayvanların bazıları Afrika’da yakalanıp ve Çin’de bir lezzet yemeği veya ilaç olarak tüketilir. Gazeteci tüm bunları onaylamadığını söylemek için şöyle yazıyor: “Bu tek başına korkunç ve bu nedenle bunlar sert önlemlerle engellenmeli”.

Afrika ve Çin arasındaki vahşi hayvan ticareti korkunç. Lakin neden sadece bazı vahşi hayvanların öldürülmesi ya da bunların ticaretinin “korkunç” olması gerektiği yazıda belirsiz. İnek, koyun ve keçi gibi diğer hayvanlar fabrikasyon sistemi ile günlük olarak tüketilmekte. Böylesi bir farklı kategorileştirme ile (ahır hayvanları ve vahşi hayvanlar) “korkunç” terimini meşrulaştıramaz. Bu iddia insanlara vahşi hayvanlar yoluyla bulaşan hastalıklara da dayandırılamaz, çünkü ahır hayvanların tüketimi kalp krizi, felç, diyabet ve çeşitli kanser türleri gibi dünya çapında daha fazla hastalığa neden olur. Deli dana hastalığı da ahır hayvanlarının tüketiminden gelmişti. Belirli bir hayvan türünün tüketimini korkunç olarak adlandırmak, batı yemek kültürünü koruyan ve vahşi hayvanların öldürülmesine dayandığı iddiasıyla Asya ve Afrika yemek kültürünü “kaçak avlanma” başlığı altında bir stigmatik resim kullanmaktır.

Çin’de yemek kültürü gibi değerlendirmeler olmadan da birçok dilde teknik metinler var. Alıntılanan makaleden, Çin ve Afrika halklarının, Avrupalı insanların ‘‘ötekisi’’ olarak inşa edilmesi olarak okunabilir. Bu, bizi şarkiyatçılığın felsefi bir tartışmasına (postkolonyalizm) acil bir politik nedenle götürür, çünkü şarkiyatçılık batı kültüründeki “öteki”yi vurgular.

ŞARKİYATÇILIK

Şarkiyatçılık, Avrupa ve ABD’de şark dünyası hakkında belirli bir bilgi birikimi anlamına gelir, böylece şarkın egemenliği mümkün olur ve insanlar batı gücüne (kendiliğinden) teslim olur. Edebiyat profesörü Edward Said 1978 tarihli “Şarkiyatçılık” adlı çalışmasıyla, o zamandan beri yaygınlaşmış olan postkolonyalizm teorisinin temellerini atar. Şarkiyatçılık, postkolonyalizmin kurucu kitabı olarak kabul edilir. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramına dayanarak, Said’in postkolonyalizm teorisi, onu toplumdaki çoğunluğun onayı ile, onu zor zırhlı manasında anlamakta. Hakimiyet saf şiddet ile değil, edebiyata da yansıyan hegemonya ile sürdürülür. Bu nedenle, romanlar doğrudan emperyalizmle ilişkili, çünkü sömürge koşullarını haklı çıkarır ve Robinson Crusoe romanında olduğu gibi sömürgeci direnci engeller. Aynısı opera için de geçerli. İnsan buna göre edebiyatta ve operada sömürgeciliğin çıkarına uygun olarak yeniden tanımlanır. Bu noktada Michel Foucault’un etkisini görüyoruz. Foucault’ya göre, başkaları üzerindeki güç, merkezi olmayan ve farklı alanlarda eşit olarak inşa edilir. Sonuç olarak bu metinde, postkolonyalizmin mevcut krize muadil bir cevap verememesinin nedenini ele alacağım.

DÜNYA DÜZENİNDE YÜKSELİŞ YASALARINA DAİR POSTKOLONYALİZM

Özellikle iki noktada Şarkiyatçılığı (postkolonyalizm) eleştirebiliriz. Said ilk olarak, Arap dünyası ve Çin arasında bir fark görüyor. Arap dünyasının aksine, Çin, emperyalist Batı ve Sovyet Doğu’dan bazı kurumlarının göreceli özerkliği ve “göreceli kapasitesiyle kendini uzak tutuyor.”(3) Aynısı Hindistan ve Japonya için de geçerli. Burada esas olarak Arap dünyasını (Batı Asya) tanımlayan ve daha sonra dünyanın diğer bölgelerine bu konseptin yayılmasının zorluklarıyla karşılaşıyoruz. Said “Grand Idea” (Büyük düşünce) karşıtıdır. Farklıklara rağmen bir bütünlük sağlanmasını hedefler, mesela Arap dünyası ‘üçüncü dünyanın geri kalanından hem farklı hem değil hem onların önünde hem de değil.’(4) Tam da bu mantık Postkolonyalizmin zafiyetini ortaya çıkarmakta. Japonya gibi çok büyük bir dürtü ile dünya gücü kalmaya çalışan bir güç Hindistan ile eşitlenir. Bu farklıkların ve ortak noktaların dünya düzeni içindeki yükselişleri, üçüncü dünya teorileriyle açıklanamaz, ki Japonya’nın küçümsendiği de ortadadır. Hindistan ve Batı ülkeleri arasındaki ilişki, Hindistan’daki ucuz emek üzerinden sömürüye dayanırken, Japonya ile olan ilişki 1980’lerde gücünün çoğunu kaybetmesine rağmen, eşitlikler arasında rekabetçi bir ilişkidir. Çin, yükselme girişimi olan kapitalist bir ekonomi olarak sömürü ve baskının bir parçasıdır. Çin’in karlarını artırmak için emperyalist bir güç olmak istediği gerçeği, dünyanın Garb ile Şark (ya da Kuzey ile Güney yarımküre) arasındaki bölünmesinden belirlenemez. Dünyanın böylesi bir şematik bölünmesi, kapitalist ülkelerin birbirleriyle olan çatışmalarını görmezden gelir. Halbuki Çin’in emperyalist bir güç olup olamayacağı sorusu ancak tüm dünya ekonomisi ve politikasında cevabını bulabilir.

