Sonsuz iç savaşta nominalizmin yenilgisi ve sayıların iktidârı

Bazılarının, "Ülkemizde halihazırda 3.6 milyondan fazla Suriyeli yaşıyor. Ensar söylemi de bir yere kadar canım." dediğini duyar gibiyim. Meselenin ahlaki boyutları bir yana, Avrupalılar bu tehditleri istedikleri kadar şantaj olarak değerlendirsinler, sırf kendi öz çıkarları için bile mültecilere yardım etmek zorundalar. Türkiye mevcut durumdan kısmen sorumlu olsa bile bu Avrupa’nın sorumluluk almamasını haklı göstermez.

Google Haberlere Abone ol

Josef Hasek Kılçıksız

Nominalizm adçılık, isimcilik anlamına geliyor. Özetle tümel kavramların ancak bir işaret olduğunu kabul eden bir akım. Spinoza’nın hararetle savunduğu bu felsefi akıma göre tikeller ve tümeller arasında sert geçişkenliğe karşı çıkılır. Tümellerin oluşturduğu bir küme fikri mümkün değildir. Bir rivayete göre de Batı dünyasının bugün bulunduğu noktada olmasının nedenlerinden en önemlisi de tümeller tartışmasını adçıların kazanmış olmasıdır. Burada böyle bir parantez açarak asıl konumuza geri dönelim.

Suriye'deki sonsuz iç savaşa olan ilgi görünüşte keskin bir şekilde azalmış bulunuyor Ancak İdlib'deki son tırmanışla birlikte tüm dikkatler yeniden buraya çevrildi. Artık NATO ortağı Türkiye ile Rusya arasında sadece bir çatışma riski değil, fakat aynı zamanda yeni bir kitlesel göç tehlikesi de var.

İdlib'deki tırmanış aslında uzun süredir öngörülebilir bir şeydi. "Kör kör parmağım gözüne" dedirtecek cinsten gelişmeler sahada bir kırılmanın yaşanacağına dair belirtiler ihtiva ediyordu.

Suriye ordusu aralık ayının başından bu yana, Rus Hava Kuvvetleri'nin de desteğiyle isyancı ve cihatçılara karşı daha fazla eylemde bulunuyor.

Moskova Ankara'nın yaptığı tüm ateşkes çağrılarını görmezden geldiği için Türkiye ocak ayında İdlib'deki birliklerini tahkim etmeye başladı. Bu tahkimat 9 binden fazla asker, yüzlerce tank ve diğer askeri araçlarla birlikte önemli boyutlara ulaştı.

En sonunda Ankara, müttefik "isyancı" milisleri omuzdan atılan uçaksavar füzeleri ile donattığında ve topçu birliği stratejik öneme sahip Sarakeb kenti için müdahale ettiğinde dramatik tırmanış kaçınılmaz hale geldi.

Hava saldırısından birkaç saat önce, Türkiye destekli isyancılar, iki ana trafik ekseninin kavşağında bulunan, stratejik açıdan önemli Sarakeb’i yeniden ele geçirmişlerdi.

Cebel Zawiye, Zakum, Sehl El Gab ve Kafr Nabil bölgelerine yönelik bombardımanlardan sonra çok sayıda askerin yaşamını yitirmesiyle birlikte olaylar yeni bir momentum kazandı.

Görgü tanıkları bombardıman sırasında Suriye savaş uçaklarına iki Rus jetinin eşlik ettiğini söylüyor. Gözlemciler ayrıca saldırının Türk askerlerinin önceki saatlerde Suriye ve Rus uçaklarına omuzdan atılan roketlerle atış yapmasına müteakip gerçekleştiğini ve bunun Türkiye için hedefli bir uyarı anlamına geldiğini ileri sürdü.

Rusya Savunma Bakanlığı’nın, "Türk askerlerinin söz konusu bölgede olmamaları gerekiyordu" şeklindeki ifadeleri, orada olmanın ideolojik boyutunu göz ardı eden naif bir açıklama olarak ajanslara yansıdı.

Karşılıklı yapılan açıklamalar sahadaki askeri eylemlerin sebep kısmını ilgilendiren gerekçelendirmelerdi. Olayın sonuç kısmıyla ilgilenmek için daha ne kadar askerin ölmesi gerektiğini kimse bilmiyor.

