Özgürlük ve bilim

Newton yasalarının 350 yıldır var olan geçerliliği, Newton onları öyle düşündüğünden değil, doğanın bu yasalara göre bir kararlılık sergilemesinden kaynaklanır. Şüphe spekülatif bir eylemdir, bu yüzden felsefî kaygıları olmayan bilim insanı şüphe duymaz, ilgi alanına girmeyen şeyleri inkâr etmek için kullandığı bir kelimedir.

Bilal Cantürk*

Derin olmayan bir gözlemci için bilimsel hakikat her türlü şüpheden uzaktır -H. Poincaré.

Sınırsız özgürlük, çevre ile olan iletişim ve ilişkiyi yok sayar, der A. N. Whitehead. Bay Whitehead, özgürlük’ü çevre ile tesis edilen ilişkiler bağlamında kavradığı için bunu söylemiştir. Oysa ben, özgürlük’ü insan kavramına içkin bir şey olarak kavrıyorum ve bu kavrayışımı daha önce serimlemiştim. Kavrayışım bana apaçık görünüyor; çünkü “sınırsız” kavramı rasyonel değildir; irrasyoneldir, o yüzden düşünme yetisince kuşatılamaz. Oysa insanların sayısı sonludur ve ben onları, dolaysıyla onlarla kurduğum ilişkileri, kendimle çelişmeksizin -bir anlık- yok sayabilirim. Düşünme yetisi sınırsız ve sonsuz olana kendine sınır çekmek için işaret eder; oynamak için cebinde çıkardığı kelimeler gibi sınırsız ve sonsuz kavramını bulmaz (gözlem) heybesinde. Bay Whitehead’in özgürlük kavramının karşısına “itaat” kavramını koymak gerekecektir, kendisinin de tasdik edeceği üzere. Sınırsız itaat’ten bahsedeceksek buna “öteki’ye özdeşleş-mek” demek gerekir. Bunun bir sonraki merhalesi, tasavvufta kullanılan “fenafillah= on (öteki)’da yok olma” dır. Ötekide yok olmak varlık iddiasını terketmektir. Varlık iddiasını terk edenlere deli dene gelmiş; hukuka -örfe, ahlaka, geleneğe- tabi olma mesuliyetleri yoktur ve bu yüzden de rey sahibi olarak değerlendirilmezler hukukta. Özgürlük esas itibariyle kişinin kendi varlığı karşısında irkilirken kavrayışa gelir, akla düşer, -ya da yaygın tabirle- fark edilmeye başlanır. İşte bu irkilme ile, itaat bir kenara itilir -buna Tanrı’ya teslimiyet de dahildir. Kişi Tanrı’da yok olmaz; Mevlana’nın deyişiyle, bu irkilmeyle birlikte, kişi gönül aynasını parlatmaya başlar. Mevlana’nın burada kastettiği şey, idrak yollarının temizlenmesidir, kibirden, önyargılardan, rutinden, çevreden, vs.

İnsan kendi varlığı karşısında irkilirken karşısında bir madde yığını bulmaz, insan bulur. Ampiristler, bir madde yığını bulduğumuzu iddia ederler ve Bay Whitehead’in özgürlük kavrayışı da buradan kaynak bulur- kendisi böyle bir varsayımı kabul etmemesine rağmen. Oysa bu iddiada mündemiç olan mantık, bizi aynı zamanda gölgesini kovalayan kedinin gölgesini yakalayacağını iddia etmemize de izin verir.

Şimdi bilim nedir -pozitif bilimleri kastediyorum-, sorusunu sormak istiyorum. Onu, işlevi bakımından tanımlarsak, kabaca denebilir ki deneyle test etmemize imkân veren öngörülerde bulunmamıza elveren ve bunu yaparken tutarlı bir dil kullandığımız, zihnin kuramsal bir faaliyetidir. Bilim rutinleştiğinde, zihnin gösterdiği bu kuramsal çaba ikincil plana itilir ve ürettiği şeye ve o şeyi nasıl ürettiğine bağlı olarak değerlendirilir dışarıdan ve bu, bilimin şeklidir. Şekil uzaktan bakıldığında, keskin ve katıdır; oysa bir şeyin özü esnektir. Katı olan şey buharlaşır, yediği darbeden sonra kendini onarma yeteneğinden mahrumdur çünkü onda ruh yoktur. Bilimin şekli bakımından değerlen(diril)mesi ona uzak olanların yaptığı şeydir. Bilimsel hakikat tekin midir? Richard Feynman’dan günümüzdeki önemli fizikçilerden Carlo Rovelli’ye kadar birçok önemli fizikçi, bilimsel hakikatin, zihnin kuramsal faaliyetinin doğadaki olguları ilişkisel açıklama çabası olduğunu, ve bu çabanın devamlı surette test edilmesi ve gittikçe daha fazla olguları aynı yasalarla açıklamaya doğru esnemek eğilimini içeren bir bilgi türü olarak tarif ederler. Ve Bilimsel hakikatin, ilkesel olarak şüpheyi şart koştuğunu; edinen bilginin zorunlu değil olumsal olduğunu, bu yüzden de daima yeni bir olguyla altüst olma ihtimaliyle karşı karşıya olduğunu vurgularlar. Bay Popper, bilim insanının görevinin, teoriyi bu alt-üst eden olgularla karşı karşıya getirme çabasını göstermek olduğunu söyler. Bilim kesinliğini, takip ettiği metottan almaz; kesinlik doğanın ona bahşettiği bir şeydir. Newton yasalarının 350 yıldır var olan geçerliliği, Newton onları öyle düşündüğünden değil, doğanın bu yasalara göre bir kararlılık sergilemesinden kaynaklanır. Şüphe spekülatif bir eylemdir, bu yüzden felsefî kaygıları olmayan bilim insanı şüphe duymaz, ilgi alanına girmeyen şeyleri inkâr etmek için kullandığı bir kelimedir. (Diğer bir deyişle, derin olmayan bir gözlemci için bilimsel hakikat her türlü şüpheden uzaktır). Bilimin şüpheyi temel aldığını söylemek, her bilim insanının bilimsel bilgi de dahil her şeye şüpheyle yaklaştığı anlamına gelmez. Nitekim Tanrı, iman eden cennete girer dememiştir; iman edip salih amel işleyenler girecek, demiştir.