Aynı zamanda bu, ne kadar pahalı olsa da, Çin’in yükselişi ile yasadışı olsa da egzotik yiyecekler için ödeme yapmak isteyen zengin bir burjuva sınıfı oluşturmasını da açıklıyor. Çin burjuvazisi, ülkesindeki ve dünyanın diğer bölgelerindeki insanların çoğunluğunun hayatı pahasına pandemileri yaratmakta. Postkolonyalizm, Hegelci Efendi ve Köle ile ilgili olarak toplumdaki hiyerarşiler ilişkisini teorize eder. Hegel, Efendi ve Köle arasındaki ilişkiyi tanıma ve çalışma diyalektik ilişkisinde ele alır. Edward Said’dan önce, sömürge karşıtı düşünür Frantz Fanon, Hegel’in tezinin aksine, sömürge ülkelerindeki kölelerin sömürge efendisine benzeyeceğini iddia eder. Fanon, postkolonyalizmin sorularını ve sorunlarını akademi öncesi bir dönemde söylemişti. Said, Fanon’un aksine, böylesi bir sorgulama ile tanımayı terk etmedi, aksine bunu yeniden tanımladı. “Saygınlığa(5) ulaşmak demek, emperyal kültür biçimleri içinde ikincillik konumuna ayrılmış yeri yeniden biçimlendirip sonra işgal etmek, diğer yandan kendini bilerek işgal etmek, bir zamanlar aşağı olarak işaretlenmiş Öteki’nin ikincilliğini varsayan bir bilincin hükmettiği topraklarda, o yer için savaşmak demekti. Yeniden yazım buradan kaynaklanıyor’’(6) Fanon, köleye, tanıma ve iş dikotomisinin ötesinde, yani güç kullanımı ve iş kategorisinden feragat edilmesi ve ezcümle bir ontolojik imkansızlık olarak tanınmanın belirlenmesi yoluyla, efendilik ilişkisinden başka bir kurtuluş yolunu önermektedir. Bununla birlikte, Said, Fanon gibi, koşulların aşılmasında (Aufhebung) devrimci göreve sahip olan iş kategorisinden tanınmayı ayırarak, köleler için umutsuzluğu güçlendirir. Bu nedenle, Said’in eserinde köle sadece bir alt rol elde etmek için tanınma girişimindedir.

Çin’de ise başka bir yol görüyoruz, geçmişte sömürgeleştirilmiş ülkenin üst sınıfı, şimdi dünya çapında daha fazla kar için hazırlanıyor ve kendi ülkesindeki sömürü koşullarını derinleştiriyor. Somut olarak, sendikal örgütlenmeleri yasaklayıp, demokratik örgütlenmeleri bastırırken arada müsrif yaşamları yeni hastalıklara neden oluyor. Bu gerçek postkolonyalizm teorisinin dışındadır. Çin’in yükselişi nihayetinde önde gelen devletlerde yoğunlaşmış haliyle tüm küresel ilişki tarafından belirlenir.

EVRENSELLİK HANGİ İÇERİĞE SAHİP OLABİLİR YA DA ONA İHTİYACIMIZ VAR MI?

Tartışmada şarkiyatçılığın neden yeterli olmadığının ikinci adımı ise, dünyanın kültürel, bölgesel bölümlerinin özerkliğine ve bunların evrensellik ile ilişkisine odaklanmasında yatar. Postkolonyalizm akımında evrenselliğe yönelik çeşitliliğin sınırları vardır: Evrensellik batı merkezli bir şekilde inşa edilmiştir. Postkolonyalizm, bunun dünya çapındaki baskıyı gizlediğini savunur. Mmaría Do Mar Castro Varela ve Nikita Dhawan, örneğin, evrensellik üzerinde postkolonyalizm pozisyonlarında farklılaşma hakkında şunları yazdılar: “Güney Asya madun çalışmaları grubu hiçbir şekilde evrenselliği reddetmez, lakin reddi daha çok tarihsel evrensellik kaynağı kuzey iddiasına.”(7) Buna rağmen postkolonyalist kuram yarı yolda kaldı. Ulusal sınırlar, insanların günlük yaşamlarının düşvarları ve dünyanın kültürel ve üretim güçlerinin mevcut çitişik gelişmesinde bir engel olmaya devam etmekte.