Savaşlarda rakamların dehşet verici iktidarına tanık oluyoruz. Hatay Valiliğinin tedricen önce 9, ardından 22, daha sonra 29 ve son olarak da 33 olarak açıkladığı kayıp sayısı olayın nicel kısmının çokça önem taşıdığını gösteriyor.

Sahada Türkiye ve Rusya'nın çok farklı hedefleri ve birbiriyle uyuşmayan çıkarları var. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan hiçbir şeyin "yakın arkadaşı" Vladimir Putin ile arasını bozamayacağını iddia etse de, İdlib'deki hedeflerinin uyumlu olmadığı her fırsatta ortaya çıktı.

Bu yakın ilişkinin arka planıyla ilgili değişik söylentiler ortaya atıldı. 24 Kasım 2015’te Rus uçağının düşürülerek pilotunun Alpaslan Çelik tarafından vahşice öldürülmesinden, Putin’in yakın "kankaya" dönüşmesine varan olaylar zincirinde birçok halka hâlâ kayıptır.

Putin ile sayın Erdoğan arasında kurulan birliğin cephesi, özellikle son haftalardaki gelişmeler nedeniyle giderek daha kırılgan hale geldi. Bu kırılganlığın nedeninin birliğin sadece hissi ve ekonomik bir altyapısının olmasından kaynaklandığını savlamak mümkün. Ortak siyasi hedeflerle tahkim edilmeyen ortaklıkların sert dünya gerçekliğinde bir karşılığı olmadığını da görmek gerekiyor.

Suriye'nin son "isyancı" kalesindeki son gelişmelerle birlikte Rusya ile Türkiye arasında bir çatışma artık sadece bir zaman meselesine dönüştü.

Rusya, İdlib üzerindeki hava sahasını kontrol ettiği için, Beşar Esad’ın birliklerine karşı bir Türk askeri operasyonu, Rus kuvvetleri ile çatışma riski taşıyor. Rusya cuma günü Akdeniz'e Karadeniz donanmasına ait iki savaş gemisini gönderdi. Gemilerin Boğaz'dan geçişleri ülkede büyük bir yankı yarattı. Gemilerin geçişlerini konforlu villalarından izleyen "bedelli " kitlenin tepkilerini merak ettiğimi söylemeliyim.

Siyasetçilerin son söylemleri, her şeyin sanki kulis arkasında tehdit senaryolarıyla dönen bir gösteri izlenimi bırakmasına neden oldu. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İdlib'deki stratejisi Putin'in planı kadar belirsiz. Her iki "arkadaş"ın doğrudan bir çatışmaya gireceklerine dair bir iradeleri olmamasına rağmen, ikisi de geri adım atmak istemiyorlar. Çünkü olası geri adımın, askeri sonuçları bir yana, siyasi bir "kelebek etkisi" yaratıp tüm iktidar düzeneklerini sarsacak bir kapsama ulaşacağını ikisi de biliyorlar.

Sınır kapılarının mültecilere açılacağının açıklanmasından sonra Avrupa'da bazılarının ellerinden, "Bunun bizimle ne ilgisi var!" diye düşünmelerinin konforu alındı. Ayrıca Avrupa’nın Suriye’deki insani durumu bir süredir görmezden gelen tutumunun ahlaki anlamda sıkıntılı olduğunu belirtmek gerekir.

Ancak, İdlib'deki olayları sonsuz Suriye çatışmasının bıkkınlık veren yeni başka bir turu olarak düşünmek yanlış olur. Suriye’deki savaş çok önceden başlayan ve zaman zaman yoğunluğu artan uzun bir süreç olmakla birlikte, İdlib sahasındaki son gelişmeler, tehdit yoğunluğu bakımından önceki tüm çatışmaları aşan özelliklere sahiptir.

Çünkü Halep, Daraa veya Doğu Ghuta'dan farklı olarak, İdlib'deki binlerce isyancı ve cihatçı için başka bir çıkış yolu kalmadı. Halep, Daraa veya Doğu Ghuta gibi muhalefet burçlarından başka bir bölgeye geçme seçeneği bulan cihatçılar için, İdlib'de bu seçenek mümkün görünmüyor. Bu durumda cihatçılar için "köşeye sıkıştırılmış kedi" benzetmesi yapmak çok da yanlış sayılmaz.

