İmamoğlu yönetiminin Taksim’de önüne çıkan fırsat

İmamoğlu ya beklendiği gibi kendisinden önce gelenlerin, haleflerinin yaptıkları gibi kendi izini bu mekana kazımaya girişecek. Ya da beklenmedik, kendisinden öncekilerin yapmadığı bir şey yapacak, bu bastırma girişimlerine, bugüne kadar yaşanan gerilime “artık yeter” deyip, son verecek.

Korhan Gümüş*

Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim Meydanı’na yerleştirdiği “Geçici Sergi Platformu”, diğer adıyla “Kavuşma Durağı” beklenmedik bir ilgiye mazhar oldu. Neredeyse hiçbir önemli konuda bile dinamik bir tavır sergilemeyen Koruma Kurulu kaldırılması için alelacele, daha yapılırken bir kaldırma kararı aldı. Zaten Kurul böyle bir karar almasa da bu geçici yerleştirme bir süre sonra sökülecek ve başka yere taşınacaktı. Soru şu: Burada yıllardır çadırlar, sahneler, ticari kullanıma dönük dükkanlar yerleştirilirken neden Kurul bir karar almadı?

Geçmişteki işgallerin, ticari kullanımların hiç böyle bir karara, yasağa sahne olmadığını hatırlatalım. Bu uygulama Kurul’un geçici bir şantiye ya da tanıtım binasını engellemesine de benziyor. Oysa Beyoğlu’nun birçok yerinde şantiye binaları, tanıtım ofisleri yıllardır yerinde duruyor. Acaba SİT alanı olan Beyoğlu’nu korumaktan sorumlu Kurul’un bu hassasiyeti nereden kaynaklanıyor olabilir dersiniz? Kurul kararı dikkat ederseniz 7 Şubat’ta alıyor, yani daha yerleştirme başladığında.

Kurul’un hangi saiklerle geçici bir yerleştirme için aniden harekete geçip kaldırma kararı aldığını tahmin etmek zor değil. Herkes biliyor ki, meydana yıllarca geleneksel sanatlar, turizm, yerel tatlar gibi başlıklar altında çarşı benzeri devasa geçici dükkanlar yerleştirildi, Meydan bir dolu ticari etkinliğe sahne oldu. Meydanı enlemesine kapatan devasa Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı (CİB) çadırı, bu yerleştirme belki orada yıllarca duracaktı. Taksim Meydanı’nda gözlerimizi rahatsız eden işgallerden ve bu kazulet çadırdan da “bu karar sayesinde kurtuluyoruz” diye sevinmeli miyiz acaba?

Bana kalırsa bu kararın arkasında zannedersem iki neden var. Birincisi bu meydanın resmi hafızasında zaten hep bu silme, işaretsizleştirme girişimleri var. Meydan resmi hafızaların bir tür güreş meydanı. Bugüne kadar gerçekleşen her müdahale bir diğerini yok sayma, silme girişimi. Büyükşehir Belediyesi’nin yarışmadan söz etmesi, bunun burada bir platform oluşturması birilerini rahatsız etmiş olmalı. İkinci neden ise biraz daha spesifik ve karmaşık bir mimari konuyla ilişkili. Kurul gibi kapalı yapıların bu resmi ideoloji içinde nasıl iş gördükleri, kendi ideolojilerini nasıl ürettikleri ile ilgili olarak da görülebilir.

Bu rahatsızlığın zannedersem önemli bir nedeni var: Birincisi bir çadır ya da şantiye binası gibi simgeselliği olmayan, sıradan bir görünüme sahip değil. Bütçesinin yandaş basın ajansı tarafından 625 bin TL. yerine 625 milyon TL. olarak algılanması, “Büyükşehir parayı saçtı” diye haber yapılması da bu şaşkınlıkla ilgili bir şeylerin işareti. Anlaşılan geçici bir yerleştirmenin bile bir yandaş tarafından değil de bir mimar tarafından tasarlanmış olması kafalarını karıştırmış. Bu geçici yerleştirme bir mimari fikir ürünü olduğu için onu kalıcı bir yapı zannedilmiş olmalı.

Oysa dediğim gibi platform adından da anlaşıldığı üzere geçici bir yerleştirme. Takılıp, sökülebiliyor, yeniden kurulabiliyor. Tasarımı da hiç fena gözükmüyor. Diğer geçici yerleştirmelere, hatta daha önceki yönetimin neredeyse bütün kalıcı projelerine göre mimari kalitesi çok daha iyi. Ayrıca Taksim gibi tümüyle toplanma ve gösteri imkanları kısıtlanmış bir kamusal alanda küçük de olsa farklı bir kullanım biçiminin yaratılmış olması anlamlı.