Evrensellik otomatik olarak sadece sömürge koşullarının bir tezahürü değil. Edebiyat profesörü Warren Montag, “ulusal kültürlerini ifade etme ve geliştirme yeteneğini reddedenlere rağmen, ulusal kurtuluşun sosyalist devrimin önemli bir parçası’’(8) olduğu görüşünü savunur. Böylece evrensellik, enternasyonalizm veya evrensellik olarak gizlemiş olan şovenizmden farklı kalır. Montag, politik çizgiyi evrenselliğin karakter seviyesini tanımlama olarak görür.

Korona virüsüne karşı bir ilaç bulma çalışmaları şu anda ulusal düzeyde yürütülmekte. Bu nedenle bu araştırmalar, salgının olası etkisi göz önüne alındığında bir kaynak ve zaman kaybından başka bir şey değildir. Benzer şekilde, insanlar İran’da olduğu gibi, kendi ülkelerinin sınırlı kaynaklarından daha ilerde olan sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyarlar. Velhasıl araştırma ve sağlık enternasyonalist olmalıdır. Ekonomik olarak daha güçlü ülkeler imkanlar olarak en yüksek seviyeye sahip olduklarından, evrensellik bu güçler tarafından ileri götürülmelidir. Evrenselliği başarmanın şu an tek yolu bu. En yüksek üretim ve bilimsel bilginin dünya nüfusunun kullanımına sunulması evrenselliğin muhtevasını oluşturur. Bu, gelişmiş ülkelerde gelişmeleri ileriye götürecek güçlerin özgürlüğünü şart koşar. Dolayısıyla postkolonyal teori dünyasının Batı ve Batı olmayan ülkelere katı bölünmesinin temel resmine aykırıdır. Lakin eğer bu resme göre ülkeler birbirleriyle bir ilişkiye gireceklerse, sadece “sömürge koşullarını” yeniden üreteceklerdir. Böylece, bu ilişki sonunda sömürge koşulları aşma ihtimali bile görmezden gelinir. Böylece bir yandan kapitalizmin sınırları dururken, diğer yandan komünist toplumun olasılığı vuku bulur.

1 Yazının orjinali Almanca yazıldı. Herausforderung (ing. challenge) cümlesinin karşılığı Türkçe’de meydan okuma ya da mücadele alanı olarak tam karşılanmamakta. Herausforderung, mevcut durumdan daha ilerisinin istenilmesi olarak da bir durum (bilinç) değişimine işaret eder. Düşman ile aynı kökenden gelen düşvar (zorluk), Türkçede gerçek ile arasındaki ilişkiyi daha net vermektedir. Sanki bir hayal (düş) varmış gibi düşünülen bu kelime bir zorluğa işaret etmektedir. Bu algılama noktasında bir değişime denk düşmektedir. Farsça Çaleş ‘Herausforderung’un karşılığı olarak kullanılsa da, Türkçe ile olan ilişkisi Osmanlı metinlerinde kullanılan ve hâlâ kullanılan ‘düşman’ kelimesiyle akrabalığı olan düşvar kadar uygun gözükmüyor. Ermenice mardahrawer ise daha çok bir mücadeleye davet olarak durmakta. Düşvar ayrıca Ermenice’de Tjuar (Tjvar) Farsçadan geçmiş haliyle mevcut. Tşmani (Düşman) da kullanılmakta. Πρόκληση (proklesi) Yunancada kökü itibariyle çağrı anlamıyla bir daveti anlatmaktadır. Dilimi (Kırmanç) de ise Çetin, zor ve cıtêfil istenilen manaya denk düşmemekte, Türkçe diliyle ortak kelimeleri teşkil etmektedir. Cıtêfil (Çetrefil) ise daha çok karışık durumlara eş anlamlı olarak kullanılabilinir.
2 https://www.fr.de/…er-nach-wildtieren-13573857.html
3 Edward Said, The Palestinian Question, s.184, Vintage Books, 1979
4 Edward Said, The Palestinian Question, p.184, Vintage Books, 1979
5 Edward Said’in kitabı İngilizce’den çevrildiği için, Hegelci kavram saygınlık olarak Türkçe’ye çevrilmiş. ‘’Anerkennung’’ tanıma anlamına gelmektedir. Tanımaya ait takdir manası da mevcuttur. Bu yüzden metinde tanıma kavramı kullandım.
6 Edward Said, Kültür ve emperyalizm, s. 271 Hil yayın, 2014
7 María do Mar Castro Varela, Nikita Dhawan, Postkoloniale Theorie, s.336, transcript Verlag, 2015
8 https://www.leftvoice.org/…-is-a-fear-of-the-masses


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.