Af ve ötesi

“Biz” den olan-olmayan zihinsel kodlara itibar edilmeyeceğini ummak isterim. Keza, insan öldürmek, ırza geçmek ve benzeri “özgürlükler(!)” konusunda gösterilecek hassasiyetten daha fazlasının temel hak ve özgürlükler konusunda gösterileceğini ummak isterim.

Ali Güzel*

Ülkemizde TBMM’nin kurulduğundan bu yana bazen açıkça af adıyla, son on yıllarda da çoğunlukla başka isimlerle, şartla tahliyenin süre ve oranlarında değişiklikler veya infazda başka alternatifler getirmek suretiyle örtülü aflar, daha açıkçası hükümlünün cezaevinden erken çıkmasını, tutuklunun serbest bırakılmasını sağlayan kurallar getirilmesi konuları zaman zaman gündem oluşturmakta ve bu yönde kanunlar çıkarılagelmektedir. (Bunların nedeni ayrıca irdelemeye değer bir konudur.) Bu suretle bir yandan toplumda hapis cezalarının yetersizliği yönünde kanaat oluşmakta, hatta çok vahim suçların bazen takipsiz ve cezasız kalması, bazı vicdanlarda tatminsizlik yaratmaktadır. Bu durumda, hukuk tekniği açısından sakıncalı ve yararsız, ahlak ve sosyal psikoloji açısından şiddet üstüne şiddet getirmek, “adam öldürmeyi” sıradanlaştırmak (olağanlaştırmak) gibi nitelik ve sonuçlarıyla, kimseye fayda getirmeyecek olan ölüm cezası, bazı kişilerin düşüncelerinde ve ifadelerinde istenir hale gelmektedir. Oysa bilindiği üzere, sosyal, ekonomik, psikolojik, eğitsel faktörler bir yana; sadece ceza hukuku açısından, insanları suç işlemekten alıkoyan şey Beccaria’nın dediği gibi, cezanın ağırlığından ziyade işlenecek suçun cezasız kalmayacağı inancının toplumda yerleşmiş olmasıdır. İşte bu inanç, toplumumuzda zaafa uğratılmaktadır.

Öte yandan haksız, adaletsiz, isabetsiz ve yararsız suç tanımlarını ve cezaları içeren kanun hükümleri ve yine haksız, adaletsiz ve hatalı yorum ve uygulamalar vicdanları rahatsız etmektedir. Halbuki, hangi eylemlerin suç sayılması ve cezasının ne ve ne kadar olması gerektiğinin, ölçülülük ilkesi çerçevesinde akılcı ve adil biçimde belirlenmesi ve daha açık ifadeyle eylemin suç olarak kabulünün ve belli ceza ile karşılanmasının gerekli görülmesi, belirlenen cezanın ıslah amacına elverişli olması, suçun ağırlığı ile ceza arasında makul, adil ve orantılı bir denge sağlanması ve bunun kural koymada olduğu gibi yorum ve uygulamada da gerçekleştirilmesi durumunda -deyim yerindeyse- hak yerini bulacak, adalet inancı sarsılmayacaktır. O halde yapılması gereken, kural koymada, yorum ve uygulamada bu ilkeler doğrultusunda özenli davranmaktır. Çağdaş hukuk ve çoğulcu demokrasi ilkeleri ekseninde, başta kişi dokunulmazlığı, hürriyeti ve güvenliği, haberleşme özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğü, düşünceyi açıklama ve yayma ve basın özgürlüğü, toplantı ve örgütlenme hak ve özgürlüğü ve masumiyet karinesi olmak üzere tüm temel haklar konusunda adaletle ve faziletle tasarrufta bulunulması, kanun koyucudan ve uygulayıcıdan beklentimdir. Hiç uzağa gitmeye gerek yok, elimizin altındaki Anayasaya bakalım: 2. maddesinde “…insan haklarına saygılı demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” olarak tanımlanan devletin, 5.maddesinde sayılan “…kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya çalışmak…” görevlerini hatırlamak yeterlidir. “Biz” den olan-olmayan zihinsel kodlara itibar edilmeyeceğini ummak isterim. Keza, insan öldürmek, ırza geçmek ve benzeri “özgürlükler(!)” konusunda gösterilecek hassasiyetten daha fazlasının temel hak ve özgürlükler konusunda gösterileceğini ummak isterim. Bu arada şartla tahliyeden yararlandırma sürelerinin belirlenmesinde, suçların niteliğine dayandırılan farklılıkların, şartla tahliyenin esprisiyle bağdaşmaz olduğuna kısaca işaret etmekle yetiniyorum.