Bilim, incelediği nesnesi ve o nesne hakkında bilgi üretmek için takip ettiği metodu itibariyle kendini sınırlar, dolaysıyla onun sınırlılığı iki katlıdır. Birincisi nesnesi bakımından, ki nesnesi fiziksel yani uzayda yer kaplayan ve bir madde (enerji) kitlesini haizdir. İkincisi metodu bakımından, ki kullandığı metot ise, bu nesnelerin ancak bazı özelliklerini ve bu nesneler arasında var olabilecek bütün ilişkilerin sadece bazı türlerini kuşatabilir. Evet, fizik bilimi benim yürüyüşümle ilgilenir, oysa ben yürürken hem acı hissediyor hem de arkadaşımla konuşuyorum. Demek oluyor ki, hayat yürümekten ibaret değil. Burada, konuşmanın ses telleri titreşimleri sonucu olduğunu; acının ise kimyasal kimi maddelerin dengesizliğinden kaynaklandığını beyan eden iddiaları bir kenara bırakıyorum. Bir bilim insanının, bilgiyi yürümek ile sınırlandırarak küçük bir dünya ile iktifa etmesini onun göz tokluğuna vermek isterdim. Demek oluyor ki, bilimin bizatihi kendisi hem nesnesi, hem içeriği hem de yetileri itibariyle sınırlıdır. Dünyasını bu sınıra hapseden birinin dünyası da elbette bilim elverdiği ölçüde genişler. Bilim insanlarının çoğu zihinlerinin kuramsal faaliyetini, bilimin bu sınırlarının içinde tutar. Bu sınırın dışına taşan her türlü spekülatif eylemi safsata, dogma, inanç, ya da rasyonel-olmayan diye yaftalar.

Özgürlük kavramı bilim insanının kendine kurduğu küçük dünyayı aşar; aştığı içindir ki Newton fiziği, analitik fiziğe ve oradan Genel Görelilik teorisine doğru genişler. Kuşkusuz, insan kendi varlığı karşısında irkilirken karşısında bulduğu şey insan değil de, madde yığını olsaydı, o irkilme de muhtemelen olmayacaktı ve bilim insanı da iddia ettiği gibi gerçekten her şeyden ciddi bir şekilde şüphe ediyor olsaydı, başını iki elinin arasına koyup Buridan eşeği gibi sonunu beklemesi gerekirdi. Oysa bereket ki kimse bugüne kadar bu kadar cesur davranmış değil. Bilim insanı sabah-akşam doğaya dua eder! Ne için? Bugün de fizik kanunlarına uyduğu için; güneş tersten dönmediği için! İtiraf etmek istemez belki, ama bilim insanının da inancı vardır. Bay Feynman’ın dediği gibi, Bay Russell önündeki şeyin yemek mi yoksa moleküllerin duyuları üzerinde bıraktığı izlenim mi olduğu konusunda şüpheye düşebilir, ama acıktığında önündeki şeyin yemek olduğundan emindir.

Özgürlük, anlama çabasını beraberinde sürükler, onun sınırları insan ruhunun kabiliyetleridir. Dolaysıyla kendini bilimin yargılarıyla kısıtlayan bir insan, kendi özgürlüğünü de kısıtlamış olur. Özgür bir kafanın dünyası, bilimin sınırlarını aşar; bilimin bu taştır dediği şeyde O, Shiva’nın dansını seyreder. Peki ama bu bilimsel midir? Kimin umurunda! İnsan tecrübe ettiği şeye inanmak için başkasının onayına ihtiyaç duymaz. Bilimin tanımladığı ve sınırlarını çizdiği dünyaya hapsolan bir akıl, hem esneyebilme kabiliyetini zayıflatmış olur hem de özgürlüğünü sınırlandırmış olur. Özgürlük, aklı esneten ve olabildiğince daha geniş ve derin bir dünyaya genişleten itkidir. Kuvvet enerji olmadan etki etmekten mahrumdur; tıpkı bunun gibi, özgürlük duygusu da serbest bırakılmış bir akla ihtiyaç duyar. Özgürlüğün, bilimin nesnesinin ve metodunun çizdiği sınırlı dünyaya hapsolan bir aklı genişletebileceği yer ve derinlik sınırlıdır. Bugün bu sınıra yaklaşmış bulunuyoruz; Einstein ve Bohr arasında zuhur eden tartışmayı, ikincil önemdeki gelişmeleri bir yana bırakırsak, hâlâ bıraktıkları yerde tartışıyoruz.

Demek oluyor ki, düşünmeyi bilimin nesnesi ve metoduyla sınırlamak ve belirlemek bir nevi itaattir, “ötekiye özdeşleşmek”tir. İnsan kendisine sınır çizemediği içindir ki, irkildiğinde tam da şurada duran başka bir şey değil, insan, yani kendisini, bulur. Bu yüzden, eskiler “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen” demişler. Yani şair, insan derinliğine bir sınır çekememiştir. Son olarak görünen o ki, insan şüphe ettiği için özgür değildir, özgür olduğu için şüphe eder.

 

*Arş. Gör. Doktora adayı, Fizik Bölümü, Sabancı Ünv.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.