Tartışmanın bu nokta başlamasını anlamlı buluyorum.

Şimdi gelelim “Kavuşma Durağı” adı verilen geçici sergi platformunun bu resmi hafıza katmanları içindeki dürtüleri neden depreştirdiğine.

Benimkisi biraz hatırlatma babından olacak. Taksim’in meydan olarak varoluşu da şehre böyle bir müdahalenin sonucu. Meydanın “meydan olma hali” de ötekini yok etmeye, silmeye dayanıyor. 19’uncu yüzyılda, modenleşen Osmanlı devleti resmi tören meydanlarının Pera’nın sırtında değil, kıyısında, o zamanki resmi kurumlar, saraylar aksında gerçekleştirilmesini planlıyor, saat kulelerinden de anlaşıldığı üzere. Bugün de hâlâ izleri görüldüğü gibi törenlerin yapılacağı modern camiler de bu alanlara yerleştiriliyor. Ama bir kırılma yaşanıyor. Cumhuriyet, kuruluşundan 17 yıl sonra, şehirdeki bu Osmanlı modernleşmesine ait bu düzeni değiştiriyor. Tören alanını “pat” diye Dolmabahçe’den alıp, yukarıya, Taksim’e taşıyıveriyor. Burası, bilindiği gibi 1940’lara kadar bir meydan değil. Ancak bu girişimi anlamlı kılan bir ilk adım var. Cumhuriyet Anıtı 1929’da eski atlı tramvayın son durağı olan rotonda (döner) raylı kavşağın ortasına yerleştiriliyor. Bu da Atatürk’ün talimatıyla şehri planlama görevi verilen Henri Prost’a bir fikir veriyor: Ahırların yıkılarak İstiklal Caddesi ile bağlantılı olan ve işlevsiz kalmış bu mekanın yeniden değerlendirilmesi ve şehrin ana meydanının buraya taşınması. Taksim böylece Cumhuriyet’in meydanı halini alıyor. Özetle resmi hafıza ile şehir meydanı ilişkisi böyle bir şey.

Böylece, hiç de böyle bir niyeti olmadığı halde, Aya Triada Ortodoks Kilisesi meydana bakar hale geliyor ve önlem alınarak ön cephesi reklam panoları ile kapatılıyor. Bu girişimden, buraya azınlık esnafından toplanan para ile yapılan ve biraz Yeni Osmanlıcı karakterde olan Cumhuriyet Anıtı’nın (1929) yapılışından on sene sonra, Prost Planı uygulanıyor. Topçu Kışlası’nın yıkımı, mezarlıkların taşınması, bir tören alanı olarak Meydan’ın düzenlenmesi, Şehir Operası (AKM) binasının yapılması, İnönü heykelinin yerleştirilmesi planlanıyor. Ama bu yeni programda cami unutuluyor. Oysa ki bu unutulan öge, bir önceki “Yeni Osmanlıcı” programda meydanın ana unsuru. Hafıza öyle durduğu yerde durur mu, durmuyor elbette. Meydan resmi temsil sahnesi ve aynı zamanda bir rekabet alanı. Bastırılmaya çalışılsa da varlığını siyasal bilinç dışında sürekli hissettiriyor. Burası şehir meydanı olarak tanımlandığından beri farklı hafızaların çatıştığı, resmi ideolojinin bir temsil sahnesi. Bu sahnede “ben de varım” diyebilmenin şartı iz bırakmak.

İşte bu yüzden Taksim Meydanı’nı yeniden tasarlamak için bir yarışma açacağını ilan eden Ekrem İmamoğlu’nun devraldığı bu miras bu: Ya beklendiği gibi kendisinden önce gelenlerin, haleflerinin yaptıkları gibi kendi izini bu mekana kazımaya girişecek. Ya da beklenmedik, kendisinden öncekilerin yapmadığı bir şey yapacak, bu bastırma girişimlerine, bugüne kadar yaşanan gerilime “artık yeter” deyip, son verecek. Bu da neo-klasik temsil sorunsalının kökten bir şekilde değişmesi demek. Bu iş, söylemeye gerek yok, hiç de kolay değil. Bir kere seküler topluluklar içinde namazın da kılındığı Gezi olayını saymazsak, hiç denenmiş bile değil. Bunu unutmamak gerekir. Çünkü kendisinden öncekiler dediğim gibi ya hep kamusal alanı tanımlamaya çalışmışlar, ya da renksiz kokusuz tasarım fikirleriyle, kimlikleri, hafızayı dışlayıcı bir “sekülerleşme” modeliyle bunu yaptıklarını zannetmişler. Tüneller, rampalar, kavşak çözümleri ile… Bu da Türkiye’nin devlet içindeki bürokratik iktidar sahiplerinin “sekülerleşme” modelinin zaafını ve kırılganlığını gösteriyor. Onlara göre ulaşımla ilgili bir düzenleme her şeyden önce “bilimsel” bir konu, yukarıdan bütün simgesel girişimleri bastırmakta kullanılıyor, güya hafızaya meydan okuyor. Milli temsil sahnesinde simgelerin bir önemi yok. Bunun alternatifi Taksim gibi müstesna temsil sahnesini Marc Augé’nin söylediği gibi imgelerden arındırılmış, bir “Non-Space” (Yok-Yer) olarak kabul etmek, düzenlemek değil.

Şimdi gelelim “Kavuşma Durağı” adı verilen geçici sergi platformunun bu resmi hafıza katmanları içindeki eylemlilik biçimini neden depreştirdiğine.

Bunun zannedersem iki önemli nedeni var: Birincisi bir çadır ya da şantiye binası gibi simgeselliği olmayan bir görünüme sahip değil. Bütçesinin yandaş basın ajansı tarafından 625 bin TL. yerine 625 milyon TL. olarak algılanması, “Büyükşehir parayı saçtı” diye haber yapılması bunun bir işareti.

Burada ben size hiç aklınıza gelmeyecek bir başka ihtimalden söz edeyim: Eğer Büyükşehir Belediyesi oraya bir çadır, diğerlerinde olduğu gibi uyduruk bir yapı falan yerleştirmiş olsaydı, o zaman belki Kurul’un ilgisini çekmeyecekti. Öyle ya ondan on misli daha büyük CİB çadırını, koskoca dükkanları, uyduruk yerleştirmeleri görmediğini düşünürsek, buradaki sorun büyük ihtimalle uygulamanın farklı bir yöntemle gerçekleştirilmiş olması.

SİT alanı ilan edilmiş olan Beyoğlu’nda değerli yapıların yıkımlarına, dönüşümüne, Taksim Meydanı’nda geçici ticari kullanımlara, sahnelere, çadırlara izin vermek, görmezden gelmek şöyle dursun caddeleri, tarihsel topografyayı alt üst eden tünellere, otoyol kavşağı projelerine izin veren Koruma Kurulu’nun durup dururken Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim Meydanı’nda gerçekleştirdiği geçici bir yerleştirmeye izin vermemesi işte böyle bir tuhaflık. Bu kararın politik nedenlerle alındığından, merkezi yönetimin kurumlarının yerel yönetimin faaliyetlerini engellemek için elinden geleni yaptığını söyleyenler var. Evet, bu rejimde kurallar, normlar da istendiği gibi, keyfi bir şekilde uygulanabiliyor. Ben bu tespite, yani kurumların politik bir mücadelenin aracı olarak kullanılması meselesine katılıyorum. Ancak bunun ötesinde, kurumların bu işe nasıl katıldığının, kendi özgül katkılarının hangi eylemselliklerle gerçekleştirdiklerinin de dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu rejimin ideolojisi içinde nasıl kendi ideolojilerini nasıl ürettiklerini zannedersem görmek gerekiyor.

Türkiye’nin neo-klasik yönetim rejiminin içindeki kurumların işleyişi, Saray’ın ya da başka otokratik yönetim yapılarının işleyişinden bile daha kapalı ve buyurgan. Bu yapılar siyasal olarak yalnızca kendilerine yukarıdan gelen talimatlarla hareket etmiyorlar, aynı zamanda bu rejimi daha da tahakkümcü kılacak şekilde kendi özgül katkılarını yapmaktan geri kalmıyorlar. Bu kapalı yapılar güncel sanattan, mimarlıktan, tasarımdan, sıra dışı fikir ürünlerinden nefret ediyorlar, onları yok etmek istiyorlar. Bu yapıların bu farklılığı yok edici, anonim bürokratik kalıpları dayatıcı işleyişi karşısında herkesin boynu kıldan ince. Bu nedenle bu yapılara biat eden, hatta içinde yer alan aracı mimarlar türüyor ve bu aracılarla sermaye işlerini hallediyor. Onlardan geçmeyen hiç bir fikir, mimarlık üretimi hayata geçemiyor. Yani bu yapılar yalnızca var olan mimarlık eserlerini, anıt yapıları, şehrin değerlerini yok etmekle kalmıyorlar, daha doğmamış fikirleri imha etme, bastırma işlevini yerine getiriyorlar. Size bir kaç örnek vereyim: Emek Sineması’nı, Narmanlı Hanı’nı yıkmayı ve piyasa odaklı bir dönüşümü hedefleyen mimar Kurul üyesiydi. Biraz daha zihnimizi zorlayalım: Demirören İş Merkezi’nde bu kadar mimari proje çalışmalarından, sergilerden sonra böylesine berbat bir mimari sonucun ortaya çıkması nasıl sağlandı?

Söylediğim gibi iki davranış tipi var, bu kamusal alandaki temsil siyasetinde. Birincisi bildiğimiz gibi kendi izini kazımak. Örneğin Topçu Kışlası’nı yıkmak, ya da cami yapmak böyle bir şey. İkincisi ise mekanı bir ulaşım mekanı, transfer merkezi olarak görmek. Bugüne kadar Taksim’e yapılan bütün müdahaleler istisnasız olarak ötekileştirici ya da diğerini kamusal alandan silmeye dayanıyor. Bu yüzden diyorum ki Gezi’yi sahiplenen İmamoğlu yönetiminin sorumluluğu tam tersine bir ilişki kurma deneyimi olmalı. Kamusal alanlarda birden çok imge yer alıyor. Bunların temsili imkansız. Ancak geçiciliği tanımlı etkinliklerle ve kapsayıcı bir arayüzle meydanlara bir kamusal nitelik kazandırmak mümkün. Yönetimlerin kendi imgelerini temsil etmeleri, kazımaları demokratik değil.

Tayyip Erdoğan Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda Nurettin Sözen zamanında İTÜ hocalarının hazırlamış oldukları dalış rampaları, caddeleri zemin altına alan dalış rampaları, istinat duvarları olan uygulama projesinin üzerine üç adet incecik çember çizdirmişti. The Marmara Oteli’nde düzenlenen toplantıda basın yalnızca bu çemberleri dikkate aldı ve ön sayfadan manşetlere taşıdı. Taksim Camii böylece 28 Şubat sürecinin en gerilimli konularından biri oldu.

Görüldüğü gibi beklenen davranış kimin gücü yetiyorsa, meydanda, bu müstesna temsil sahnesinde kendisini göstermesi. Bu ulaşım projesini tasarlayan ve şehrin bütün meydanlarını bir otoyol kavşağına dönüştürmeyi amaçlayan belediye danışmanlarının bu projenin bilimsel bir konu olduğunu ve tartışılamayacağını söylüyorlardı. Ama unutmayalım ki Gezi direnişi Topçu Kışlası inşaatı dolayısı ile değil, zorla dayatılan bir tünel projesi nedeniyle patladı.

Bu nedenle İmamoğlu yönetiminin farklı bir şey yapması gerektiğini düşünüyorum. Geçici etkinliklerle dışlayıcı değil, kapsayıcı bir eylemlilik sergilemesi. Bunun için bir arayüz oluşturup, katılımcı bir yöntem uygulaması. Kentsel tasarım ve mimari konularda ise her türlü müdahaleyi çoklu bir düşünce ortamında geliştirmesi. İşte bu nedenle İmamoğlu’nun bu konuda atacağı adımlar çok önemli. 99 Depremi sonrasında, Gezi’de olduğu gibi bu alanda, tepeden bakmayan, farklı bir kamusal deneyimin yaşanması için bağımsız ilişkiler kuracak, bastırma girişimlerinin yerine kamusal alanı özgürleştirecek, disipliner konulardaki sınırları zorlayacak entelektüel bir girişime ihtiyaç bulunuyor. Sonuç olarak bu mirasla baş etmeyi denemenin Gezi’yi sahiplenen İmamoğlu yönetiminin karşısına çıkan bir fırsat olduğunu söyleyebilirim. Taksim Meydanı evet, bir temsil sahnesi. Bu özelliği ile bağları kurmaya da, koparmaya da hizmet edebilir. Mesele onun bu özelliği değil, nasıl kullanılacağı, anlamlandırılacağı…

*Mimar


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.