Darbe ve HDP'nin kazağı

Tüm dünyada yasal zeminde olduğu halde her şeyini "oy"a bağlamayan, -elbette oyu da küçümsemeyen- sokakla, fabrika, okul, mahalle, tarla ile canlı ilişkiler kurabilen, hiç de yasallığa halel getirmeden fiili-meşru mücadelelerle nefes alıp veren sayısız parti, örgüt, oluşum vb. vardır: HDP kazağını ilmek ilmek bu zeminden örseydi, aldığı oylar kolayca çiğnenip geçilen "kağıt parçaları" olamaz, çiğnemeye kalkanı ummadığı şekilde tökezletebilirdi.  

Nabi Kımran

Erdoğan Türkiye’si freni patlamış kamyon misali sürükleniyor.

Sürüklenme ve çöküşün iç, dış, ekonomik, politik, ekolojik, etik, estetik binlerce görünümü üzerine her gün yazılıp çiziliyor, tekrara gerek yok. Çok boyutlu krizin toplumu arayışa ittiği, AKP tabanının çözülme emareleri gösterdiği, İstanbul seçiminin moral yarattığı vb., tabloda demokrasi ve dönüşüm imkanlarının biriktiği de söylenebilir. Fakat imkan ile imkanın gerçekliğe dönüşmesi arasında epeyce mesafe olduğu açıktır. Mevcut kriz tablosundan kendiliğinden demokratik dönüşüm beklemek, ham hayalin de ötesinde, özgürlük ve sosyalizm güçlerini ölümcül bir rehavete sürükleyerek, faşizm ve gericiliğin -at değiştirerek- tahkimatına yol verecektir. Bizim kuşağımız Demirel’in “Konuşan Türkiye”, “Camdan Karakollar” vaat ederek Cunta’yı “tasfiyesine” tanık oldu: Demirel’in “Konuşan Türkiye”sinin bilançosu 17 bin faili meçhul, binlerce gözaltında kayıp, ev infazları, üç bin Kürt ve Alevi köyünün boşaltılmasıdır; diktatörlüğün kendi çelişkileriyle çökeceği, bu çöküşten de demokrasi çıkacağını umanların dikkatine! Demokrasi, özgürlük, sosyalizm, eşitlik, adalet diyenler, istediklerini Türkiye siyasetinin kurtlar sofrasında dişle tırnakla koparıp almak zorundadırlar: Maalesef memleket siyasetinin kanunu-zagonu budur.

Bu cümleden hareketle bizim tarafın gözlerinin çevrileceği adres kendiliğinden beliriyor: HDP. 7 Haziran 2015’te altı milyona yakın oy alan HDP özgürlük, eşitlik, onurlu barış diyen geniş halk kitlelerinin temsiliyetinin, kendi özgül mecrasında en etkili siyasi odağıdır – hâlâ.

Elbette darbe sürecinden olumsuz etkilendi HDP. Yanlış anlaşılmasın, 15 Temmuz Fethullahçı darbesinden değil, onun bastırıldığı gün ivmelenen “Allah’ın lütfu” darbesinden sözediyoruz. Türkiye darbenin envai çeşidini gördü; tanklısını, muhtıralısını, postmodernini (28 Şubat 2017), e-maillisini (27 Nisan 2007 nakıs teşebbüsü), Meclis bombalayanını vs. Sonuncusu “Allah’ın lütfu” darbesidir. Öncesi ve sonrası var. Öncesi 2011’e, Suriye savaşının başlamasına paralel Barış Süreci’nin bitirilmesine dayanıyor. Asıl tetikleyici süreçler 2013 Gezi, 2014 Kobane direnişi, devamla “Kobane düştü düşecek” sözünün tetiklediği infialle Kürt illerinde başlayan 6-8 Ekim olaylarıdır.

Müesses nizam batıda Gezi, Kürt illerinde 6-8 Ekim, dışta Rojava Kürdistan’ı kıskacında -eh, Neo Osmanlıcı ‘pastadan pay kapalım’cılık ihtirasıyla, ‘haritalar yeniden çiziliyor parçalanmayalım’ korkusu arasındaki yalpalamalar da bunlara eklenebilir- köklü bir karara vardı ve darbe dinamiği işlemeye başladı. (Buna Leninist literatürden hareketle, “devrim -ya da devrimci yükselişler- örgütlü ve kudurgan bir karşıdevrimi tetikler” de denilebilir.) Darbenin karar tarihi Ekim 2014 MGK’sında saptanan “Çöktürme Planı”na, uygulama hamleleri ise 24 Temmuz 2015 Suruç, devamla 10 Ekim Ankara Gar katliamına işaretlenebilir. Suruç ve Ankara katliamları tüm sürecin özü-özetidir: Kobane ile köprü kuramazsınız. Kürt ve Türk halkları arasına -müesses nizamın zulüm köprüsüne şirk koşarak- eşitlik ve özgürlük köprüsü inşa edemezsiniz. Denerseniz paramparça olursunuz: Söylenen budur! Devamında Sur, Cizre, Nusaybin, Şırnak yerle bir edildi. Bir devlet, iddiası üzre “kendi kentlerine” tank ateşiyle girdi! Sur’da verilen mesaj da açıktır: Kürdün direniş iradesi yerle bir edilecek, yeryüzünden silinecek, üzerine TOKİ inşa edilecektir!?

Böylesi bir tabloda sıranın HDP’ye gelmesi, eş başkanlar dahil, vekillerin, belediye başkanlarının vd. tutuklanması şaşırtıcı olamaz. Devamla akademi, liberaller, Kemalistlerin uyumsuz olanları, tweet atanlar vs. hizaya sokuldu. Tıpkı Alman papazın dediği gibi: “Sıra bana geldiğinde ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”

Darbelerle bu kadar iştigal eden bir ülkenin literatüre yeni kavramlar katmakta sakınımlı davranmasına gerek yoktur: Çöktürme Planı-Suruç-Ankara Garı-Sur “uygulamalarıyla” özetlenebilecek “Süreç Olarak Darbe”, “Darbe Süreci” ya da “Tedrici Darbe”, Türkiye’nin darbeler repertuvarında 12 Eylül ile kıyaslanmayı hak ediyor; şimdilik bun(lar)dan daha ağırını görmedik şükür. Yüz binlerce tasfiye yapıldı devletten, akademiden, 12 Eylül’ü aşan miktarda sürgün yarattı son darbe, hapishanelerde “hastalanıp ölenler”, intiharlar “normal” dönemlerle kıyaslanamaz; darbenin toplam bilançosuna burada girmeyelim.

Türkçü, neo-liberal İslamcı, Ulusalcı ittifakının temel figürleri Bahçeli, Erdoğan ve Perinçek’tir.

Bu süreç darbe, üstelik ağır bir darbe olarak ele alınmadan bugünkü Türkiye anlaşılamaz.

HDP bu darbeyi göğüsleyebilir miydi? Bu soru yanlış olmasa da eksiktir. HDP, başkaca ana aktörlerin sert mücadelelerinin -türevidir demesek de- açtığı alandan neşet etmiş bir partidir. Doğası gereği darbeye karşı direnişin ana aktörü olamaz ve olamadı. Bu bahiste öncelik HDP’nin “ana sütunlarınındır”, birinin değil, sütun olma iddiası taşıyanların hepsinindir. HDP darbeyi püskürtme ekseninden değil; elbette bu eksene eklemlenmesi zaruri kendi özgül alanının hakkını verip vermediği üzerinden tartışılabilir. Bu süreçteki rolü bağlamında HDP’ye kolaycı eleştirilerin bir kısmı bizatihi “HDP’nin kurucu sütunu” olma iddiasını taşıyan farklı farklı yapılardan geliyor. Yanlıştır. Meseleyi böyle saptayanlar -HDP’den önce- kendi rollerini tartışarak işe başlamalıdırlar; atı arabanın arkasına bağlayıp “neden yürümediğini” tartışmak abesle iştigaldir.

HDP’nin tartışılacağı zemin; altı milyon oyun, tank paletleri altında altı milyon kağıt parçası olarak çiğnenmesine, kendi sahasının gerek ve imkanları dahilinde yanıt verememesidir. Peki bu mesele anlık bir kararla, yaratıcı bir politik hamleyle vs. çözülebilir miydi? Belki, ama zayıf bir ihtimal. Kendinize ilmek ilmek bir kazak örüyorsunuz; kazağınızın direnci fırtına anının meselesi olamaz. Aslında her şey fırtınadan önce olup-biter: Kullandığınız yün, attığınız ilmekler, örme ustalığınız gün gelir fırtınada sınanır. Tüm bileşenleriyle HDP kendini, klasik parlamentarist parti/dönüşüm ham hayaline hapsetti ne yazık ki: Fırtınada yırtılan kazak budur. “Ne yapsaydı, silaha mı sarılaydı” sorusu uç ikilemlerden medet uman zayıf, sahte, kaçak dövüşen bir pozisyonun dile gelişidir. Kimse bunu önermiyor. Tüm dünyada yasal zeminde olduğu halde her şeyini “oy”a bağlamayan, -elbette oyu da küçümsemeyen- sokakla, fabrika, okul, mahalle, tarla ile canlı ilişkiler kurabilen, hiç de yasallığa halel getirmeden fiili-meşru mücadelelerle nefes alıp veren sayısız parti, örgüt, oluşum vb. vardır: HDP kazağını ilmek ilmek bu zeminden örseydi, aldığı oylar kolayca çiğnenip geçilen “kağıt parçaları” olamaz, çiğnemeye kalkanı ummadığı şekilde tökezletebilirdi. Böylesi bir tarz-ı siyasetin doğal ve kaçınılmaz formu; işçi, emekçi ve ezilenlerin acıları ve özlemleriyle hemhal olan, tüm yaşam alanlarında onlarla buluşan ve onların eylemli iradesinin ifadesi olan meclis türü örgütlenmelerdir. Zaten her mücadele (öz), kendine özgü formu (örgüt biçimini) bulur. Parlamentarizme hapsolan mücadele üsttenciliğe, yavanlığa ve bürokratik kireçlenmeye meyyaldir; tıpkı halk hareketlerine yaslanan mücadelelerin kitleleri nesne olmaktan çıkarıp özneleştirmeye, emekçiyi özgürleştirmeye, düşünsel-eylemsel canlılığa, yaratıcılığa meyyal ve mecbur olması gibi. Paradoksal olarak başarılı parlamenter mücadelelerin kaynağı da bu ikinci türden yapılardır; parlamentarizme hapsolanlar değil: bkz. Uruguay-Tupamarolar.

Fazla uzağa gitmeye gerek yok, 1960’ların TİP’i, aynı zamanda DİSK, Dev-Genç ve DDKO’sunu da yaratan mücadelelerin ürünü olarak parlamentoda başarılı oldu; tersi değil. Tütün, fındık, zeytin mitinglerinden, fabrika ve toprak işgallerinden, grevlerden, gençlik hareketinden, Zap suyuna kurulan köprülerden beslendi TİP’in başarıları. Dönem farklı mı? Elbette! O halde 60’lar solunun yüzünü halka çeviren, eylemini onun bağrında kuran inanç ve iradesinin on mislini kuşanarak ve elli yıllık -aslında 150 yıllık- birikime yaslanarak yönü-yönelimi tayin etmek gerekiyor.

Bir HDP’li olarak kendime ve yoldaşlarıma soruyorum: Parti bürolarında iç işlerimize, siyasetler arası ilişkilere, yönetim pazarlıklarına, bir bildirinin noktasına virgülüne, yavan bir rutine dönen basın açıklaması eylemlerine ayırdığımız zaman ile yukarıdaki tarzda bir faaliyete ayırdığımız zamanı karşılaştırdığımızda ne görüyoruz?
Sorunun yanıtı “kazağımızı hangi yünle ve nasıl bir ustalıkla ördüğümüzü” göstermeye yeter; tabii ki kazağımızın fırtınadaki direncini ve yarını bugünden kurup kuramayacağımızı da.

 

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.