İzninizle biraz geçmişe dalmak istiyorum:

17.10.1973 tarihinde yapılan genel seçimlerde birinci çıkan CHP ile MSP birlikteliğinde 26.1.1974 tarihinde koalisyon hükümeti kurulmuştu. Sıkıyönetimlerde artan ölçülerde hem idari uygulamalarda, hem yargılamalarda yaratılan birçok mağduriyetin ve özellikle içerik ve sınırları çok farklı yorumlara müsait olan “siyasi suç” yorum ve mahkumiyetlerinin –açıkça ifade edilmese de- toplum vicdanında oluşturduğu “adaletsizlik yapıldığı veya ölçünün kaçırıldığı” kuşku ve kanaatinin sonucu olarak af konusu gündeme geldi. Muhalefetteki Adalet Partisi, gerek sırf siyasi suç denilen ve şiddet içermeden bir siyasi ideolojiyi savunup propagandasını yapan söz ve eylemlerin; gerekse siyasi saikle işlenen adi suçları tanımlayan göreceli siyasi suçların af kapsamı dışında tutulmasını ve affın sadece Genel Başkan Süleyman Demirel’in kader mahkumları dediği adi suç faillerine özgü kılınmasını savunuyordu. Hükümet kanadı ise böyle bir ayrımdan yana değildi. Ancak kanunun TBMM’de görüşülmesi aşamasında koalisyon ortağı MSP, AP paralelinde tavır sergiledi ve 15.5.1974 tarih ve 1803 sayılı “Cumhuriyetin 50’nci Yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezaların Affı Hakkında Kanun” çıktı.(Mükerrer RG: 18.5.1974) Birçok ayrıntılı hüküm içeren bu kanun, genel çizgileri itibariyle bazı suçların hürriyeti bağlayıcı cezalarının on iki yılını, bazılarının beş yılını (çocuklar için daha affedici kurallar içermekte) affediyor, ölüm ve müebbet ağır hapis cezalarını belli süreli ağır hapislere çeviriyor, Yüksek Adalet Divanı’nda (27 Mayıs Darbesi yönetimince kurulan mahkeme) mahkum edilenlerin çeşitli af kanunlarından artakalan cezalarını ve sonuçlarını affediyor, çoğunluğu siyasi suçlar olmak üzere bazı suçları da af kapsamı dışında bırakıyordu. Böylece örneğin, adam öldürenler, yaralayanlar, bazı ırza geçmenin failleri, bazı eski eser, gümrük ve vergi kaçakçıları, rüşvet, zimmet, kalpazanlık, çeşitli sahtecilik v.s. failleri gibi “kader mahkumları” az veya çok, aftan yararlanıyorlar; ülkemizde sadece sosyalizm (haydi diyelim komünizm) karşılığı olarak algılanmış ve uygulanmış olan eski TCK’nin 141. ve 142’nci maddelerinde yer alan sosyal bir sınıfın tahakkümünü kurmak, bir sosyal sınıfı devirmek, ülkenin ekonomik, sosyal, siyasi, hukuki düzenini değiştirmek amaçlarına yönelik dernek kurmak ve bu amaçla propaganda yapmak eylemleri, af kapsamı dışında bırakılıyordu. Öte tarafta, laikliğe aykırı olarak devletin sosyal, ekonomik, siyasi, hukuki düzenini kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla dernek kuran veya yönetenler (Eski TCK 163) affediliyorlardı. Af kapsamı dışında bırakılan ya da farklı yararlandırmalara tabi kılınan konular yönünden, mahkemelerin itiraz yoluyla başvuruları üzerine Anayasa Mahkemesi’nce birçok kuralı genellikle eşitliğe aykırılık ya da usulsüzlük gerekçesiyle iptal edilen kanun, delik deşik hale geldi.

12.4.1991 Cuma günü kabul edilip aynı gün Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlanarak telgrafla akşam üstü adliyelere ulaştırılan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun Geçici 1. ve 2. maddeleri -bir anlamda cezaevlerindeki yoğunluğu azaltmak amacıyla- hükümlüler hakkında cezayı hafifletici ve erken şartla tahliyeyi, tutuklular hakkında tahliyeyi kolaylaştırıcı kurallar getirmişti. Başkanı bulunduğum ağır ceza mahkemesi heyeti olarak cumartesi ve pazar günü hükümlülerin savcılıktaki infaz dosyalarını, tutukluların mahkememizdeki dava dosyalarını inceleyip bu kurallara göre gereken tahliye kararlarını verdik. İncelediğim bir infaz dosyası, adamın değişik tarihlerde ve farklı olaylarda iki kişiyi öldürdüğüne, birkaç kişiyi de yaralamak suretiyle öldürmeye teşebbüs ettiğine dair farklı mahkemelerden verilmiş hükümleri içeriyordu. Bu adamın şartla tahliye kararını imzalamaya elim varmadı, hele yarına kalsın dedim, ama çare yoktu, pazartesi günü zorunlu olarak imzaladım. Bir hafta kadar sonra o adamın, memleketinde bir köy kahvesinde veya meydanında bir veya iki kişiyi öldürdüğünü, hatta ilaveten, mermilerden birinin tesadüfen isabet ettiği bir jandarma uzman çavuşu da yaraladığını veya öldürdüğünü gazetelerde okudum!

24.11.1976 günü saat 14.30 sıralarında Erciş Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir cinayet davasının duruşmasını yapıyorken yaklaşık beş bin insanın ölümüne yol açan 7.5 büyüklüğündeki Çaldıran merkezli deprem oldu. (Çaldıran ve bağlı olduğu Muradiye ile Patnos ilçeleri, ağır ceza işleri bakımından bizim mahkemenin yargı yetki ve görev alanı içinde idi.) İlk bir iki günün sonunda artık artçı depremlere alışmış ve bina içinde çalışmaya başlamıştık. İlk iş olarak; çoluk çocuklarıyla, evleriyle, ölü ve yaralılarıyla ilgilensinler diye, herhangi bir başvuruyu ve duruşma gününü beklemeden, görülmekte olan dava dosyalarını gözden geçirdik; asgari cezası beş yıl civarında veya daha az hapis olan suç sanıklarının ve daha ağır suç sanıkları arasında aleyhlerinde bazı şahit ifadeleri bulunmakla birlikte suçlulukları yönünde çok kuvvetli kanaat beslemediklerimizin tahliyelerine karar verdik. Tahliye ettiğimiz o adamlar, sonraki oturumlara hep geldiler.

İyi mi ettim kötü mü ettim derdinde ve iddiasında değilim. Ama çok şükür ahir ömrümde gönlüm rahattır.

Bir çift sözüm de merhum Adnan Menderes’in idamını çocuklara eğitim diye TV’de alenen yayımlayanlara: Yahu, bu ülkede idam cezasının infazının bile gizli yapılacağı kuralı taa 1965 yılında konulmuştu (647 sayılı kanun) bre gafiller!

 

*Anayasa Mahkemesi Emekli Üyesi


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.