Üstelik İdlib’e sıkışmış savaşçılar en radikal gruplardan oluşuyor. Bu da soruna "selim" bir çözüm bulunmasını daha da zor hale getiriyor. Niyet okumak gibi olmasın, ama Beşar Esad'a muhalefeti desteklemeye devam eden Türkiye bile Hayat Tahrir el-Şam, Hurras el-Din ve diğer cihatçı gruplardan aşırılık yanlılarını bağrına basmak istemiyor. Çünkü böyle bir desteğin uzun erimde doğuracağı risklerin ulusal ve uluslararası parametrelerini şimdiden hesaplamak çok zordur.

Birçok isyancı acı bir sonla karşılaşma olasılığına rağmen savaşmayı sürdüredursun, İdlib cebine yığılmış olan üç milyon sivilin Suriye'de başka bir yere gitmek konusunda fazla bir seçenekleri kalmadı. Eğer sivillerin cihatçıların elinde bir çeşit "rehin" olduğunu görmezden gelirsek, naif bir savla pekala rejimin kurtardığı güvenli bölgelere gidebileceklerini ileri sürebiliriz. Fakat bu sivillerin yarısından fazlası diğer şehirlerden kaçtı ve üstelik birçoğu da muhaliflerin destekçileridir. Hapis ve işkence korkusu nedeniyle rejim bölgelerine bir intikal onlar için söz konusu değildir. Fokur fokur kaynayan cadı kazanından kaçmanın tek yolu Türkiye kalıyor. Fakat Türkiye artık mülteci kabul etmek istemiyor. Suriyeli mülteciler meselesinin birçok hatanın bir neticesi olduğunu idrak edemeyen birçok vatandaş onlara bir yük olarak bakıyor ve geri dönüşlerini talep ediyor.

Yeni mülteciler kabul etmenin iç siyasi sonuçları iktidar için gerçekten kötü olur. Üstelik yeni bir mülteci akınının, sadece sınırların Avrupa'ya açılma tehdidiyle baş edilemeyecek kadar ağır sonuçlar doğurması olasıdır.

Her ne kadar bu tehdidin, konfor alanları içine gizlenen Avrupa’yı apathik uykusundan silkeleme gücü olsa da, ahlaki açıdan sıkıntılı bir tavra tekabül ediyor. Bazılarının, "Ülkemizde halihazırda 3.6 milyondan fazla Suriyeli yaşıyor. Ensar söylemi de bir yere kadar canım." dediğini duyar gibiyim. Meselenin ahlaki boyutları bir yana, Avrupalılar bu tehditleri istedikleri kadar şantaj olarak değerlendirsinler, sırf kendi öz çıkarları için bile mültecilere yardım etmek zorundalar. Türkiye mevcut durumdan kısmen sorumlu olsa bile bu Avrupa’nın sorumluluk almamasını haklı göstermez.

Macron’un NATO’nun "beyin ölümü" ile kastettiği şey olası bir mülteci krizinde Avrupa değerlerinin beyin ölümüne dönüşmek üzere. Süreğen bir ateşkes için Rusya üzerinde daha fazla baskıya ihtiyaç vardır. Bu kısmen haklı bir taleptir. Fakat kalıcı bir ateşkes İdlib’te kalıcı bir statüko anlamına geliyor. Bu da başta HTŞ olmak üzere terör örgütü olarak sınıflandırılmış irili ufaklı grupların meşruiyetini arttıracak bir etkiye sahiptir.

ABD, Kuzeydoğu Suriye'nin bazı bölgelerinden aceleyle çekilmesiyle birlikte iç savaş ülkesindeki ağırlığını dramatik şekilde azaltmıştı. Fakat Ankara ve Moskova arasındaki sürtüşme, Amerika’ya konumunu yeniden güçlendirme fırsatı sunuyor. Rusya ile doğrudan karşı karşıya gelme riskini barındırması bakımından Trump'ın Erdoğan'ı aktif olarak ne kadar desteklemeye istekli olduğu belirsizliğini koruyan bir durum.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR